Şefaat konusu, İslam dünyasında en çok bilinen fakat aynı zamanda en az sorgulanan kavramlardan biridir. Pek çok insan için şefaat denildiğinde akla ilk olarak, kıyamet gününde bazı seçilmiş kişilerin günahkâr müminler için Allah’tan af dilemesi ve onların kurtuluşuna vesile olması gelir. Bu anlayış, yüzyıllar boyunca geniş kitleler tarafından benimsenmiş, zamanla dinî düşüncenin önemli unsurlarından biri hâline gelmiştir.
Ancak burada dikkat çekici bir soru ortaya çıkmaktadır: Şefaat hakkında yaygın olarak kabul edilen bu anlayışın dayanağı nedir? Daha açık bir ifadeyle, Allah’ın indirdiği kitapta şefaat gerçekten bu şekilde mi anlatılmaktadır?
Bu soru önemlidir. Çünkü bir kavramın toplumdaki yaygın kabulü ile Allah’ın o kavrama yüklediği anlam her zaman aynı olmayabilir. Tarih boyunca birçok dinî kavram, zaman içerisinde farklı yorumlarla genişlemiş, bazen de ilk anlamından uzaklaşmıştır. Bu nedenle şefaat meselesinde yapılması gereken ilk şey, daha sonra oluşan yorumları bir kenara bırakarak Allah’ın bu konu hakkında ne söylediğine doğrudan bakmaktır.
Kur’an’da şefaat kavramı birçok ayette geçmektedir. İlk bakışta bu ayetlerin bir kısmı şefaati reddediyor gibi görünürken, bir kısmı ise belirli şartlar altında şefaatten söz etmektedir. Bu durum, konunun yüzeysel bir okumayla anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Nitekim şefaatle ilgili tartışmaların önemli bir bölümü de bu noktada ortaya çıkmaktadır. Bir tarafta şefaatin kesin olarak var olduğunu savunanlar, diğer tarafta ise Kur’an’ın şefaati bütünüyle reddettiğini ileri sürenler bulunmaktadır.
Fakat meseleye biraz daha yakından bakıldığında, asıl sorunun “şefaat var mı yok mu?” sorusu olmadığı fark edilmektedir. Asıl mesele, Kur’an’ın şefaat kelimesiyle neyi kastettiğidir. Çünkü aynı kelime farklı kişiler tarafından farklı şekillerde anlaşılabilmektedir. Eğer Kur’an’ın kullandığı anlam ile sonraki dönemlerde yaygınlaşan anlam birbirinden farklıysa, o zaman kavramın yeniden değerlendirilmesi gerekecektir.
Bu çalışmada amaç, şefaat konusunda tarih boyunca ortaya atılmış bütün görüşleri incelemek değildir. Amaç, şefaat kavramını mümkün olduğunca Kur’an’ın kendi bütünlüğü içerisinde ele almak ve ayetlerin ortaya koyduğu tabloyu anlamaya çalışmaktır. Bunun için öncelikle Kur’an’ın reddettiği şefaat anlayışı incelenecek, ardından izin verilen şefaatle ilgili ayetler değerlendirilecek, daha sonra şefaat ile şahitlik arasındaki ilişki ele alınacaktır. Böylece şefaat kavramının Kur’an içindeki yeri ve işlevi hakkında daha net bir çerçeve ortaya koymak hedeflenmektedir.
Bu inceleme boyunca temel ölçü, ayetlerin kendi ifadeleri olacaktır. Şefaat kavramına önceden belirlenmiş bir anlam yüklemek yerine, anlamın ayetlerin toplamından ortaya çıkmasına izin verilecektir. Çünkü bir kavramı anlamanın en sağlıklı yolu, onu insanların nasıl anlattığına değil, Allah’ın nasıl anlattığına bakmaktır.
Şefaat Kavramının Dilsel Temelleri
Bir kavram hakkında sağlıklı bir sonuca ulaşabilmek için, önce o kavramın dil içerisindeki temel anlamını anlamak gerekir. Çünkü kelimeler zamanla farklı anlam katmanları kazanabilmekte, hatta bazen günlük kullanımda kazandıkları anlamlar, ilk kullanım alanlarından oldukça uzaklaşabilmektedir. Şefaat kavramı da bu açıdan dikkat çekici örneklerden biridir. Günümüzde bu kelime çoğu zaman doğrudan “bir başkasını kurtarmak için araya girmek” şeklinde anlaşılmaktadır. Oysa Kur’an’daki kullanımlar incelendiğinde, kavramın bundan daha temel ve daha geniş bir anlam alanına sahip olduğu görülmektedir.
Şefaat kelimesi Arapçada “ş-f-a” kökünden gelir. Bu kökün temel anlamı, tek olan bir şeyi başka bir şeyle eşleştirerek çift hâline getirmek, bir şeye eklenmek veya bir şeyin yanında yer almaktır. Buradan hareketle kelime zaman içerisinde bir kişinin talebine destek olmak, onun lehine söz söylemek, onun yanında durmak ve ona yardımcı olmak gibi anlamlar kazanmıştır.
Bu temel anlam önemlidir. Çünkü kelimenin kökünde doğrudan affetmek, bağışlamak, hüküm vermek veya ceza kaldırmak gibi anlamlar bulunmamaktadır. Affeden de hüküm veren de her zaman yetki sahibidir. Şefaat ise ilk anlamı itibarıyla, bir başkasının yanında yer almak veya onun lehine bir destek sunmakla ilgilidir.
Kur’an’da şefaat kavramı farklı türevleriyle birçok ayette geçmektedir. Bu ayetlerde bazen şefaat edenlerden, bazen şefaat bekleyenlerden, bazen de şefaatin kabul edilip edilmeyeceğinden söz edilir. Fakat dikkat çekici olan nokta şudur: Şefaat geçen ayetlerin hiçbirinde, kelimenin anlamı doğrudan açıklanmaz. Allah, kavramın ne olduğunu tarif etmekten ziyade, onun hangi şartlarda geçerli olacağını, hangi durumlarda geçersiz olacağını ve insanların bu konudaki yanlış anlayışlarını düzeltmeyi tercih etmektedir.
Bu durum bizi önemli bir noktaya götürmektedir. Eğer Kur’an, şefaat kavramını açıklarken sürekli olarak onun sınırlarından, şartlarından ve Allah’ın izninden söz ediyorsa, o zaman kavramın anlamını yalnızca sözlük karşılıklarından hareketle belirlemek yeterli olmayacaktır. Kelimenin kök anlamı bize bir başlangıç noktası sunar; fakat asıl anlam çerçevesi, şefaatle ilgili bütün ayetler birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkacaktır.
Kur’an’ın Reddettiği Şefaat Anlayışı
Şefaat kavramının sözlük anlamı tek başına bize sınırlı bir bilgi vermektedir. Asıl önemli olan, Allah’ın bu kavramı hangi bağlamlarda kullandığı ve hangi anlayışları eleştirdiğidir. Bu nedenle şefaat konusunu anlamaya çalışırken doğrudan “izin verilen şefaat” ayetlerine gitmek yerine, önce Kur’an’ın hangi şefaat anlayışını reddettiğini incelemek daha sağlıklı olacaktır. Çünkü bir kavramın sınırları çoğu zaman, o kavramın dışında bırakılan alanlar görüldüğünde daha net ortaya çıkar.
Kur’an’ın indiği dönemde yaşayan insanların önemli bir kısmı Allah’ın varlığını bütünüyle inkâr etmiyordu. Allah’ın gökleri ve yeri yarattığını, evrenin sahibi olduğunu ve en üstün otorite olduğunu kabul ediyorlardı. Fakat buna rağmen Allah ile kendileri arasına çeşitli aracılar yerleştiriyorlardı. Bu aracılar bazen putlar, bazen melekler, bazen de kutsallık atfedilen başka varlıklar olabiliyordu. Onların temel düşüncesi, bu varlıkların Allah katında kendileri adına konuşabileceği ve kendilerine ayrıcalık sağlayabileceği yönündeydi.
Kur’an bu anlayışı açık biçimde ortaya koymaktadır:
“Onlar, Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve: ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar. De ki: ‘Siz Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?’ O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.” (Yunus 10:18)
Bu ayet dikkatle okunduğunda, insanların putlara veya başka varlıklara neden yöneldikleri açıkça görülmektedir. Burada dikkat çekici olan nokta, insanların bu varlıkları evrenin yaratıcısı olarak görmemeleridir. Ayette onların gerekçesi doğrudan kendi sözleriyle aktarılmaktadır:
“Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.”
Bu ifade üzerinde durmak gerekir. Çünkü burada anlatılan şey yalnızca tarihsel bir putperestlik örneği değildir. İnsanların düşünce biçimi ortaya konulmaktadır. Kişi, Allah’ın doğrudan reddetmeyeceği bir talebin, araya giren daha güçlü veya daha yakın bir varlık sayesinde kabul edileceğini düşünmektedir. Başka bir ifadeyle kurtuluş ümidi, doğrudan Allah’a değil; Allah katında etkili olduğu düşünülen aracılara bağlanmaktadır.
Allah’ın verdiği cevap ise oldukça dikkat çekicidir:
“Siz Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?”
Bu soru üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir. Çünkü ayet doğrudan bir reddiye cümlesi kurmak yerine soru sormaktadır. Sorunun merkezinde ise Allah’ın bilgisi bulunmaktadır. İnsanlar bazı varlıkların Allah katında kendileri adına söz söyleyebileceğini iddia ederken, Allah bu iddiayı kendi bilgisi üzerinden sorgulamaktadır.
Bu ifade şu soruyu akla getirmektedir: Eğer gerçekten Allah’ın huzurunda insanların iddia ettiği şekilde bağımsız şefaatçiler bulunsaydı, Allah bunu bilmez miydi?
Ayetin mantığı dikkatle takip edildiğinde, insanların Allah’ın yetkisi dışında çalışan bir aracılık sistemi tasarladıkları görülmektedir. Allah ise böyle bir sistemin varlığını kabul etmemektedir.
Benzer bir düşünce başka bir ayette daha karşımıza çıkmaktadır:
“İyi bilin ki, hâlis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, ‘Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz’ derler. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.” (Zümer 39:3)
Bu ayet, Yunus 10:18’deki düşünceyi daha ayrıntılı şekilde açıklamaktadır. İnsanlar yöneldikleri varlıkları Allah’ın alternatifi olarak görmemektedir. Tam tersine, onları Allah’a ulaşmanın bir yolu olarak görmektedirler.
Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü çoğu zaman putperestlik denildiğinde akla Allah’ın tamamen reddedilmesi gelir. Oysa Kur’an’ın anlattığı tablo daha karmaşıktır. İnsanlar Allah’ı kabul etmekte, fakat O’na yaklaşmak için başka varlıklara ihtiyaç duyduklarını düşünmektedirler.
Ayette onların gerekçesi açıkça aktarılmaktadır:
“Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.”
Bu cümle ile Yunus 10:18 arasında güçlü bir bağ bulunmaktadır. Birinde insanlar “Bunlar bizim şefaatçilerimizdir” demektedir. Diğerinde ise “Bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye…” demektedir. Her iki ayette de ortak nokta aynıdır: İnsan ile Allah arasına yerleştirilen aracılar.
Kur’an’ın reddettiği şefaat anlayışının yalnızca dünyadaki inançlarla sınırlı olmadığı, kıyamet günüyle ilgili ayetlerde daha da netleşmektedir.
“Öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse başkası adına bir şey ödeyemez, hiç kimseden şefaat kabul edilmez, hiç kimseden fidye alınmaz ve onlara yardım da edilmez.” (Bakara 2:48)
Bu ayet ilk bakışta oldukça sert görünmektedir. Çünkü insanların güvenebileceği bütün yollar aynı cümlede ortadan kaldırılmaktadır. Başkası adına bedel ödemek yoktur. Fidye vermek yoktur. Yardım almak yoktur. Şefaat de yoktur.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, ayetin hangi düşünceyi hedef aldığıdır.
İnsanlar dünya hayatında sorunlarını çoğu zaman çeşitli ilişkiler sayesinde çözebilmektedir. Güçlü tanıdıklar devreye girebilir. Yakın dostlar yardımcı olabilir. Maddi imkânlar bazı kapıları açabilir. Nüfuz sahibi kişiler başkaları adına konuşabilir. Ayet bütün bu mantığın ahirette geçerli olmayacağını bildirmektedir.
Benzer bir vurgu başka bir ayette de yapılmaktadır:
“Ey iman edenler! Alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmadığı gün gelmeden önce size verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayın. Kâfirler ise zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara 2:254)
Bu ayet üzerinde ayrıca durmak gerekir. Çünkü alışveriş, dostluk ve şefaat aynı cümlede zikredilmektedir. Bu üç kavramın bir arada bulunması tesadüf değildir. Alışveriş, maddi gücü temsil etmektedir. Dostluk, sosyal gücü temsil etmektedir. Şefaat ise nüfuzu ve aracılığı temsil etmektedir. Allah kıyamet gününde bunların hiçbirinin belirleyici olmayacağını bildirmektedir. Çünkü o günün hâkimi yalnız Allah’tır.
Kur’an’ın çizdiği tabloyu tamamlayan ayetlerden biri de şudur:
“Onları yaklaşan gün hakkında uyar. Çünkü o zaman yürekler gırtlaklara dayanmıştır, yutkunur dururlar. Zalimlerin ne yakın bir dostu ne de sözü dinlenir bir şefaatçisi vardır.” (Mü’min 40:18)
Bu ayette geçen “sözü dinlenir bir şefaatçi” ifadesi özellikle dikkat çekicidir. Çünkü insanların beklentisi tam da budur. Kendileri adına konuşacak… Konuştuğunda etkili olacak… Kararı değiştirebilecek… Bir şefaatçi…
Allah ise zalimler için böyle bir şefaatçinin bulunmadığını bildirmektedir.
Buraya kadar incelenen ayetler birlikte değerlendirildiğinde ortaya önemli bir sonuç çıkmaktadır. Kur’an’ın reddettiği şey yalnızca putlardan veya belirli kutsal varlıklardan şefaat beklemek değildir. Daha geniş anlamda, insanın Allah’ın hükmü karşısında kendisini kurtaracak bağımsız aracılara güvenmesidir. Allah’ın izin vermediği, Allah’ın belirlemediği ve Allah’ın hâkimiyetinden bağımsız işleyen bir kurtuluş sistemi Kur’an tarafından kabul edilmemektedir.
Fakat burada dikkat çekici bir durum ortaya çıkmaktadır. Kur’an bir taraftan insanların şefaat beklentilerini eleştirmekte, diğer taraftan bazı ayetlerde şefaatten söz etmektedir. Bu nedenle artık cevaplanması gereken soru şudur: Eğer Allah bazı ayetlerde şefaati reddediyor, bazı ayetlerde ise şefaatten bahsediyorsa, izin verilen şefaat nasıl bir şefaattir?
Kur’an’da İzin Verilen Şefaat
Önceki bölümde görüldüğü gibi Allah, insanların kendilerini kurtaracak bağımsız aracılara güvenmelerini kabul etmemektedir. Ahiret gününde ne dostlukların, ne yakınlıkların, ne de insanların dünyada sahip oldukları nüfuzun bir fayda sağlayacağı bildirilmektedir. Ancak Kur’an’ın şefaat konusundaki anlatımı burada sona ermez. Çünkü bazı ayetlerde Allah’ın izniyle gerçekleşen bir şefaatten de söz edilmektedir.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Kur’an’ın cevabını aradığı soru, “Şefaat var mı?” sorusu değildir. Çünkü bazı ayetler açıkça şefaatten söz etmektedir. Asıl mesele, bu şefaatin ne olduğu ve nasıl anlaşılması gerektiğidir.
Şefaat konusundaki en dikkat çekici ayetlerden biri Ayetü’l-Kürsî olarak bilinen ayetin içerisinde yer almaktadır.
“Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Diridir, kayyumdur. O’nu ne bir uyuklama tutar ne de uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. İzni olmadan katında kim şefaat edebilir? Onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise O’nun dilediği kadarından başka ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koruyup gözetmek kendisine ağır gelmez. O, yücedir, büyüktür.” (Bakara 2:255)
Bu ayet dikkatle okunduğunda, şefaat konusunun aslında ayetin merkezinde olmadığı görülmektedir. Ayetin başından sonuna kadar Allah’ın eşsizliği, bilgisi, mülkü ve hâkimiyeti anlatılmaktadır. Göklerde ve yerde bulunan her şeyin O’na ait olduğu, O’nun bilgisinin her şeyi kuşattığı ve hiçbir varlığın O’nun bilgisi dışında hareket edemeyeceği vurgulanmaktadır.
İşte tam bu anlatımın ortasında şu soru sorulmaktadır:
“İzni olmadan katında kim şefaat edebilir?”
Burada durup düşünmek gerekir. Eğer ayetin amacı şefaatçilerin gücünü anlatmak olsaydı, ayetin merkezinde şefaatçiler yer alırdı. Oysa tam tersi bir durum söz konusudur. Ayetin tamamında gözler sürekli Allah’a çevrilmektedir. Şefaatten söz edilen tek cümlede bile odak noktası şefaatçi değil, Allah’ın iznidir.
Bu nedenle ayetten çıkan ilk sonuç şudur: Şefaat, herhangi bir varlığın doğal olarak sahip olduğu bir hak değildir. Şefaat etme yetkisi, Allah’ın verdiği bir izinle sınırlıdır.
Fakat ayet burada ikinci bir soruyu da beraberinde getirmektedir. Eğer şefaat Allah’ın iznine bağlıysa, bu izin ne anlama gelmektedir? Bir kimsenin Allah’ın huzurunda konuşmasına izin verilmesi, onun Allah’ın kararını değiştirebileceği anlamına mı gelir?
Ayetin devamı bu soruya cevap verebilecek ipuçları taşımaktadır. Çünkü şefaatten hemen sonra Allah’ın ilmi vurgulanmaktadır:
“Onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir.”
Bu ifade son derece önemlidir. İnsanlar başkaları hakkında şefaat ederken çoğu zaman eksik bilgiye sahip olurlar. Bir kişinin iyi yönlerini bilir, kötü yönlerini bilmeyebilirler. Ya da onun içinde bulunduğu şartları tam olarak değerlendiremeyebilirler. Bu yüzden dünyada yapılan aracılıkların temelinde çoğu zaman bilgi eksikliği vardır. Karar verici kişi, kendisine sunulan yeni bilgiler doğrultusunda kararını değiştirebilir.
Fakat Allah için böyle bir durum düşünülemez. Çünkü ayet, Allah’ın her şeyi bildiğini özellikle vurgulamaktadır. Eğer Allah kişinin geçmişini, bugününü ve geleceğini eksiksiz biliyorsa, şefaatin Allah’a yeni bir bilgi sunması mümkün değildir.
Bu nokta önemlidir. Çünkü ayet, şefaati Allah’ın bilgi eksikliğini tamamlayan bir mekanizma olarak sunmamaktadır.
Aynı durum Allah’ın mülkü ve hâkimiyeti için de geçerlidir. Ayetin başında ve sonunda tekrar tekrar vurgulanan gerçek şudur: Göklerde ve yerde olan her şey Allah’a aittir. Hüküm O’nundur. Yetki O’nundur. Bilgi O’nundur. Bu durumda şefaat eden kişinin, Allah’ın istemediği bir sonucu ortaya çıkarması da düşünülemez.
Şefaat konusundaki ikinci önemli ayet ise şöyledir:
“Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a kurulan Allah’tır. O, işleri düzenler. O’nun izni olmadan hiçbir şefaatçi yoktur. İşte Rabbiniz Allah budur. O hâlde O’na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz?” (Yunus 10:3)
Bu ayette de benzer bir yapı bulunmaktadır. Allah önce evrenin yaratıcısı ve yöneticisi olarak tanıtılmakta, ardından şefaat konusu gündeme getirilmektedir. Dikkat çekici olan nokta, ayetin “şefaatçiler vardır” demesinden çok, “O’nun izni olmadan hiçbir şefaatçi yoktur” demesidir.
Başka bir ifadeyle ayetin odak noktası yine şefaatçiler değil, Allah’tır.
Ayetin sonundaki çağrı da bunu göstermektedir:
“İşte Rabbiniz Allah budur. O hâlde O’na kulluk edin.”
Eğer şefaat meselesi bağımsız kurtarıcı güçler etrafında şekillenseydi, ayetin sonunda böyle bir vurgu beklenmezdi. Fakat ayet, okuyucunun dikkatini şefaatçilere değil, doğrudan Allah’a yöneltmektedir.
Kur’an’ın çizdiği tablo bu noktaya kadar değerlendirildiğinde önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Allah, şefaati bütünüyle reddetmemektedir. Ancak şefaatten söz ettiği her yerde onu kendi otoritesinin, bilgisinin ve hükmünün gölgesinde anlatmaktadır. Ayetlerde hiçbir zaman şefaatçilerin gücü öne çıkarılmaz. Hiçbir zaman Allah’ın kararını değiştirebilecek bağımsız bir etkiden söz edilmez. Tam tersine, şefaatten bahsedilen her yerde Allah’ın mutlak hâkimiyeti yeniden ve yeniden hatırlatılır.
Bu durum, şefaatin mahiyetine ilişkin önemli bir soruyu gündeme getirmektedir. Eğer bütün yetki Allah’a aitse, eğer şefaat Allah’ın iznine bağlıysa ve eğer Allah her şeyi eksiksiz biliyorsa, o hâlde şefaat edilen kişinin taşıması gereken şartlar nelerdir? Kur’an’ın sonraki ayetleri bu soruya yeni bir boyut kazandırmakta ve yalnızca izin şartından değil, Allah’ın rızasından da söz etmektedir.
Şefaatin Sınırları: Allah’ın Rızası Şartı
Şefaatle ilgili ayetler dikkatle incelendiğinde, Allah’ın yalnızca izin şartından söz etmediği görülür. Bazı ayetlerde bunun yanında ikinci bir şart daha ortaya çıkmaktadır. Bu şart, şefaat konusunun anlaşılmasında belirleyici bir öneme sahiptir. Çünkü Kur’an’ın çizdiği çerçeve, yaygın olarak bilinen şefaat anlayışıyla tam olarak örtüşmeyen bazı sonuçlara işaret etmektedir.
Konuyla ilgili en önemli ayetlerden biri şöyledir:
“Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar, Allah’ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. Onlar, O’nun korkusundan titrerler.” (Enbiya 21:28)
Bu ayetin bulunduğu pasajın tamamı incelendiğinde, konunun melekler olduğu görülmektedir. Allah, bazı insanların melekler hakkında geliştirdikleri yanlış inançları reddetmekte ve onların gerçek konumlarını açıklamaktadır. Melekler Allah’ın ortakları değildir. O’nun iradesinden bağımsız hareket eden güçler değildir. Kendi başlarına karar veren varlıklar da değildir.
Bu çerçevede ayetin ilk cümlesi dikkat çekmektedir:
“Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir.”
Şefaatle ilgili tartışmalarda çoğu zaman ayetin ikinci kısmına odaklanılır ve ilk kısmı gözden kaçırılır. Oysa ayetin giriş cümlesi son derece önemlidir. Çünkü Allah, şefaat konusundan önce kendi bilgisini vurgulamaktadır. Bu vurgu rastgele değildir.
İnsanlar arasındaki aracılık ilişkileri çoğu zaman bilgi eksikliğine dayanır. Bir kişi başka birinin lehine konuşur, onun bilinmeyen yönlerini anlatır, içinde bulunduğu şartları açıklar veya karar vericinin bilmediği hususları ortaya koyar. Böylece kararın değişmesine katkı sağlayabilir. Fakat Allah için böyle bir durum söz konusu değildir.
Ayet, daha en başta Allah’ın her şeyi bildiğini hatırlatmaktadır. Geçmiş de geleceği de, görünen de gizli olan da O’nun bilgisinin içindedir. Bu nedenle şefaat, Allah’a yeni bir bilgi sunan veya Allah’ın bilmediği bir durumu açıklayan bir mekanizma olarak düşünülemez.
Ayetin ikinci kısmı ise şefaatin kapsamını belirlemektedir:
“Onlar, Allah’ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler.”
Burada kullanılan ifade üzerinde dikkatle durmak gerekir. Ayet; “Allah’ın hoşnut olmadığı kimselere de şefaat ederler ama kabul edilmeyebilir” dememektedir. Ayet; “Allah’ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler” demektedir.
Bu ifade, şefaatin başlangıç noktasını göstermektedir. Şefaatten söz edilebilmesi için öncelikle Allah’ın hoşnutluğu şart koşulmaktadır. Tam da burada önemli bir soru ortaya çıkmaktadır. Eğer Allah zaten bir kuldan hoşnutsa, şefaat neyi değiştirmektedir?
Bu soru basit görünse de, şefaat tartışmasının merkezinde yer almaktadır. Çünkü yaygın şefaat anlayışında genellikle şu düşünce bulunur: Bir kişi Allah’ın hoşnut olmadığı, cezalandırılmayı hak ettiği veya bağışlanmayacağı bir durumda iken, şefaat devreye girer ve onun kurtuluşuna vesile olur.
Fakat ayetin kurduğu cümle bu tabloyu destekliyor görünmemektedir. Ayetin merkezinde Allah’ın hoşnutluğu vardır.
Başka bir ifadeyle şefaat, Allah’ın hoşnut olmadığı kişileri hoşnut olunan kişiler hâline getiren bir süreç olarak sunulmamaktadır. Tam tersine, Allah’ın hoşnut olduğu kişilerle ilişkilendirilmektedir.
Bu noktada bazı soruların cevabını ilerleyen bölümlerde arayacağız. Allah’ın hoşnut olduğu kişiler kimlerdir? Bu hoşnutluk hangi ölçülere göre belirlenmektedir? Ve en önemlisi, Allah’ın zaten hoşnut olduğu kişiler için gerçekleşen şefaatin işlevi nedir?
Bu soruların cevabını ararken karşımıza çıkan ikinci önemli ayet şöyledir:
“O gün Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.” (Taha 20:109)
Bu ayet, Enbiya 21:28’de ortaya çıkan çerçeveyi daha da belirgin hâle getirmektedir. Çünkü burada yalnızca izin şartı değil, aynı zamanda Allah’ın hoşnutluğu da yeniden vurgulanmaktadır.
Kur’an’ın aynı şartı farklı ayetlerde tekrar etmesi dikkat çekicidir. Bu tekrar, konunun tali bir ayrıntı olmadığını göstermektedir. Şefaatten söz edildiğinde Allah’ın hoşnutluğu sürekli olarak merkeze yerleştirilmektedir.
Böylece Kur’an’ın çizdiği tablo biraz daha netleşmektedir. Şefaat, Allah’ın hâkimiyet alanının dışında işleyen bağımsız bir mekanizma değildir. Allah’ın hükmünü aşan bir yetki değildir. Allah’ın istemediği bir sonucu ortaya çıkaran bir güç de değildir.
Fakat bütün bunlar, şefaatin ne olduğu sorusunu henüz tam olarak cevaplamamaktadır. Aksine, yeni bir soruyu daha güçlü hâle getirmektedir: Eğer şefaat yalnızca Allah’ın hoşnut olduğu kişiler için söz konusuysa ve eğer Allah zaten her şeyi biliyorsa, o hâlde şefaatin işlevi nedir?
Kur’an’ın bazı ayetlerinde şefaat ile şahitlik arasında kurulan ilişki, bu soruya cevap verebilecek önemli ipuçları sunmaktadır.
Şefaat ve Şahitlik İlişkisi
Şefaat konusuyla ilgili şimdiye kadar incelenen ayetler belirli bir çerçeve ortaya koymuştur. Kur’an, insanların kendilerini kurtaracak bağımsız aracılara güvenmelerini reddetmekte, şefaati Allah’ın iznine bağlamakta ve bununla da yetinmeyerek Allah’ın hoşnutluğunu şart koşmaktadır. Ancak bütün bunlar, hâlâ cevap bekleyen temel bir soruyu ortada bırakmaktadır: Eğer şefaat Allah’ın hükmünü değiştirmiyorsa, Allah’ın bilgisini tamamlamıyorsa ve yalnızca Allah’ın hoşnut olduğu kişilerle ilgiliyse, o hâlde şefaatin işlevi nedir?
Bu sorunun cevabını ararken dikkat çekici bir ayetle karşılaşırız:
“Allah’ı bırakıp da yalvardıkları kimseler şefaat etme gücüne sahip değildir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır.” (Zuhruf 43:86)
Şefaat konusunun tartışıldığı birçok çalışmada bu ayet kısa şekilde ele alınır ve geçilir. Oysa ayetin kullandığı ifade son derece dikkat çekicidir. Çünkü burada şefaat hakkından söz edilirken, doğrudan “hakka şahitlik edenler” ifadesi kullanılmaktadır.
Öncelikle ayetin ilk kısmına bakmak gerekir.
“Allah’ı bırakıp da yalvardıkları kimseler şefaat etme gücüne sahip değildir.”
Bu ifade, önceki bölümlerde incelenen ayetlerle uyumludur. İnsanların umut bağladıkları, yardım bekledikleri veya kendileri adına konuşacağını düşündükleri varlıkların kendi başlarına bir şefaat gücüne sahip olmadıkları belirtilmektedir. Böylece Kur’an’ın başından beri çizdiği temel çerçeve yeniden teyit edilmektedir.
Fakat ayetin asıl dikkat çekici kısmı bundan sonra gelmektedir:
“Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır.”
Burada üzerinde durulması gereken ilk nokta şudur: Ayet neden “ancak seçilmiş olanlar”, “ancak yakın olanlar” veya “ancak üstün makam sahipleri” dememektedir? Bunun yerine neden “hakka şahitlik edenler” ifadesini kullanmaktadır?
Bu soru önemlidir. Çünkü ayetin kullandığı ölçü, makam değil; şahitliktir. Daha da dikkat çekici olan nokta, şahitliğin sıradan bir şahitlik olarak değil, “bilerek” yapılan bir şahitlik olarak tanımlanmasıdır.
Ayetin ifadesiyle:
“bilerek hakka şahitlik edenler”
Bu ifade, bilinçli bir tanıklığı anlatmaktadır. Görmediği bir olayı anlatan, hakkında bilgi sahibi olmadığı bir konuda konuşan veya duyduklarını tekrar eden bir kişiden değil; bildiği bir hakikate tanıklık eden kişilerden söz edilmektedir.
Burada doğal olarak şu soru ortaya çıkmaktadır: Şefaat ile şahitlik arasında nasıl bir ilişki vardır?
Kur’an’ın başka ayetlerine bakıldığında, kıyamet gününde şahitlik kavramının son derece önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Allah’ın huzurunda yalnızca hüküm verilmez; aynı zamanda tanıklıklar da ortaya konulur. Peygamberler şahitlik eder, insanlar şahitlik eder, melekler şahitlik eder ve hatta insanın kendi organları bile şahitlik eder.
Bu noktada şefaat ayetleriyle şahitlik ayetleri arasında bir bağ kurulup kurulamayacağı sorusu önem kazanmaktadır. Çünkü şimdiye kadar incelenen ayetlerde şefaat edenlerin Allah’ın hoşnut olduğu kişilerle ilişkili olduğu görülmüştü. Burada ise şefaat hakkına sahip olanlar tarif edilirken “hakka şahitlik edenler” ifadesi kullanılmaktadır.
Bu durum şu ihtimali düşündürmektedir: Acaba Kur’an’da şefaat, yaygın olarak düşünüldüğü gibi Allah’ın kararını değiştirmeye yönelik bir girişim değil de, Allah’ın huzurunda gerçekleştirilen bir tanıklık biçimi olabilir mi?
Bu noktada acele bir sonuca ulaşmak doğru olmaz. Ancak ayetin kullandığı ifadeler dikkatle değerlendirildiğinde, Kur’an’ın şefaat ile şahitlik arasında doğrudan bir ilişki kurduğu açıkça görülmektedir.
Üstelik şimdiye kadar incelenen ayetler de bu ihtimali dışlamamaktadır. Allah’ın zaten hoşnut olduğu kişiler için söz konusu olan, Allah’ın izniyle gerçekleşen ve Allah’ın bilgisine yeni bir şey eklemeyen bir şefaat anlayışı düşünüldüğünde, şahitlik kavramı bu boşluğu doldurabilecek güçlü bir açıklama sunmaktadır.
Ancak bu noktada başka bir soru ortaya çıkmaktadır. Eğer şefaat ile şahitlik arasında gerçekten böyle bir ilişki varsa, kıyamet gününde neden bu kadar çok şahit bulunmaktadır? Allah her şeyi biliyorken peygamberlerin, meleklerin, insanların ve hatta organların şahitlik etmesinin sebebi nedir?
Bu sorunun cevabı, Kur’an’ın kıyamet günü tasvirlerinde yer alan şahitlik kurumuna daha yakından bakmayı gerektirmektedir.
Kur’an’da Kıyamet Günü Şahitlik Kurumu
Şefaat konusunu anlamaya çalışırken bizi sürekli aynı noktaya götüren bir durumla karşılaşıyoruz. Kur’an, bir taraftan şefaati Allah’ın iznine ve hoşnutluğuna bağlamakta, diğer taraftan şefaat hakkından söz ederken “hakka şahitlik edenler” ifadesini kullanmaktadır (Zuhruf 43:86). Bu nedenle şefaat kavramını, Kur’an’ın kıyamet günü tasvirlerinde önemli bir yer tutan şahitlik kurumu ile birlikte değerlendirmek gerekir.
Kur’an’ın ahiret tasvirleri dikkatle incelendiğinde, kıyamet gününün yalnızca insanların cennet veya cehenneme gönderildiği bir gün olarak anlatılmadığı görülmektedir. Aynı zamanda o gün, insanların yaptıkları her şeyin ortaya konulduğu, kayıtların açıldığı ve çeşitli şahitliklerin gerçekleştiği bir gündür.
Bu noktada ilk dikkat çeken grup peygamberlerdir.
“Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit olarak getirdiğimiz vakit halleri nice olacaktır?” (Nisa 4:41)
Bu ayette Allah, Hz. Muhammed’e hitap ederek her ümmetten bir şahit getirileceğini bildirmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, şahitliğin yalnızca Hz. Muhammed’e özgü olmamasıdır. Ayet, her ümmet için bir şahit bulunduğunu söylemektedir.
Bu durum doğal olarak şu soruyu doğurmaktadır: Allah zaten insanların ne yaptığını biliyorken neden şahitlere ihtiyaç duyulmaktadır?
Bu soruya acele cevap vermeden önce Kur’an’ın aynı konuyu başka bir ayette nasıl anlattığına bakmak gerekir.
“Her ümmet içinde kendilerinden bir şahit çıkaracağımız gün seni de onların üzerine şahit getireceğiz. Sana bu kitabı; her şeyi açıklayan ve Müslümanlar için yol gösterici, rahmet ve müjde olarak indirdik.” (Nahl 16:89)
Bu ayette de aynı tablo tekrar edilmektedir. Her ümmetin içinden bir şahit çıkarılacak ve Hz. Muhammed de kendi muhatapları üzerine şahit olacaktır.
Burada dikkat çekici olan nokta şudur: Allah’ın bilgisi ile şahitlik kurumu birbirine alternatif olarak sunulmamaktadır. Allah her şeyi bilmektedir; buna rağmen şahitler de bulunmaktadır. Demek ki şahitliğin amacı Allah’ın eksik kalan bilgisini tamamlamak değildir.
Bu son derece önemli bir tespittir. Çünkü insanların kurduğu mahkemelerde şahitler çoğu zaman bilgi eksikliğini gidermek için dinlenir. Hâkim olayın tamamını bilmediği için şahitlerin anlatımına başvurur. Fakat Allah için böyle bir durum düşünülemez. O hâlde kıyamet günündeki şahitliğin amacı başka bir yerde aranmalıdır.
Bu noktada Kur’an’ın başka bir ayeti önemli bir kapı aralamaktadır.
“İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Peygamber’in de size şahit olması için sizi orta bir ümmet kıldık. Yöneldiğin kıbleyi de ancak Peygamber’e uyanı, gerisin geri dönenden ayırt edelim diye belirledik. Bu, Allah’ın doğru yola ilettiğinden başkasına elbette ağır gelecekti. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Çünkü Allah, insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir.” (Bakara 2:143)
Bu ayet, şahitliğin sadece peygamberlere ait bir görev olmadığını göstermektedir. Burada bir ümmetin de şahitlik göreviyle ilişkilendirildiği görülmektedir.
Şahitlik alanı genişlemektedir. Önce peygamberler vardı. Şimdi ümmetler de vardır. Fakat Kur’an bununla da yetinmez. Şahitlik kurumu daha da ileri taşınır.
“Nihayet oraya vardıklarında kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları işler hakkında onların aleyhine şahitlik edecektir.” (Fussilet 41:20)
Bu ayet üzerinde özellikle durmak gerekir. Çünkü burada artık başka insanlar değil, insanın kendi organları konuşmaktadır. Kulaklar… Gözler… Deri… İnsanın kendisinden ayrılması mümkün olmayan parçaları… Bunların tamamı kıyamet gününde şahitlik etmektedir.
Bu tablo karşısında tekrar aynı soru karşımıza çıkmaktadır: Allah zaten her şeyi biliyorsa neden bu kadar çok şahit vardır? Neden peygamberler vardır? Neden ümmetler vardır? Neden melekler vardır? Neden insanın kendi organları vardır?
Kur’an’ın çizdiği genel çerçeveye bakıldığında burada dikkat çeken şey, ilahî bilginin tamamlanması değil; hakikatin açığa çıkarılmasıdır.
Kıyamet günü yalnızca hükmün verildiği bir gün değildir. Aynı zamanda herkesin kendi yaptıklarıyla yüzleştiği, hiçbir mazeretin ayakta kalamadığı ve gerçeğin bütün yönleriyle ortaya çıktığı bir gündür. Bu nedenle şahitlik kurumu, Allah’ın bilmediği şeyleri öğrenmesi için değil; insanların inkâr edemeyeceği bir açıklığın ortaya çıkması için vardır. Nitekim Allah’ın peygamberler göndermesinin sebeplerinden biri de budur.
İleride daha ayrıntılı inceleneceği üzere Allah, insanlara elçiler gönderdiğini ve bunun bir amacının da insanların kıyamet gününde ileri sürebilecekleri mazeretleri ortadan kaldırmak olduğunu bildirmektedir.
Bu noktada şefaat ve şahitlik arasındaki ilişki yeniden önem kazanmaktadır. Çünkü şimdiye kadar gördüğümüz tablo şunu göstermektedir: Kıyamet günü Kur’an’ın anlattığı dünyada şahitlik son derece merkezi bir yere sahiptir. Peygamberler şahitlik eder, ümmetler şahitlik eder, organlar şahitlik eder.
Şefaat hakkından söz eden ayetlerden birinin de özellikle “hakka şahitlik edenler” ifadesini kullanması (Zuhruf 43:86), bu iki kavram arasında tesadüfi olmayan bir bağ bulunduğunu düşündürmektedir.
Bu bağın mahiyetini daha iyi anlayabilmek için şimdi başka bir soruya yönelmek gerekmektedir: Allah her şeyi biliyorken neden bu kadar kapsamlı bir şahitlik sistemi kurmuştur?
Allah Her Şeyi Biliyorken Neden Şahitler Vardır?
Bu sorunun cevabı aranırken, insanların kurduğu mahkemeler ile Kur’an’ın anlattığı ilahî yargılama arasında önemli bir fark olduğu unutulmamalıdır. İnsanların kurduğu mahkemelerde şahitler çoğu zaman bilgi eksikliğini gidermek için çağrılır. Hâkim olayın tamamını görmemiştir. Olayın geçmişini bilmemektedir. Tarafların anlattıkları birbirinden farklı olabilir. Bu nedenle şahitler dinlenir ve eksik bilgi tamamlanmaya çalışılır.
Kur’an’ın anlattığı hesap gününde ise böyle bir durum söz konusu değildir. Çünkü Allah’ın bilgisi hiçbir eksiklik taşımaz. O’nun bilgisinin tamamlanmaya ihtiyacı yoktur. Bu nedenle şahitlik kurumunun amacını başka yerde aramak gerekir.
Bu konuda dikkat çekici ayetlerden biri şöyledir:
“Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisa 4:165)
Bu ayet üzerinde dikkatle durmak gerekir. Çünkü ayet, peygamberlerin gönderiliş sebeplerinden birini açıkça açıklamaktadır. Allah, insanlara karşı delil oluşturmakta, onlara doğruyu ve yanlışı bildirmekte, onları uyarmakta ve böylece insanların kıyamet gününde ileri sürebilecekleri mazeretleri ortadan kaldırmaktadır.
Burada dikkat çekici olan nokta şudur: Ayet, Allah’ın insanları tanıyabilmesi için peygamber gönderdiğini söylememektedir. Allah zaten kullarını tanımaktadır. Ayetin vurgusu başka yerdedir. İnsanların Allah’a karşı ileri sürebilecekleri bahanelerin ortadan kaldırılması…
Bu durum, şahitlik kurumunun işlevine dair önemli bir ipucu vermektedir. Şahitlik, Allah’ın bilmediği şeyleri öğrenmesi için değil; hakikatin herkes tarafından görülebilir hâle gelmesi için vardır.
Bir öğrenci sınava girmeden önce kendisine gerekli bütün kuralların açıklanmasını ister. Çünkü sınavın adil olması, kuralların önceden bilinmesine bağlıdır. Kurallar açıklandığında artık kimse, neyle karşılaşacağını bilmediğini söyleyemez, sorumluluk öğrenciye geçer. Kuralları koyan kişi zaten sonucu önceden tahmin edebilir; fakat buna rağmen kuralları açıklaması gerekir. Çünkü adalet yalnızca doğru karar vermek değildir. Aynı zamanda kararın hangi temele dayandığının da açıkça ortaya konulmasıdır.
Kur’an’ın kıyamet tasvirlerinde görülen şahitlik sistemi de benzer bir açıklık oluşturmaktadır.
Bu noktada başka bir ayet daha dikkat çekmektedir:
“Fakat Allah sana indirdiğini kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahitlik eder. Melekler de buna şahitlik eder. Şahit olarak Allah yeter.” (Nisa 4:166)
Bu ayet, şahitlik kavramının yalnızca insanlar için kullanılmadığını göstermektedir. Allah şahitlik etmektedir. Melekler şahitlik etmektedir. Burada da amaç Allah’ın bir bilgi eksikliğini gidermesi değildir. Çünkü ayetin kendisi, vahyin Allah’ın ilmiyle indirildiğini söylemektedir. Buna rağmen şahitlik vurgusu yapılmaktadır.
Demek ki Kur’an’da şahitlik kavramı yalnızca bilgi aktarmakla ilgili değildir. Aynı zamanda bir gerçeğin ortaya konulması, doğrulanması ve herkes tarafından görülebilir hâle gelmesiyle ilgilidir.
Bu çerçeveden bakıldığında, önceki bölümde incelediğimiz şefaat ayetleri yeni bir anlam kazanmaya başlamaktadır. Eğer kıyamet gününde peygamberler, ümmetler, melekler ve hatta insanın kendi organları bile şahitlik ediyorsa; eğer Allah insanlara karşı bütün mazeretleri ortadan kaldıracak bir düzen kuruyorsa; eğer şefaat hakkından söz eden ayetlerden biri özellikle “hakka şahitlik edenler” ifadesini kullanıyorsa (Zuhruf 43:86), o zaman şefaat ile şahitlik arasındaki ilişki daha anlamlı görünmeye başlamaktadır.
Buradan kesin bir sonuca ulaşmak için henüz erkendir. Ancak şimdiye kadar incelenen ayetler bir araya getirildiğinde dikkat çekici bir tablo ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ın anlattığı hesap gününde merkezde sürekli olarak hakikatin açığa çıkması bulunmaktadır. İnsanların yaptıkları ortaya konulmakta, kayıtlar açılmakta, peygamberler konuşmakta, organlar konuşmakta ve hiçbir mazeret ayakta kalamamaktadır. Böyle bir ortamda şefaatin de, Allah’ın hükmünü değiştiren bir müdahaleden çok, hakikatin ortaya konulmasıyla ilişkili bir işlev taşıyor olması ihtimali giderek güçlenmektedir.
Bu nedenle artık şefaat kavramının kendisine yeniden dönmek gerekmektedir. Şimdiye kadar incelenen bütün ayetler birlikte değerlendirildiğinde, Kur’an’ın çizdiği çerçeve içerisinde şefaatin nasıl bir işleve sahip olduğu sorusu daha net şekilde ele alınabilir.
Kur’an’da Şefaatin Muhtemel İşlevi
Dikkat edilmesi gereken ilk husus, Kur’an’ın şefaati hangi çerçevede anlattığıdır. Şefaat geçen ayetlerde vurgu sürekli olarak Allah’ın yetkisi üzerindedir. Bakara 2:255’te dikkatler şefaatçilere değil, Allah’ın iznine yöneltilmektedir. Yunus 10:3’te yine aynı şekilde şefaatçilerin varlığından çok Allah’ın yetkisi öne çıkarılmaktadır. Enbiya 21:28 ve Taha 20:109’da ise Allah’ın hoşnutluğu belirleyici unsur hâline gelmektedir. Kur’an’ın kullandığı bu dil tesadüfî değildir. Çünkü ayetler dikkatle okunduğunda, şefaat edenlerin gücünü anlatan değil, Allah’ın otoritesini vurgulayan bir anlatımla karşılaşılmaktadır.
Bu noktada şu sorunun yeniden sorulması gerekir: Eğer şefaat Allah’ın kararını değiştiren bir mekanizma olsaydı, ayetlerde hangi tür ifadeleri görmemiz beklenirdi? En azından bazı ayetlerde, Allah’ın cezalandırmayı düşündüğü kişilerin şefaat sayesinde kurtulduğunu veya Allah’ın vermeyi düşündüğü bir hükmün şefaat sonucu değiştiğini gösteren açık ifadeler bulunması beklenirdi. Oysa şimdiye kadar incelenen ayetlerde böyle bir anlatımla karşılaşılmamıştır. Ayetler şefaatten söz etmekte, fakat şefaatin Allah’ın hükmünü değiştirdiğini söylememektedir.
Daha da dikkat çekici olan nokta, Allah’ın hoşnutluğu şartıdır. Enbiya 21:28 ve Taha 20:109 üzerinde durulduğunda, şefaatin Allah’ın hoşnut olduğu kişilerle ilişkilendirildiği görülmektedir. Bu durum önemlidir. Çünkü bir kişinin Allah’ın hoşnut olmadığı bir durumdan, şefaat sayesinde Allah’ın hoşnut olduğu bir duruma geçirildiğini söyleyen bir ifade bulunmamaktadır. Tam tersine, hoşnutluk şefaatten önce gelen bir şart olarak karşımıza çıkmaktadır.
Burada Kur’an’ın şahitlik ayetleri yeniden hatırlanmalıdır. Nisa 4:41 ve Nahl 16:89’da peygamberlerin şahitliği, Bakara 2:143’te ümmetin şahitliği, Fussilet 41:20’de ise organların şahitliği anlatılmaktadır. Kıyamet günü tasvir edilirken bu kadar yoğun şekilde şahitlikten söz edilmesi, şefaat kavramının da aynı çerçeve içerisinde değerlendirilmesini mümkün kılmaktadır. Özellikle Zuhruf 43:86’daki “hakka şahitlik edenler” ifadesi, bu bağlantıyı daha da güçlü hâle getirmektedir.
Bu nedenle Kur’an’ın çizdiği tablo içerisinde şefaat, Allah’ın kararını değiştiren bir müdahale olarak değil; Allah’ın izin verdiği kimselerin, Allah’ın hoşnut olduğu kişiler hakkında gerçekleştirdiği bir tanıklık ve doğrulama olarak anlaşılabilir görünmektedir. Böyle bir durumda şefaat, hükmün kaynağı olmaz. Hükmü veren yine Allah’tır. Şefaat eden kişi de hüküm makamında değildir. Fakat tıpkı peygamberlerin, ümmetlerin ve organların şahitlik etmesi gibi, o da hakikatin ortaya konulmasının bir parçası hâline gelir.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Tanıklık olarak anlaşılan şefaat, değersiz veya sembolik bir işlem anlamına gelmez. Kur’an’ın anlattığı kıyamet sahnelerinde şahitlik son derece önemli bir yere sahiptir. İnsanların yaptıkları ortaya konulmakta, kayıtlar açılmakta ve her şey açıklığa kavuşmaktadır. Böyle bir ortamda lehine yapılan bir tanıklık da anlamlıdır. Ancak bu anlam, Allah’ın hükmünü değiştirmesinden değil; Allah’ın zaten bildiği ve hükme bağladığı gerçeğin ortaya konulmasından kaynaklanmaktadır.
Bunun yanında, şefaatin bir onurlandırma boyutunun da bulunabileceği göz ardı edilmemelidir. Kur’an’da bazı kulların Allah’a yakınlaştırıldığı, bazı kullara özel görevler verildiği ve bazı kulların diğerlerinden farklı makamlarla anıldığı görülmektedir. Bu çerçevede şefaat yetkisi de, Allah’ın bazı kullarına verdiği bir görev veya ikram olarak değerlendirilebilir. Böyle bir durumda şefaat, Allah’ın ihtiyaç duyduğu bir kurum değil; Allah’ın dilediği kullarına verdiği bir yetki olur. Yetkinin kaynağı da sınırı da yine Allah’tır.
Şimdiye kadar incelenen bütün ayetler birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo özetle şöyledir: Kur’an, insanların güvenebileceği bağımsız kurtarıcılar fikrini reddetmektedir. Şefaati Allah’ın iznine bağlamaktadır. Şefaatin kapsamını Allah’ın hoşnutluğu ile sınırlandırmaktadır. Şefaat hakkından söz ederken hakka şahitlik edenleri ön plana çıkarmaktadır. Kıyamet gününü ise kapsamlı bir şahitlik düzeni içerisinde tasvir etmektedir. Bu veriler bir araya getirildiğinde, Kur’an’daki şefaat anlayışının hükmü değiştiren bir aracılıktan ziyade, ilahî yargılamanın içerisinde yer alan bir tanıklık ve doğrulama işlevi taşıdığı yönündeki yorum güçlü bir açıklama imkânı sunmaktadır.
Buraya kadar incelenen ayetler, şefaat konusunu yeniden düşünmek için önemli sebepler sunmaktadır. Kur’an’ın anlattığı şefaat ile insanların zihinlerinde yer eden kurtarıcı aracılık anlayışı arasında belirgin farklar bulunduğu görülmektedir. Ayetlerde vurgu sürekli olarak Allah’ın iznine, Allah’ın rızasına ve Allah’ın mutlak hâkimiyetine yapılmaktadır. Buna karşılık, Allah’ın hükmünü değiştiren bağımsız bir kurtarma mekanizmasını açıkça anlatan bir ifadeyle karşılaşılmamaktadır.
Elbette şefaat konusundaki bütün soruların kesin ve tartışmasız biçimde cevaplandığını söylemek mümkün değildir. Ancak Kur’an’ın kullandığı dil dikkatle takip edildiğinde, şefaat kavramının yaygın olarak düşünüldüğünden farklı bir çerçeve içerisinde ele alındığı görülmektedir. Özellikle şefaat ile şahitlik arasında kurulan ilişki, kavramın yeniden değerlendirilmesini gerektirecek kadar dikkat çekicidir.
Belki de bu çalışmanın sonunda verilmesi gereken asıl hüküm şefaat hakkında değil, yöntemin kendisi hakkında olmalıdır. Dini konularda yerleşik kabulleri sorgulamanın yolu, onları başka kabullerle değiştirmek değil; yeniden Allah’ın ayetlerine dönmektir. Şefaat konusunda da yapılması gereken budur. Çünkü nihai hüküm, insanların ne düşündüğünde değil; Allah’ın bu kavramı nasıl anlattığında yatmaktadır.
Doğrusunu Allah bilir!