Mal ve servet konusu, insanların en fazla düşündüğü ama belki de en az sorguladığı alanlardan biridir. Hemen herkes daha iyi bir hayat sürmek, çocuklarına daha iyi imkânlar bırakmak, geleceğini güvence altına almak ve maddi sıkıntı yaşamamak ister. Bunun için çalışır, biriktirir, yatırım yapar ve sahip olduklarını artırmaya gayret eder. İlk bakışta bunda garip bir taraf da yoktur. Çünkü Allah insanın çalışmasını, yeryüzünde rızık aramasını ve kendisine verilen nimetlerden yararlanmasını yasaklamamıştır.
Ancak işin başka bir tarafı da vardır. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi bugün de milyonlarca insan temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanırken, bazı insanlar sahip oldukları serveti sürekli büyütmeye çalışmaktadır. Bir tarafta ikinci, üçüncü veya dördüncü evini almak isteyenler bulunurken, diğer tarafta kira ödeyemeyen, çocuklarının eğitim masraflarını karşılayamayan veya günlük geçimini sağlamakta zorlanan insanlar vardır. Bu manzara karşısında şu soru ister istemez ortaya çıkmaktadır: Allah’ın insandan istediği şey tam olarak nedir?
Bu soruya verilen cevaplar çoğu zaman rakamlar üzerinden şekillenir. Ne kadar para tutulabilir? Ne kadarını vermek gerekir? Kaç evden sonrası fazlalıktır? Ne kadar yatırım yapmak makuldür? Fakat Kur’an’a baktığımızda dikkat çekici bir durumla karşılaşırız. Allah çoğu yerde rakam vermemekte, bunun yerine insanın mal ile kurduğu ilişkiye dikkat çekmektedir. Çünkü aynı miktardaki servet bir insan için nimet ve imkân olabilirken, başka bir insan için onu Allah’tan, ihtiyaç sahiplerinden ve sorumluluklarından uzaklaştıran bir imtihana dönüşebilir.
Bu nedenle Kur’an’ın mal anlayışını araştırırken sadece infak ayetlerine bakmak yeterli değildir. Mülkiyet, emanet, rızık, tevekkül, mal sevgisi, kenz, istiğna, israf, mütreflik ve yoksulun hakkı gibi birçok kavramın birlikte değerlendirilmesi gerekir. Çünkü infak, bu büyük resmin yalnızca bir parçasıdır. İnsan önce malın kime ait olduğunu, neden verildiğini ve kendisinden ne beklendiğini anlamadan infakın ne ifade ettiğini tam olarak kavrayamaz.
Allah’ın kitabında dikkat çeken bir başka nokta da şudur: Kur’an’ın sert eleştirileri çoğu zaman zenginliğin kendisine yönelmez. Eleştirilen şey; malın insanı aldatması, onu kendine yeterli görmeye başlaması, ihtiyaç sahiplerini görmezden gelmesi, serveti hayatın merkezine yerleştirmesi ve güvenliğini Allah yerine biriktirdiği mallarda aramasıdır. Bu yüzden Kur’an’ın asıl meselesi servetin miktarından çok, servetin insanın kalbi üzerindeki etkisi gibi görünmektedir.
Belki de bu nedenle insanların kendilerine sorması gereken ilk soru “Ne kadar malım var?” değil, “Malımla nasıl bir ilişki kuruyorum?” sorusudur. Çünkü bir insanın tek evi olabilir ama bütün hayatı mal etrafında dönebilir. Bir başka insan ise büyük imkânlara sahip olduğu hâlde bunları Allah’ın verdiği bir emanet olarak görebilir. Mesele yalnızca sahip olunan şeylerde değil, onlara yüklenen anlamda da yatmaktadır.
Bu araştırma boyunca şu temel sorunun peşinden gideceğiz: Kur’an’a göre problem zengin olmak mı, yoksa ihtiyaç sahipleri ortadayken serveti büyütmeye devam etmek mi? Bu soruya cevap ararken malın gerçek sahibinin kim olduğu, yoksulun servet üzerindeki hakkı, insanın neden sürekli daha fazla güvence aradığı, biriktirme isteğinin neden hiç bitmediği ve Allah’ın infak emrinin hangi anlayış üzerine kurulduğu gibi konuları Kur’an ayetleri ışığında inceleyeceğiz.
Mal Kimin?
Kur’an’ın mal ve servet anlayışını doğru kavrayabilmek için önce çok temel bir soruya cevap vermek gerekir: İnsan sahip olduğu şeylerin gerçek sahibi midir?
Modern dünyada bu soruya verilen cevap genellikle açıktır. İnsan çalışır, kazanır, satın alır ve sahip olur. Bu nedenle de kazandığı mal üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunma hakkına sahip olduğunu düşünür. Birçok insan için mülkiyet meselesi burada sona erer. Mal benimdir; nasıl kullanacağıma da ben karar veririm.
Kur’an ise konuya farklı bir yerden yaklaşır. Allah, insanın çalışmasını ve kazanmasını inkâr etmez; fakat insanın sahip olduğu her şeyin nihai kaynağını sürekli hatırlatır. İnsan dünyaya hiçbir şey getirmediği gibi, dünyadan ayrılırken de hiçbir şeyi yanında götüremez. Sağlık, akıl, güç, fırsat, imkân, yaşadığı toplum, doğduğu aile ve sahip olduğu rızıklar nihayetinde Allah’ın verdiği nimetlerdir. Bu nedenle Kur’an’da mal çoğu zaman insanın mutlak mülkü olarak değil, Allah’ın verdiği bir emanet olarak sunulur.
“Allah’a ve Resulüne iman edin ve sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı mallardan harcayın. İçinizden iman edip de Allah yolunda harcayanlar için büyük bir mükâfat vardır.” (Hadid 57:7)
Bu ayette dikkat çeken ifade, insanların mallar üzerinde “tasarrufa yetkili kılınmış” olmalarıdır. Ayet, malın mutlak sahibi olduğumuzu söylemek yerine, bize verilen imkânlar üzerinde belirli bir yetkiyle bulunduğumuzu hatırlatmaktadır. Bir başka ifadeyle, sahip olduğumuzu düşündüğümüz şeyler üzerinde tam bağımsız bir egemenlikten değil, Allah’ın verdiği bir emanet üzerinde tasarruftan söz edilmektedir.
Benzer bir vurgu başka ayetlerde de karşımıza çıkar:
“Ey iman edenler! Alışverişin, dostluğun ve kayırmanın bulunmadığı gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayın. Kâfirler zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara 2:254)
“Herhangi birinize ölüm gelip de, ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka versem ve iyilerden olsam!’ demeden önce, size verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayın.” (Münafikun 63:10)
Bu ayetlerde de aynı ifade tekrar edilmektedir: “Size verdiğimiz rızık.” İnsan çoğu zaman kazandığı servete bakarken kendi emeğini görür. Allah ise insanın dikkatini malın kaynağına çevirir. Çünkü insan çalışmış olabilir; fakat çalışabilmesini sağlayan imkânları yaratan kendisi değildir. Ticaret yapmış olabilir; fakat ticaret yapabileceği dünyayı kuran kendisi değildir. Kazanmış olabilir; fakat kazanmasını mümkün kılan sayısız nimetin sahibi kendisi değildir.
Bu bakış açısı değiştiğinde, mal ile kurulan ilişki de değişmeye başlar. Çünkü kişi kendisini mutlak malik olarak gördüğünde, paylaşmayı bir lütuf olarak değerlendirebilir. Oysa emanet bilinci güçlendikçe, insanın elindeki mal üzerindeki sorumluluğu da görünür hâle gelir. Artık mesele yalnızca “Ben ne kadar kazanabilirim?” sorusu olmaktan çıkar. Bunun yanına “Allah bana verdikleriyle benden ne istiyor?” sorusu eklenir.
Kur’an’da Hz. Süleyman’ın tavrı bu noktada dikkat çekicidir. Allah’ın kendisine verdiği büyük imkânlar karşısında Hz. Süleyman şöyle der:
“Kitaptan bilgisi olan biri ise, ‘Gözünü açıp kapayıncaya kadar ben onu sana getiririm’ dedi. Süleyman, tahtı yanında yerleşmiş olarak görünce, ‘Bu, Rabbimin lütfundandır. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için (bana verilmiştir). Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, Rabbim hiçbir şeye muhtaç değildir, çok kerem sahibidir’ dedi.” (Neml 27:40)
Hz. Süleyman’ın dikkat çekici tarafı servet sahibi olması değil, servetine yüklediği anlamdır. O, sahip olduğu gücü ve imkânları kendi başarısının doğal sonucu olarak görmez. Bunları Allah’ın lütfu ve aynı zamanda bir imtihan olarak değerlendirir. Böylece servet, insanı büyüten ve kendisine hayran bırakan bir araca değil; Allah karşısındaki sorumluluğunu hatırlatan bir sınava dönüşür.
Kur’an’ın mal konusundaki yaklaşımı burada belirginleşmeye başlar. İnsan çalışabilir, üretebilir, ticaret yapabilir ve zengin olabilir. Ancak bütün bunların ortasında unutmaması gereken şey, sahip olduğu her şeyin Allah’ın verdiği bir emanet olduğudur. Çünkü malın gerçek sahibi olduğuna inanan insan ile emanetçisi olduğuna inanan insan, aynı servete sahip olsalar bile onu çok farklı şekillerde kullanacaktır.
Kur’an’da Zenginlik Sorun mudur?
Kur’an’ın mal ve servet anlayışı konuşulurken yapılan en büyük hatalardan biri, Allah’ın zenginliği kötülediğini varsaymaktır. Oysa Kur’an’a baştan sona bakıldığında böyle bir sonuca ulaşmak kolay değildir. Allah insanlara çalışmayı, yeryüzüne dağılmayı, rızık aramayı ve verdiği nimetlerden yararlanmayı yasaklamaz. Hatta bazı peygamberlerin ve salih kimselerin önemli imkânlara sahip olduklarını da görürüz. Bu nedenle meseleye “zenginlik iyidir” veya “zenginlik kötüdür” gibi basit bir çerçeveden bakmak Kur’an’ın ortaya koyduğu tabloyu eksik bırakır.
Asıl dikkat çekici olan şey, Allah’ın eleştirilerinin yönüdür. Kur’an’ın birçok yerinde mal sahibi olmak değil; malın insanı değiştirmesi, ihtiyaç sahiplerini görmezden gelmeye başlaması ve servetin belli ellerde toplanması eleştirilmektedir. Bu nedenle önce şu soruyu sormak gerekir: Allah neden bazı insanları zenginlikle imtihan ederken bazı insanları darlıkla imtihan etmektedir? Eğer servetin kendisi başlı başına kötü olsaydı, zenginlik bir nimet ve imtihan aracı olarak değil, doğrudan kaçınılması gereken bir durum olarak sunulurdu.
Kur’an’ın bu konudaki önemli ayetlerinden biri şöyledir:
“Allah’ın o kent halkından Peygamberine verdiği feyler; içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın diye Allah’a, Peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” (Haşr 59:7)
Bu ayetin merkezinde zenginliğin varlığı değil, servetin dolaşımı vardır. Allah’ın dikkat çektiği problem, malın yalnızca belirli bir kesimin elinde dönüp durmasıdır. Çünkü servet toplumun geniş kesimlerinden kopup dar bir çevrede birikmeye başladığında, bunun sonuçlarını ilk hissedenler genellikle yoksullar ve imkânları sınırlı olan insanlar olur.
Bugün de benzer bir durumla karşılaşmak mümkündür. Bir insan kendisini değerlendirirken çoğu zaman sahip olduklarına değil, sahip olamadıklarına bakar. İki evi olan kişi on evi olanı düşünür. On evi olan daha büyük servetleri örnek gösterir. Böylece hemen herkes kendisinden daha zengin birilerini bulabilir. Sonuçta da insanlar çoğu zaman kendi durumlarını değil, kendilerinden daha yukarıdaki insanları ölçü alarak rahatlamaya başlarlar.
Fakat Kur’an’ın dikkat çektiği yön farklı görünmektedir. Allah insanı sürekli kendisinden daha zengin olanlara değil, çevresindeki ihtiyaç sahiplerine yönlendirmektedir. Bu nedenle mesele “Benden daha zengin insanlar var” diyerek sona ermiyor. Çünkü aynı anda “Benden daha muhtaç insanlar da var” gerçeği ortada durmaya devam ediyor.
Bu noktada Maun Suresi son derece dikkat çekicidir:
“Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar; yoksulu doyurmaya teşvik etmez. Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yaparlar. En ufak bir yardıma bile engel olurlar.” (Maun 107:1-7)
Bu surede dünyanın en zengin insanlarından söz edilmez. Büyük servetlerden, saraylardan veya olağanüstü mallardan da söz edilmez. Dikkat çekilen şey çok daha temel bir noktadır: Yetime karşı duyarsızlık ve yoksula karşı ilgisizlik.
Burada Kur’an’ın ekonomik ahlakına dair önemli bir ipucu ortaya çıkmaktadır. Allah’ın eleştirisi çoğu zaman servetin miktarına değil, insanın çevresindeki ihtiyaçla kurduğu ilişkiye yönelmektedir. Çünkü bir insanın serveti ne kadar büyük olursa olsun, eğer o servet ihtiyaç sahiplerinden tamamen kopuk bir hayatın merkezine yerleşmişse, mal artık yalnızca bir nimet olmaktan çıkıp ağır bir sorumluluğa dönüşmeye başlamaktadır.
Bu nedenle Kur’an’ın ekonomik ahlakı, insanın kendisinden daha zengin olanlara bakarak rahatlamasını değil; kendisine verilene ve çevresindeki ihtiyaç sahiplerine bakarak sorumluluk hissetmesini amaçlıyor olabilir. İnsan sürekli yukarıya baktığında, sahip oldukları hiçbir zaman yeterli görünmeyecektir. Her zaman daha büyük bir ev, daha fazla gelir, daha yüksek bir birikim veya daha güçlü bir güvence mümkün olacaktır. Fakat çevresindeki ihtiyaç sahiplerine baktığında, elindeki imkânların beraberinde getirdiği sorumluluk da görünür hâle gelir.
Böyle bakıldığında Kur’an’ın eleştirdiği şeyin zenginlikten çok daha farklı bir şey olduğu anlaşılmaya başlanır. Sorun servetin varlığı değil, servetin insanı Allah’tan, ihtiyaç sahiplerinden ve kendi sorumluluklarından uzaklaştırmasıdır. Bu nedenle asıl mesele ne kadar mala sahip olduğumuzdan önce, sahip olduğumuz malın bizi nasıl bir insana dönüştürdüğüdür.
Yoksulun Mal Üzerindeki Hakkı
İnsanların büyük çoğunluğu yardım etmeyi güzel bir davranış olarak görür. Bir ihtiyaç sahibine destek olmak, zor durumda olan birine el uzatmak veya imkânı olmayan bir aileye yardım etmek genel olarak takdir edilen davranışlardır. Fakat Kur’an’ın kullandığı dil dikkatle incelendiğinde, Allah’ın meseleyi yalnızca gönüllü bir iyilik olarak sunmadığı görülür. Bazı ayetlerde yoksullar için “yardım edin” demekten daha güçlü bir ifade kullanılmaktadır.
Allah, salih kulları anlatırken şöyle buyurur:
“Mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı.” (Zariyat 51:19)
Benzer bir ifade başka bir yerde tekrar edilir:
“Onlar ki mallarında belli bir hak vardır; isteyen ve mahrum olanlar için.” (Meâric 70:24-25)
Bu ayetlerde dikkat çeken kelime “hak”tır. Çünkü hak kelimesi ile lütuf arasında önemli bir fark vardır. Bir insana ait olmayan bir şeyi verdiğinizde buna iyilik denebilir. Fakat bir insana ait olan şeyi teslim ettiğinizde buna iyilikten çok adalet denir.
Kur’an’ın burada neyi kastettiği üzerinde dikkatle düşünmek gerekir. Çünkü ayetler, yoksulları yalnızca yardım bekleyen insanlar olarak tanımlamıyor. Aksine, onların mallar üzerinde belirli bir hakka sahip olduklarını ifade etmektedir. Elbette bu ayetlerin nasıl uygulanacağı, bu hakkın sınırlarının ne olduğu ve hangi yollarla yerine getirileceği ayrıca tartışılabilir. Ancak ayetlerin kullandığı dil son derece dikkat çekicidir: Allah yoksulları yalnızca insanların merhametine bırakmamış, onların hakkından söz etmiştir.
Bu nokta modern insanın mal anlayışıyla önemli ölçüde farklılaşmaktadır. Günümüzde birçok kişi şöyle düşünür: “Bu parayı ben kazandım.”, “Bu evi ben aldım.”, “Bu yatırımı ben yaptım.”
Dolayısıyla yardım etmeyi tamamen kendi tercihine bağlı bir davranış olarak görür. İsterse verir, istemezse vermez. Verirse cömert kabul edilir, vermezse sadece daha az cömert olur.
Kur’an’ın çizdiği çerçeve ise bundan daha derindir. Allah insanı malın mutlak sahibi değil, emanetçisi olarak tanımlamaktadır. Eğer malın gerçek sahibi Allah ise ve insan yalnızca emanetçi konumundaysa, o zaman servetin kullanımı da yalnızca kişinin keyfine bırakılmış bir alan olmaktan çıkar. Böylece “Ne kadarını vermek istiyorum?” sorusunun yanına başka bir soru eklenir:
“Allah bana verdiği bu malın içinde başkaları için ne kadar pay ayırdı?”
Bu bakış açısı infak anlayışını da değiştirir. Çünkü infak artık sadece ihtiyaç duyulduğunda yapılan bir yardım olmaktan çıkar; insanın mal ile kurduğu ilişkinin doğal bir sonucu hâline gelir. Kişi kendisini malın mutlak sahibi olarak değil, emanetçisi olarak gördüğünde paylaşmak da farklı bir anlam kazanır.
Allah iyiliğin ne olduğunu anlatırken de benzer bir çerçeve çizer:
“Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara vermeleridir. Namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenler ile darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabredenlerdir. İşte doğru olanlar bunlardır. İşte takvâ sahipleri bunlardır.” (Bakara 2:177)
Bu ayette özellikle dikkat çeken ifade, malın “sevilmesine rağmen” verilmesidir. Çünkü insanın asıl imtihanı ihtiyaç duymadığı ve gözden çıkardığı şeyleri vermesinde değil, değer verdiği şeyleri paylaşabilmesinde ortaya çıkar. Allah’ın ölçüsü de tam burada belirginleşmektedir.
Benzer şekilde Allah şöyle buyurur:
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmran 3:92)
Bu ayet, infakın yalnızca miktarla ilgili olmadığını göstermektedir. İnsan bazen çok az verebilir ama gerçekten sevdiği bir şeyden vazgeçmiştir. Bazen de görünürde büyük miktarlar verebilir fakat hayatında hiçbir şey değişmemiştir. Allah’ın dikkat çektiği nokta, insanın mal ile kurduğu bağdır.
Belki de bu yüzden Kur’an’ın infak anlayışı sadece rakamlarla açıklanabilecek bir konu değildir. Çünkü Allah insanın ne kadar verdiğinden önce, verdiği şeyin onun hayatındaki yerini de dikkate almaktadır. Bu nedenle bazı insanlar az verip büyük bir fedakârlık yaparken, bazı insanlar çok verip aslında çok az şey vermiş olabilir.
Burada tekrar başlangıçtaki soruya dönüyoruz. İnfak gerçekten gönüllü bir bağış mıdır, yoksa servetin içindeki başkasına ait hakkın teslim edilmesi midir?
Kur’an’ın kullandığı dil ikinci ihtimali ciddi biçimde düşündürmektedir. Çünkü Allah yoksullar için yalnızca merhametten değil, haktan söz etmektedir. Bu durumda infak da yalnızca cömertlik göstergesi olmaktan çıkar; insanın kendisine emanet edilen mal karşısındaki sorumluluğunun bir parçası hâline gelir.
Bu bakış açısı kabul edildiğinde, servet konusundaki birçok tartışma da farklı bir zemine oturur. Artık mesele sadece ne kadar mal biriktirilebileceği değildir. Aynı zamanda elde bulunan malın içinde başkalarına ait olan payın ne ölçüde gözetildiği de önem kazanmaya başlar.
Kenz: Servet Biriktirmek Ne Demektir?
Kur’an’ın mal ve servet konusundaki en çarpıcı kavramlarından biri “kenz”dir. Bu kavram genellikle servet biriktirmek, yığmak, saklamak veya depolamak şeklinde anlaşılır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Allah’ın eleştirdiği şeyin yalnızca mal sahibi olmak mı, yoksa malı belirli bir amaca dönüştürmek mi olduğu sorusu dikkatle incelenmelidir.
Bu konudaki temel ayetlerden biri şöyledir:
“Ey iman edenler! Bilin ki yahudi din bilginlerinin ve hıristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın gümüş biriktirip Allah yolunda harcamayanları elem veren bir azapla müjdele! O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacak: İşte yalnız kendiniz için toplayıp sakladıklarınız; tadın şimdi biriktirip sakladıklarınızı!” (Tevbe 9:34-35)
Bu ayet dikkatle okunduğunda Allah’ın yalnızca altın ve gümüşe sahip olmaktan söz etmediği görülür. Ayette iki unsur birlikte zikredilmektedir: Biriktirmek ve Allah yolunda harcamamak. Bu nedenle mesele sadece servetin büyüklüğü değildir. Aynı zamanda o servetin hangi amaçla tutulduğu ve toplumla nasıl bir ilişki içinde olduğudur.
Burada modern insanın zihnine oldukça tanıdık gelen bir düşünce ortaya çıkar. İnsan çoğu zaman gelecekte yaşayabileceği ihtimalleri düşünerek daha fazla biriktirmek ister. Bir evi varsa ikinci evi, ikinci evi varsa üçüncüsünü hedefleyebilir. Bir miktar birikimi varsa daha fazlasını oluşturmak isteyebilir. Bunun arkasında bazen ihtiyaç, bazen tedbir, bazen de güvenlik arayışı bulunur. Fakat dikkat çekici olan nokta şudur: Bu arayışın doğal bir sınırı yoktur.
Çünkü insan kendisini ne kadar güvence altına alırsa alsın, her zaman daha fazla güvence üretmek mümkündür. Bir ev geleceği garanti etmiyorsa iki ev düşünülebilir. İki ev yeterli görünmüyorsa daha fazla kira geliri hedeflenebilir. Daha büyük bir birikim oluşturulduğunda ise bu kez enflasyon, ekonomik kriz, sağlık sorunları veya başka ihtimaller gündeme gelebilir. Böylece biriktirme arzusu sürekli yeni gerekçeler üreterek büyümeye devam edebilir.
Belki de bu yüzden Kur’an servetin miktarından çok, insanın servet karşısındaki psikolojisine dikkat çekmektedir.
Hümeze Suresi bu açıdan son derece çarpıcıdır:
“Mal toplayan ve onu durmadan sayan, insanları arkadan çekiştiren, kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin vay hâline! O, malının, kendisini ebedîleştirdiğini sanır.” (Hümeze 104:1-3)
Bu ayetler yalnızca cimrilikten söz etmiyor. Çünkü burada anlatılan kişi malını kullanmayan bir insan olarak değil, malına özel bir anlam yükleyen biri olarak tasvir edilmektedir. O, malının kendisini ebedîleştirdiğini sanmaktadır.
Elbette bugün hiçbir insan oturup “Bu para beni ölümsüz yapacak” demez. Fakat insan davranışlarına bakıldığında farklı bir durum ortaya çıkmaktadır. İnsan bazen para değil, güven duygusu biriktirir. Birikimin büyümesiyle birlikte kendisini daha korunaklı, daha güvende ve geleceğe karşı daha hazırlıklı hissetmeye başlar. Böylece servet yalnızca ekonomik bir araç olmaktan çıkar; psikolojik bir güvenlik sistemine dönüşür.
Bu noktada şu soru önem kazanmaktadır: Ne zaman yeter diyeceğiz?
Çünkü insan kendisini sürekli daha zengin olanlarla kıyasladığında bu sorunun cevabı hiçbir zaman gelmez. İki evi olan on evi olana bakar. On evi olan daha büyük servetlere bakar. Böylece “biraz daha” düşüncesi sürekli büyür. Biriktirme arzusu da doğal olarak sonsuza kadar uzayabilir.
Kur’an’ın ekonomik ahlakı burada farklı bir yön göstermektedir. Allah insanı kendisinden daha zengin olanlara bakarak rahatlamaya değil, kendisine verilene ve çevresindeki ihtiyaç sahiplerine bakarak sorumluluk hissetmeye çağırmaktadır. Çünkü bir tarafta sürekli büyüyen servetler bulunurken, diğer tarafta temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insanlar yaşamaktadır. Böyle bir ortamda mesele yalnızca ne kadar mal biriktirilebileceği değil, biriktirilen malın hangi noktadan sonra başkalarının ihtiyaçlarıyla ilişki kurması gerektiğidir.
Bu nedenle Tevbe Suresi’ndeki kenz uyarısı ile Hümeze Suresi’ndeki mal toplama eleştirisi birlikte okunduğunda, Kur’an’ın yalnızca servetin miktarıyla ilgilenmediği görülmektedir. Allah’ın dikkat çektiği nokta, servetin insanın kalbindeki konumudur. Mal bir araç olmaktan çıkıp güvenliğin, değerin ve geleceğin temel dayanağı hâline geldiğinde; insan da fark etmeden servetin hizmetkârı olmaya başlayabilir.
Kenz meselesi bu yüzden sadece ekonomik bir konu değildir. Aynı zamanda insanın Allah’a, rızka, güvenliğe ve sorumluluğa nasıl baktığını ortaya koyan bir göstergedir.
Malın Verdiği Güvenlik Hissi
Kur’an’ın mal konusundaki uyarıları dikkatle okunduğunda, Allah’ın yalnızca servetin kendisini değil, servetin insan üzerinde oluşturduğu duyguyu da ele aldığı görülür. Çünkü mal bazen bir ihtiyaç aracı olmaktan çıkar ve insanın güvenlik hissinin temel dayanağı hâline gelir. İşte bu noktada mesele ekonomik olmaktan çıkar, insanın Allah ile ilişkisine kadar uzanır.
Bir insanın daha fazla kazanmak istemesi doğal olabilir. Geleceği düşünmesi, ailesi için plan yapması veya zor günler için hazırlık yapması da hayatın bir parçasıdır. Fakat Kur’an’ın dikkat çektiği nokta başka bir yerdedir. İnsan, sahip olduğu şeyler arttıkça kendisini daha az ihtiyaç sahibi hissetmeye başlayabilir. Allah’a olan bağımlılık hissi zayıflayabilir. Kendisini daha güçlü, daha korunaklı ve daha güvende görmeye başlayabilir. İşte Kur’an’ın “istiğna” dediği durum burada ortaya çıkar.
Allah şöyle buyurur:
“Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.” (Alak 96:6-7)
Bu ayette dikkat çekici olan şey, insanın azmasının sebebi olarak servetin miktarının gösterilmemesidir. Allah, insan çok zengin olduğu için azgınlaşır demiyor. İnsan kendini yeterli gördüğü için azgınlaşır diyor. Çünkü asıl kırılma noktası servetin miktarında değil, insanın kendisi hakkındaki algısında ortaya çıkıyor.
Bir insanın banka hesabında milyonlar bulunabilir ama yine de Allah’a muhtaç olduğunu bilir. Bir başka insan ise çok daha sınırlı imkânlara sahip olduğu hâlde kendisini ihtiyaçsız görmeye başlayabilir. Bu yüzden Kur’an’ın odak noktası malın miktarı değil, malın insanın kalbinde oluşturduğu duygudur.
Aynı tema Leyl Suresi’nde de karşımıza çıkar:
“Ama kim cimrilik eder, kendisiyle yetinirse; güzel karşılığı da yalan sayarsa; biz onu zora sokarız. Kabir çukuruna düştüğü zaman da malı kendisine hiç fayda vermez.” (Leyl 92:8-11)
Bu ayetlerde cimrilik ile kendini yeterli görmek aynı çerçeve içinde anlatılmaktadır. Çünkü insan paylaşmayı bıraktığında çoğu zaman bunun arkasında yalnızca mal sevgisi bulunmaz. Aynı zamanda elindekini kaybetme korkusu, geleceği garanti altına alma arzusu ve daha fazla güvenlik elde etme isteği de bulunabilir.
Bu nedenle Kur’an’ın infak çağrısı ile tevekkül çağrısı birbirinden bağımsız değildir. İnsan bazen malını vermekten değil, malıyla birlikte kaybedeceğini düşündüğü güvenlik hissinden vazgeçmekte zorlanır.
Bu noktada Karun kıssası son derece öğreticidir.
“Karun, Musa’nın kavmindendi; fakat onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: ‘Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.’” (Kasas 28:76)
Biraz sonra Karun’un şu sözü gelir:
“Karun ise, ‘O bana ancak bende bulunan bilgi sayesinde verildi’ dedi.” (Kasas 28:78)
Karun’un problemi yalnızca çok zengin olması değildir. Kur’an’ın özellikle aktardığı şey onun serveti yorumlama biçimidir. O, sahip olduğu serveti Allah’ın lütfu veya bir imtihan olarak görmez. Onu kendi başarısının, kendi bilgisinin ve kendi üstünlüğünün sonucu olarak görür.
Burada Hz. Süleyman ile Karun arasında dikkat çekici bir karşıtlık ortaya çıkar. Hz. Süleyman kendisine verilen imkânlar karşısında:
“Bu, Rabbimin lütfundandır.” (Neml 27:40)
demişti. Karun ise:
“Bu bana bende bulunan bilgi sayesinde verildi.”
demektedir.
İki insan da büyük imkânlara sahiptir. Fakat biri serveti bir emanet olarak görürken, diğeri onu kendi yeterliliğinin kanıtı olarak görmektedir.
Aslında modern dünyada da benzer bir düşünceyle sık sık karşılaşmak mümkündür. İnsanlar geleceği garanti altına almak için daha fazla biriktirmeye çalışırlar. Daha fazla yatırım, daha fazla mülk, daha fazla güvence ararlar. Fakat bu arayışın ilginç bir özelliği vardır: Genellikle sonu gelmez. Çünkü güvenlik hissi bir kez servete bağlandığında, insan her zaman biraz daha fazla güvence isteyebilir.
Bu nedenle biriktirme arzusu doğal olarak sonsuza kadar uzayabilir.
Bir evin ardından ikinci ev, ikinci evin ardından daha büyük bir birikim, onun ardından başka yatırımlar gündeme gelebilir. İnsan çoğu zaman para biriktirdiğini düşünür; oysa gerçekte biriktirdiği şey güven duygusudur. Fakat güven duygusu servete bağlandığında hiçbir miktar tam anlamıyla yeterli görünmez.
Kur’an’ın dikkat çektiği tehlike tam da burada ortaya çıkıyor olabilir. Çünkü Allah insanı mal sahibi olduğu için değil, malı güvenliğinin ve yeterliliğinin temeli hâline getirdiği zaman uyarmaktadır. Bu yüzden Alak Suresi’ndeki kısa ifade son derece derindir:
“Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.” (Alak 96:6-7)
Malın insanı değiştirmeye başladığı nokta da belki tam olarak burasıdır.
Tedbir ile Rızık Korkusu Arasındaki Çizgi
Kur’an’ın mal ve servet anlayışını araştırırken karşılaşılan en zor sorulardan biri şudur: İnsan geleceği için ne kadar hazırlık yapmalıdır?
Bu sorunun kolay bir cevabı yoktur. Çünkü bir tarafta Allah’ın rızkı veren olduğunu bildiren ayetler vardır. Diğer tarafta ise insanın tedbir almasını ve yarını düşünmesini yasaklayan hiçbir ayet yoktur. Bu nedenle mesele çoğu zaman iki uç arasında sıkışır. Bazı insanlar bütün planlamaları tevekküle aykırı görürken, bazıları da neredeyse bütün güvenlik duygularını biriktirdikleri mala bağlarlar.
Kur’an’ın ortaya koyduğu tablo ise bu iki uçtan da farklıdır.
Bu konuda ilk bakılması gereken örneklerden biri Hz. Yusuf’tur.
Mısır’da yaklaşan kıtlık yıllarını haber veren rüyayı yorumladıktan sonra Hz. Yusuf şöyle demiştir:
“Dedi ki: ‘Âdetiniz üzere yedi yıl ekin ekersiniz. Yiyeceğiniz az bir miktar dışında biçtiklerinizi başağında bırakın. Sonra bunun ardından yedi kurak yıl gelecektir. O yıllar için biriktirdiğinizi yiyip bitirecek, ancak saklayacağınız az bir miktar müstesna. Sonra bunun ardından insanların bol yağmura kavuşacağı ve sıkıp sağacakları bir yıl gelecektir.’” (Yusuf 12:47-49)
Bu ayetlerde dikkat çeken şey açıktır. Hz. Yusuf insanlara hiçbir hazırlık yapmamalarını söylememektedir. Tam tersine, yaklaşan zor yıllar için plan yapılmasını ve ürünlerin korunmasını tavsiye etmektedir.
Bu örnek önemlidir. Çünkü bazen Kur’an’ın tevekkül anlayışı, hiçbir hazırlık yapmamak veya geleceği hiç düşünmemek gibi algılanabilmektedir. Oysa Hz. Yusuf’un uygulaması bunun doğru olmadığını göstermektedir. Allah’ın rızık veren olduğuna inanmak, insanın hiçbir tedbir almaması anlamına gelmez.
Fakat burada başka bir soru ortaya çıkar: Tedbir nerede biter?
Çünkü aynı mantıkla hareket eden bir insan şöyle de düşünebilir: “Bir evim var ama ikinci ev almalıyım.”, “İkinci evim var ama üçüncü ev daha güvenli olur.”, “Şu kadar birikimim var ama biraz daha olmalı.”, “Bu kadar da yeterli değil, ileride ne olacağını bilemeyiz.”
Bu düşünce ilk bakışta makul görünür. Fakat dikkat edilirse burada sınırı belirlemek son derece zordur. Çünkü geleceğe dair belirsizlik hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmaz.
İşte tam bu noktada Kur’an’ın rızıkla ilgili ayetleri devreye girer.
“Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın. Allah onun durduğu yeri de geçici bulunduğu yeri de bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitaptadır.” (Hud 11:6)
“Nice canlı vardır ki rızkını yanında taşımaz. Onlara da size de rızık veren Allah’tır. O hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Ankebut 29:60)
Bu ayetler insanı plansızlığa çağırmıyor. Fakat insana sürekli hatırlatılan bir gerçek var: Rızkın nihai kaynağı Allah’tır. Çünkü insan bazen tedbir almaya çalışırken farkında olmadan güven duygusunu tedbire bağlamaya başlayabilir. O zaman da tedbir ile tevekkül arasındaki denge bozulur.
Allah’ın şu ayeti bu noktada özellikle dikkat çekicidir:
“Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa Allah ona bir çıkış yolu açar ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a dayanıp güvenirse Allah ona yeter. Şüphesiz Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (Talak 65:2-3)
Bu ayette Allah, insanı çalışmayı bırakmaya çağırmıyor. Ancak güvenliğin son kaynağının mal olmadığını hatırlatıyor. Çünkü insan bütün planlarını yapabilir, bütün yatırımlarını gerçekleştirebilir ve bütün birikimlerini oluşturabilir; fakat hayatın tamamını kontrol edemez.
Bu nedenle Kur’an’ın eleştirdiği şey tedbir almak değildir. Asıl problem, insanın güvenliğini tamamen kendi birikimlerinde aramaya başlamasıdır.
Bakara Suresi’nde Allah şöyle buyurur:
“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği emreder. Allah ise size kendi katından bağışlanma ve lütuf vaat eder. Allah’ın lütfu geniştir, O hakkıyla bilendir.” (Bakara 2:268)
Bu ayet infak bağlamında gelmektedir ve çok önemli bir noktaya işaret etmektedir. Şeytanın kullandığı yöntemlerden biri insanı fakirlikle korkutmaktır. Çünkü insan paylaşmak istediğinde zihninde hemen geleceğe dair kaygılar oluşabilir:
Ya ileride ihtiyacım olursa? Ya gelirimi kaybedersem? Ya emekli olduğumda yetmezse? Ya çocuklarım zor durumda kalırsa?
Bu soruların tamamı gerçek olabilir. Fakat aynı zamanda insanı paylaşmaktan uzaklaştıran bitmeyen bir korku zincirine de dönüşebilir. Belki de bu yüzden mesele “Tedbir almalı mıyım?” sorusundan çok daha derindir.
Asıl mesele şudur: Tedbir alırken güvenimi nereye bağlıyorum?
Çünkü insan bir noktadan sonra malını korumaya çalışırken, aslında malının koruyacağına inanmaya başlayabilir. Kur’an’ın sürekli hatırlattığı şey ise şudur: Tedbir alınabilir, plan yapılabilir, çalışılabilir; fakat güvenliğin son kaynağı insanın biriktirdiği servet değil, Allah’tır.
Kendinden Zengine mi, Yoksa İhtiyaç Sahibine mi Bakmak?
Mal ve servet konusunda insanların kendilerini değerlendirme biçimleri oldukça ilginçtir. Çok farklı gelir seviyelerindeki insanlar, çoğu zaman benzer bir cümle kurarlar: “Ben o kadar da zengin değilim.”
Bu cümle bazen gerçekten doğru olabilir. Ancak dikkat çekici olan şey, insanların bu değerlendirmeyi yaparken kullandıkları ölçüdür. Çünkü insan çoğu zaman sahip olduklarına değil, sahip olamadıklarına bakar. Kendini bulunduğu yerden aşağıya doğru değil, yukarıya doğru kıyaslar.
Bir evi olan kişi iki evi olana bakar. İki evi olan daha büyük mülk sahiplerine bakar. On evi olan çok daha büyük servetleri örnek gösterir. Böylece neredeyse herkes kendisinden daha zengin birilerini bulabilir.
Sonuçta da şu düşünce ortaya çıkabilir: “Benim durumum o kadar da iyi değil.”, “Ben asıl zenginlere göre fakirim.”, “Benim elimdekiler çok büyük şeyler değil.”
Bu düşüncenin dikkat çekici tarafı şudur: İnsan kendisini sürekli yukarıya doğru kıyasladığında, sahip oldukları hiçbir zaman yeterli görünmez. Çünkü daha büyük bir servet her zaman vardır. Daha büyük bir ev, daha yüksek bir gelir, daha geniş bir yatırım portföyü veya daha fazla mülk sahibi insanlar her zaman bulunabilir.
Fakat aynı anda başka bir gerçek de vardır.
Bir tarafta ikinci veya üçüncü yatırımını düşünen insanlar bulunurken, başka bir tarafta ev sahibi olmayı hayal bile edemeyen insanlar yaşamaktadır. Bir tarafta çocuklarının geleceği için yeni yatırım fırsatları arayanlar varken, diğer tarafta çocuklarının eğitim masraflarını karşılamakta zorlanan aileler bulunmaktadır. Bir tarafta servetini nasıl büyüteceğini düşünen insanlar vardır; diğer tarafta ise ay sonunu nasıl getireceğini düşünen insanlar.
Kur’an’ın dikkat çektiği yön de tam olarak burada ortaya çıkıyor. Çünkü Allah’ın ayetlerinde insanların kendilerinden daha zengin olanlara bakarak teselli bulmaları teşvik edilmez. Bunun yerine ihtiyaç sahiplerine karşı sorumluluk vurgulanır.
Maun Suresi’ni tekrar hatırlayalım:
“Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar; yoksulu doyurmaya teşvik etmez. Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yaparlar. En ufak bir yardıma bile engel olurlar.” (Maun 107:1-7)
Bu ayetlerde dünyanın en zengin insanlarından söz edilmemektedir. Allah, servetin miktarını tartışmamaktadır. Dikkat çekilen şey, insanın karşısındaki ihtiyaçla kurduğu ilişkidir.
Aynı durum daha önce gördüğümüz “hak” ayetlerinde de ortaya çıkmaktadır. Allah salih kulları anlatırken mallarında isteyen ve mahrum olanlar için bir hak bulunduğunu söylemektedir (Zariyat 51:19; Meâric 70:24-25). Bu bakış açısında insanın kendisinden daha zengin insanların varlığı, kendi sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır. Çünkü bir insanın kendisinden daha zengin birilerinin bulunması, kendisinden daha muhtaç insanların bulunmadığı anlamına gelmez.
Bu nedenle Kur’an’ın ekonomik ahlakı, insanın kendisinden daha zengin olanlara bakarak rahatlamasını değil; kendisine verilene ve çevresindeki ihtiyaç sahiplerine bakarak sorumluluk hissetmesini amaçlamaktadır.
Bu nokta günümüz dünyasında daha da önem kazanmaktadır. Çünkü modern ekonomik sistemler insanı sürekli daha fazlasını istemeye teşvik etmektedir. Daha yüksek gelir, daha büyük ev, daha güçlü birikim ve daha fazla güvence sürekli önümüzde duran hedeflere dönüşmektedir. Böyle bir ortamda insanın gözünü yukarıdan ayırması kolay değildir.
Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkmaktadır: Ne zaman yeter diyeceksin?
Bu soru ilk bakışta basit görünse de aslında en başından beri anlattığımız birçok konunun merkezinde yer almaktadır.
Bir insanın iki evi olabilir ve kendisini zengin görmeyebilir. Başka bir insanın on evi olabilir ve yine kendisini yeterince güvende hissetmeyebilir.
Çünkü sorun yalnızca servetin miktarında değildir. Eğer insanın güvenlik duygusu servete bağlanmışsa, daha fazla servet her zaman daha fazla güvenlik vaat edecektir. Bu nedenle biriktirme arzusu doğal olarak sonsuza kadar uzayabilir.
İnsan kendisine bir sınır koymadığı sürece, her zaman yeni bir gerekçe bulabilir. Daha iyi bir yatırım, daha güvenli bir gelecek, daha yüksek bir gelir veya daha büyük bir birikim ihtiyacı ortaya çıkabilir. Böylece “biraz daha” düşüncesi hayatın kalıcı bir parçasına dönüşebilir.
Kur’an’ın dikkat çektiği nokta ise farkldır. Allah insanı sürekli daha fazlasını istemeye değil, sahip olduklarıyla nasıl bir ilişki kurduğunu sorgulamaya çağırmaktadır. Çünkü servetin büyüklüğünden bağımsız olarak, insanın kalbinde oluşan açgözlülüğün veya paylaşma bilincinin bir sınırı yoktur.
Bu nedenle mesele yalnızca ne kadar mala sahip olduğumuz değildir. Aynı zamanda elimizde bulunan malın ne kadarını kendimiz için yeterli gördüğümüz ve ne kadarını başkalarının ihtiyaçlarıyla ilişkilendirdiğimizdir.
Kur’an’ın ekonomik ahlakı tam da bu noktada şekilleniyor. İnsanı kendisinden daha zengin olanlara bakarak rahatlayan biri hâline değil; kendisine verilen nimetleri bir emanet olarak gören ve çevresindeki ihtiyaç sahiplerine karşı sorumluluk hisseden biri hâline dönüştürmeye çalışmaktadır.
Modern Dünyanın Güvence Vaadi
İnsanlık tarihi boyunca insanlar yarınlarını düşünmüş, zor zamanlara karşı hazırlık yapmış ve sahip olduklarını korumaya çalışmıştır. Bu yeni bir durum değildir. Ancak modern dünyanın bu konuda geçmiş dönemlerden farklı bir özelliği vardır. Günümüzde insanlara sadece çalışmaları ve tedbir almaları öğütlenmez; aynı zamanda geleceklerini mümkün olduğunca garanti altına almaları gerektiği de öğretilir.
Daha fazla birikim. Daha fazla yatırım. Daha fazla mülk. Daha büyük emeklilik fonları. Daha yüksek gelir. Daha güçlü ekonomik güvence.
Bunların tamamı günümüz insanına makul görünmektedir. Hatta çoğu zaman bunlar yalnızca ekonomik hedefler değil, aynı zamanda psikolojik güvenlik kaynakları hâline gelmektedir. İnsanlar kendilerini ne kadar güvende hissedeceklerini sahip oldukları imkânlar üzerinden ölçmeye başlamaktadır.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Kur’an tedbire karşı değildir. Bunu daha önce Hz. Yusuf örneğinde gördük. Allah insanın çalışmasını, üretmesini ve geleceği düşünmesini yasaklamamıştır. Ancak Kur’an’ın sorguladığı şey, insanın güven duygusunu nereye bağladığıdır. Çünkü modern dünyanın sunduğu güvence vaadi oldukça güçlüdür.
İnsan çoğu zaman şu düşünceye yönelir: Biraz daha birikimim olursa rahat edeceğim. Bir ev daha alırsam daha güvende olacağım. Şu yatırımı da yaparsam geleceğim garanti altına alınmış olacak.
Fakat bu düşünce dikkatle incelendiğinde ilginç bir durum ortaya çıkar. İnsanların büyük kısmı belirli bir noktaya ulaştığında durmaz. Çünkü ulaşılmak istenen şey aslında para değil, güven duygusudur. Güven duygusu ise sayılarla tam olarak doyurulabilen bir şey değildir.
Bu nedenle birçok insan hayatının farklı dönemlerinde aynı cümleyi kurar: “Biraz daha olursa rahat edeceğim.” Ne var ki bu “biraz daha” çoğu zaman hiç bitmez.
İnsan bazen biriktirdiği paranın miktarını artırır, fakat kaygıları aynı kalır. Geliri yükselir, fakat geleceğe dair endişeleri tamamen ortadan kalkmaz. Daha büyük bir ev alır, fakat yeni korkular ortaya çıkar. Daha fazla yatırım yapar, fakat daha fazla koruması gereken şeyler de oluşur.
Bu durum Kur’an’ın üzerinde durduğu bazı kavramları yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Çünkü Allah’ın eleştirdiği kenz, istiğna ve mal sevgisi kavramları yalnızca eski toplumlara ait problemler değildir. İnsan doğasının bir parçası olarak bugün de varlığını sürdürmektedir.
Bir taraftan servet büyürken, diğer taraftan güvenlik ihtiyacı da büyüyebilir. Bir taraftan imkânlar artarken, diğer taraftan kaybetme korkusu da artabilir. Bir taraftan birikim yükselirken, diğer taraftan insanın paylaşmakta zorlandığı alanlar da çoğalabilir.
Bu nedenle mesele yalnızca ekonomik değildir. Aynı zamanda insanın kalbinde olup bitenlerle ilgilidir.
Kur’an’ın rızık anlayışı tam bu noktada farklı bir bakış açısı sunmaktadır. Allah insanın çalışmasını ister; fakat rızkın son kaynağının kendisi olduğunu da sürekli hatırlatır. Allah insanın tedbir almasını engellemez; fakat güvenliğin son kaynağının mal olmadığını da bildirir. Allah insanın nimetlerden yararlanmasına izin verir; fakat nimetlerin insanı kendine yeterli görmeye sürüklemesine de izin vermez.
Bu yüzden Kur’an’ın yaklaşımı ne sorumsuz bir kaderciliktir ne de sınırsız bir güvence arayışıdır.
İnsan çalışır. Tedbir alır. Plan yapar. Kazanır. Fakat bütün bunların sonunda yine de hayatının ve rızkının mutlak hâkimi olmadığını bilir.
Belki de modern insanın yaşadığı temel gerilimlerden biri burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü içinde bulunduğumuz sistem bize sürekli daha fazla güvence satın alabileceğimizi söylemektedir. Oysa Kur’an insanı farklı bir gerçekle yüzleştirir: Hayatın tamamını kontrol etmek mümkün değildir.
İnsan en doğru yatırımı yapabilir. En güvenli görünen planları hazırlayabilir. En büyük birikimleri oluşturabilir. Fakat yine de yarının ne getireceğini bilemez.
Bu yüzden Kur’an’ın hedefi insanı bütün tedbirlerden uzaklaştırmak değil, onu tedbir ile tevekkül arasındaki dengeye taşımaktır. Çünkü güvenlik duygusu tamamen servete bağlandığında, insanın önünde sonsuz bir biriktirme döngüsü açılır. Fakat güvenliğin son kaynağı olarak Allah görüldüğünde, servet yerini korur; ancak insanın hayatındaki tahtından iner.
Belki de bu yüzden Kur’an’ın mal anlayışı, yalnızca “Ne kadar kazanıyorsun?” sorusuyla ilgilenmez. Daha derindeki bir sorunun peşine düşer:
Sahip oldukların arttıkça, Allah’a olan ihtiyacını daha mı fazla hissediyorsun; yoksa daha mı az?
İnfak: Kur’an’ın Servet Ahlakı
Buraya kadar gördüğümüz bütün başlıklar aslında tek bir noktaya çıkmaktadır. Eğer malın gerçek sahibi Allah ise, insan bu mal üzerinde emanetçi olarak bulunuyorsa, servetin içinde ihtiyaç sahiplerinin hakkı varsa ve güvenlik duygusu tamamen mala bağlanmamalıysa; o zaman insanın sahip olduğu imkânlarla nasıl bir ilişki kurması gerektiği sorusu ortaya çıkar. İşte infak bu noktada karşımıza çıkar.
İnfak çoğu zaman yardım etmek veya bağışta bulunmak şeklinde anlaşılır. Ancak Kur’an’daki infak anlayışı bundan daha geniştir. Çünkü infak yalnızca belirli zamanlarda yapılan bir iyilik değil, insanın mal karşısındaki duruşunu ortaya koyan bir göstergedir. Bir insanın Allah’a, rızka, mülkiyete ve sorumluluğa nasıl baktığı; çoğu zaman malını nasıl kullandığında görünür hâle gelir.
İnfak konusunda en çok bilinen ayetlerden biri şöyledir:
“Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: ‘İhtiyaçtan artanı.’ Allah size ayetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz.” (Bakara 2:219)
Bu ayet dikkat çekici bir soru ve dikkat çekici bir cevap içerir. İnsanlar ne harcayacaklarını sormaktadır. Allah ise belirli bir miktar söylememektedir. Belirli bir para oranı, belirli bir servet sınırı veya herkes için geçerli tek bir rakam verilmemektedir.
Tam da bu noktada makalenin başından beri karşımıza çıkan soru yeniden ortaya çıkmaktadır: Ne kadarı ihtiyaçtır?
Bu sorunun herkes için aynı cevabı yoktur. Bir insanın ihtiyaç olarak gördüğü şey, başka biri için lüks olabilir. Bir insanın zorunlu kabul ettiği bir harcama, başka biri için vazgeçilebilir bir tercih olabilir. Allah’ın ayette rakam vermemesi de belki bu yüzden dikkat çekicidir. Çünkü mesele yalnızca matematik değildir. İnsanın mal ile kurduğu ilişkinin sorgulanmasıdır.
Bu ayeti okuyan kişi kendisine şu soruyu sormak zorunda kalır: Elimde bulunan şeylerin ne kadarı gerçekten ihtiyaçtır? Ne kadarı alışkanlıktır? Ne kadarı konfordur? Ne kadarı güvenlik arayışıdır? Ne kadarı yalnızca daha fazlasına sahip olma isteğidir?
Kur’an’ın insanı düşündürmek istediği yer de tam olarak burasıdır.
İnfak konusundaki bir başka önemli ayet ise şöyledir:
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmran 3:92)
Bu ayet infak anlayışına farklı bir boyut kazandırmaktadır. Çünkü burada mesele yalnızca miktar değildir. İnsan bazen kullanmadığı, gözden çıkardığı veya eksikliğini hissetmeyeceği şeyleri verebilir. Fakat Allah’ın dikkat çektiği nokta sevilen şeylerdir.
Gerçek paylaşım çoğu zaman insanın değersiz gördüğü şeylerden değil, değer verdiği şeylerden başlar.
Bu nedenle infak yalnızca malın hareketi değildir. Aynı zamanda insanın kalbindeki bağların da sınandığı bir alandır.
Kur’an’ın infak konusundaki dengeli yaklaşımı Furkan Suresi’nde de görülmektedir:
“Onlar, harcadıkları zaman ne israf ederler ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” (Furkan 25:67)
Bu ayet önemli bir denge kurmaktadır. Çünkü Kur’an’ın amacı insanları bütün mallarını dağıtmaya çağırmak değildir. Aynı şekilde mallarını sürekli büyütmeye ve paylaşmaktan kaçınmaya da çağırmaz.
Allah’ın çizdiği yol ne israf ne de cimriliktir.
Bu denge özellikle önemlidir. Çünkü bazı insanlar infakı yalnızca çok az vermek şeklinde yaşarken, bazıları da bütün malı elden çıkarmayı daha üstün bir davranış gibi görebilir. Kur’an ise dengeli bir yaklaşım ortaya koymaktadır.
Burada üzerinde düşünülmesi gereken başka bir nokta daha vardır. İnsan bazen verdiği miktara odaklanırken, vermediği kısmı hiç sorgulamayabilir. Küçük yardımlar yapabilir, belirli bağışlarda bulunabilir ve ardından görevini tamamen yerine getirdiğini düşünebilir. Fakat Kur’an’ın ayetlerine topluca bakıldığında mesele yalnızca bir miktar para vermekten ibaret görünmemektedir. Çünkü Allah’ın eleştirdiği şeylerden biri de mal sevgisinin insan üzerinde kurduğu hâkimiyettir.
Bu nedenle şu soru önemlidir: Allah’ın amacı belirli miktarlarda yardım eden insanlar üretmek midir? Yoksa malı hayatın merkezinden çıkarabilen insanlar yetiştirmek midir?
En başından beri incelediğimiz ayetler ikinci ihtimali daha güçlü göstermektedir. Çünkü kenz eleştirisi, istiğna eleştirisi, yoksulun hakkı, emanet anlayışı ve rızık vurgusu aynı noktaya işaret etmektedir.
İnfak bu yüzden yalnızca ekonomik bir davranış değildir. İnsanın mal ile ilişkisini yeniden düzenleyen bir ahlaktır. İnsan infak ettikçe yalnızca başkalarına yardım etmiş olmaz; aynı zamanda malın kendi kalbi üzerindeki hâkimiyetini de kırmaya başlar.
Belki de bu yüzden Allah infakı yalnızca ihtiyaç sahipleri için değil, infak eden kişinin kendisi için de bir arınma vesilesi hâline getirmiştir.
İsraf, Tebzir ve Mütreflik
Kur’an’ın mal ve servet anlayışı yalnızca kazanmak, biriktirmek ve paylaşmak üzerinden şekillenmez. Allah aynı zamanda insanın sahip olduğu nimetleri nasıl tükettiğine de dikkat çeker. Çünkü servet sadece biriktirilerek değil, harcanarak da insanı dönüştürebilir.
Bu nedenle Kur’an’ın mal konusundaki önemli kavramlarından bazıları israf, tebzir ve mütrefliktir. Bu kavramlar birbirine yakın görünse de aynı şeyi anlatmazlar. Birlikte okunduklarında ise Allah’ın nimetler karşısında nasıl bir bilinç oluşturmak istediği daha net anlaşılır.
Allah şöyle buyurur:
“Yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’raf 7:31)
Bir başka ayette ise şöyle denir:
“Çardaklı ve çardaksız bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmaları, ekinleri, birbirine benzer ve benzemez biçimde zeytin ve narları yaratan O’dur. Her biri meyve verdiği zaman meyvesinden yiyin. Devşirildiği ve hasat edildiği gün de hakkını verin; fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (En’am 6:141)
Bu ayetler dikkatle okunduğunda ilginç bir denge görülür. Allah nimetlerden yararlanmayı yasaklamamaktadır. İnsan yiyebilir, içebilir, sahip olabilir ve Allah’ın verdiği nimetlerden faydalanabilir. Fakat bütün bunların ortasında bir sınır koyulmaktadır: İsraf etmeyin.
Kur’an’ın dikkat çektiği nokta nimetin kendisi değil, nimetle kurulan ilişkidir. Çünkü insan zamanla ihtiyaçları ile alışkanlıklarını birbirine karıştırabilir. Daha sonra alışkanlıklarını ihtiyaç olarak görmeye başlayabilir. Bir süre sonra da lükslerini vazgeçilmez kabul edebilir.
İşte burada önemli bir soru ortaya çıkar: İhtiyaç ile israf arasındaki çizgi nerede başlıyor?
Kur’an bu soruya rakamsal cevap vermiyor. Fakat insanın sürekli daha fazlasını istemesini, sahip olduklarını sorgulamadan tüketmesini ve nimetleri amaç hâline getirmesini de onaylamıyor.
Bu noktada tebzir kavramı devreye girer.
Allah şöyle buyurur:
“Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (İsra 17:26-27)
Bu ayetlerde kullanılan ifade son derece güçlüdür. Çünkü Allah burada yalnızca fazla harcamayı değil, sorumsuz ve amaçsız tüketimi de eleştirmektedir.
Dikkat çekici olan bir başka nokta da şudur: Allah önce akrabadan, yoksuldan ve yolda kalmıştan söz etmekte, ardından saçıp savurmamayı emretmektedir. Bu sıralama tesadüf değildir. Çünkü insanın elindeki imkânları nereye yönlendirdiği, mal anlayışını ortaya koymaktadır.
Bir tarafta gerçek ihtiyaçlar ve ihtiyaç sahipleri dururken, diğer tarafta gösterişe, alışkanlıklara veya tüketim hırsına giden harcamalar bulunabilir. Kur’an’ın eleştirdiği şeylerden biri de tam olarak bu öncelik kaymasıdır.
Fakat bu bölümün belki de en dikkat çekici kavramı mütrefliktir.
Kur’an’da birçok toplumun bozulması anlatılırken karşımıza sık sık “mütref” olarak çevrilen bir insan tipi çıkar.
Allah şöyle buyurur:
“Bir memleketi helâk etmek istediğimiz zaman, oranın refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına emrederiz de onlar orada kötülük işlerler. Böylece o memleket helâki hak eder; biz de orayı yerle bir ederiz.” (İsra 17:16)
Başka ayetlerde de benzer bir tablo görülür:
“Kavminden inkâr eden, ahiret buluşmasını yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz ileri gelenler…” (Mü’minun 23:33)
“Biz hangi memlekete bir uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın refah içinde yaşayanları, ‘Biz sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz’ demişlerdir.” (Sebe 34:34)
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Kur’an çoğu zaman toplumların bozulmasını anlatırken fakirlerden değil, refah içinde yaşayan ve sahip oldukları imkânlar sebebiyle şımaran kesimlerden söz etmektedir.
Bu durum zenginliğin başlı başına kötü olduğunu göstermez. Ancak servetin insanı dönüştürme gücüne dikkat çeker. Çünkü insanın önündeki her nimet aynı zamanda bir imtihandır.
Refah arttıkça ihtiyaç sahiplerini unutmak kolaylaşabilir. Konfor arttıkça insan kendi dünyasına kapanabilir. Sahip olunan imkânlar arttıkça, Allah’a olan ihtiyaç hissi zayıflayabilir. İşte mütreflik tam da burada ortaya çıkar.
Bu nedenle Kur’an’ın eleştirisi servetin miktarından çok, servetin insan üzerinde oluşturduğu etkiye yönelmektedir.
Bir insan çok mala sahip olabilir ve bunu bir emanet olarak görebilir. Bir başka insan çok daha az mala sahip olduğu hâlde bütün hayatını tüketim ve gösteriş etrafında şekillendirebilir. Bu yüzden mesele yalnızca ne kadar harcadığımız değildir. Aynı zamanda neyi neden harcadığımızdır.
Kur’an’ın mal anlayışında nimetlerden yararlanmak ile nimetlerin esiri olmak arasında önemli bir fark vardır. İsraf, tebzir ve mütreflik uyarıları da insanı tam olarak bu çizgide dikkatli olmaya çağırmaktadır.
Sonuç: Kur’an’ın Yetiştirmek İstediği İnsan
Bu makaleye başlarken basit gibi görünen bazı sorularla yola çıkmıştık. İnsan ne kadar mal sahibi olabilir? Ne kadarı ihtiyaçtır? Ne kadarı ihtiyaç fazlasıdır? Gelecek için ne kadar biriktirmek gerekir? İkinci bir ev almak doğru mudur? Serveti artırmakla ilgili sınır nerede başlar?
Fakat ayetleri birlikte inceledikçe, Kur’an’ın bu sorulara doğrudan rakamlarla cevap vermediği görüldü. Allah çoğu zaman miktarlardan değil, insanın mal ile kurduğu ilişkiden söz etmektedir. Çünkü aynı servet bir insanı Allah’a yaklaştırabilirken, başka bir insanı Allah’tan uzaklaştırabilir. Aynı mal bir insan için nimet olurken, başka bir insan için ağır bir imtihana dönüşebilir.
Bu nedenle Kur’an’ın mal anlayışının merkezinde yalnızca ekonomi değil, insanın kalbi bulunmaktadır.
İlk olarak malın gerçek sahibinin kim olduğu sorusuyla karşılaştık. Allah’ın ayetleri, insanın mutlak malik değil; kendisine verilen nimetler üzerinde emanetçi olduğunu göstermektedir. Bu bakış açısı değiştiğinde servete bakış da değişmektedir. Çünkü insan artık sahip olduklarını yalnızca kendi başarısının sonucu olarak değil, Allah’ın verdiği bir emanet olarak görmeye başlar.
Daha sonra yoksulun mal üzerindeki hakkı konusu ortaya çıktı. Kur’an’ın kullandığı dil, infakı yalnızca gönüllü bir iyilik olarak görmeyi zorlaştırmaktadır. Allah bazı kullarını anlatırken onların mallarında isteyen ve mahrum olanlar için bir hak bulunduğunu bildirmektedir. Bu nedenle infak, sadece cömertlik göstergesi değil; aynı zamanda emanet edilen mal karşısındaki sorumluluğun bir parçasıdır.
Kenz konusuna gelindiğinde ise dikkat çekici bir gerçek ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ın eleştirdiği şey yalnızca mal sahibi olmak değildir. Asıl problem, serveti sürekli büyütmeyi hayatın merkezine yerleştirmek ve malı Allah’ın kullarından uzak tutmaktır. Çünkü insanın güvenlik ihtiyacının doğal bir sınırı yoktur. Daha fazla servet her zaman daha fazla güvence vaadi sunabilir. Bu nedenle biriktirme arzusu doğal olarak sonsuza kadar uzayabilir.
Belki de bu yüzden makale boyunca tekrar tekrar aynı soru karşımıza çıktı: Ne zaman yeter diyeceksin?
Bu soru yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir sorudur. Çünkü insanın sahip olduğu şeylerin miktarı kadar, onlara yüklediği anlam da önemlidir. Eğer güvenlik duygusu servete bağlanmışsa, hiçbir miktar tam anlamıyla yeterli görünmeyebilir. Fakat insan güvenliğinin son kaynağını Allah’ta görüyorsa, mal yerini korur ama hayatın merkezine yerleşmez.
Kur’an’ın ele aldığı bir başka önemli konu da insanın kendisini kimlerle kıyasladığıdır. İnsan çoğu zaman kendisinden daha zengin olanlara bakarak kendi durumunu değerlendirir. Böylece neredeyse herkes kendisinden daha zengin birilerini bulabilir ve kendisini yeterince varlıklı görmeyebilir. Fakat Allah’ın ayetleri farklı bir yön göstermektedir. Kur’an’ın ekonomik ahlakı, insanın kendisinden daha zengin olanlara bakarak rahatlamasını değil; kendisine verilene ve çevresindeki ihtiyaç sahiplerine bakarak sorumluluk hissetmesini amaçlamaktadır.
Bu bakış açısı, modern dünyanın güvence anlayışını da yeniden düşünmeyi gerektiriyor. İçinde yaşadığımız sistem insanı sürekli daha fazla biriktirmeye, daha fazla güvence oluşturmaya ve geleceği mümkün olduğunca kontrol etmeye teşvik etmektedir. Kur’an ise tedbiri reddetmeden, güvenliğin son kaynağının mal olmadığını hatırlatmaktadır. İnsan çalışabilir, plan yapabilir ve yatırım yapabilir; fakat hayatın tamamını kontrol edemez. Bu nedenle tedbir ile tevekkül arasındaki çizginin korunması gerekir.
İnfak da tam bu noktada anlam kazanmaktadır. Çünkü infak yalnızca ihtiyaç sahiplerine yardım etmek değildir. Aynı zamanda malın insan üzerindeki hâkimiyetini kırmaktır. İnsan infak ettikçe yalnızca başkalarına vermiş olmaz; mal ile arasındaki bağı da yeniden düzenler. Paylaşmayı kayıp değil kazanç olarak görmeye başlar. Sahip olduklarını hayatının amacı değil, Allah’ın verdiği bir emanet olarak değerlendirmeyi öğrenir.
Bütün bu ayetler birlikte düşünüldüğünde, Kur’an’ın hedefinin yalnızca infak eden insanlar yetiştirmek olmadığı anlaşılmaktadır.
Kur’an, malı mutlak mülkü olarak görmeyen insan yetiştirmek ister.
Kur’an, geleceğini servetle değil Allah ile güvence altına almaya çalışan insan yetiştirmek ister.
Kur’an, yoksulun mal üzerindeki hakkını gören insan yetiştirmek ister.
Kur’an, paylaşmayı kayıp değil kazanç olarak anlayan insan yetiştirmek ister.
Kur’an, sahip oldukları arttıkça Allah’a olan ihtiyacını daha fazla hisseden insan yetiştirmek ister.
Belki de bu yüzden Kur’an’ın asıl meselesi servetin miktarı değildir. Asıl mesele, servetin insanı nasıl birine dönüştürdüğüdür.
Bu nedenle en baştaki soruya dönersek, ayetlerin ortaya koyduğu tablo şu soruyu yeniden düşünmemizi gerektiriyor: Kur’an’a göre problem zengin olmak mı, yoksa ihtiyaç sahipleri ortadayken serveti büyütmeye devam etmek mi?
Bu sorunun cevabını her insan kendi malı, kendi imkânları ve kendi vicdanı üzerinden vermek zorundadır. Fakat Kur’an’ın ayetleri açıkça göstermektedir ki Allah insanı yalnızca ne kadar kazandığından değil, kendisine verilen nimetlerle ne yaptığı konusunda da hesaba çekecektir.
Doğrusunu Allah bilir!