Çocuk yetiştirmek, insan hayatındaki en büyük sorumluluklardan biridir. Bir çocuk dünyaya geldiğinde anne-babaların zihninde pek çok hedef ve beklenti oluşur. Onun iyi bir eğitim almasını, başarılı olmasını, saygın bir meslek sahibi olmasını, maddi sıkıntı yaşamamasını ve mutlu bir hayat sürmesini isterler. Bunun için yıllar boyunca emek verir, fedakârlık yapar ve çoğu zaman kendi hayatlarını ikinci plana atarlar. Çocukları için kurdukları hayaller, verdikleri kararları ve belirledikleri öncelikleri doğrudan etkiler.
Günümüzde çocuk eğitimi üzerine sayısız kitap yazılıyor, seminerler düzenleniyor ve uzman görüşleri paylaşılıyor. Bu çalışmaların bir kısmı çocukların psikolojik gelişimine, bir kısmı akademik başarısına, bir kısmı da sosyal becerilerine odaklanıyor. Ancak bütün bu yaklaşımların arasında çoğu zaman daha temel bir soru geri planda kalıyor: Allah çocuklarımızın ne olmalarını istiyor?
Bu soru ilk bakışta basit gibi görünse de, aslında çocuk eğitimine bakışımızı tamamen değiştirebilecek bir sorudur. Çünkü bir insanın eğitim anlayışı, ulaşmak istediği hedefe göre şekillenir. Hedef başarıysa verilen eğitim farklı olur; hedef itaatse farklı olur; hedef iyi bir meslek sahibi yetiştirmekse farklı olur. Peki Allah’ın belirlediği hedef nedir? Allah çocukların hangi özelliklerle büyümesini ister? Bir anne-babanın çocuklarına karşı en temel sorumluluğu nedir?
Kur’an’a baktığımızda, çocuk eğitimi hakkında sıralanmış ayrıntılı bir eğitim programı görmeyiz. Bunun yerine Allah; ailelerden, anne-babalardan, çocuklardan, peygamber kıssalarından ve insanın yaratılış amacından söz eder. İlk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünen bu ayetler bir araya getirildiğinde ise oldukça tutarlı bir tablo ortaya çıkar. Bu tabloda dikkat çeken nokta, Allah’ın önceliklerinin çoğu zaman insanların öncelikleriyle birebir örtüşmemesidir.
Bugün birçok anne-baba çocuklarının başarılı olması için büyük çaba harcamaktadır. Daha iyi okullar, daha iyi eğitim imkânları, daha iyi bir gelecek için ciddi fedakârlıklar yapılmaktadır. Bunlar elbette değersiz değildir. Ancak Kur’an’daki örneklere bakıldığında, Allah’ın çocuk eğitimine dair vurgularının çoğu zaman başka noktalarda toplandığı görülür. Allah, insanın öncelikle nasıl bir meslek sahibi olacağını değil; nasıl bir insan olacağını gündeme getirir. Çünkü meslekler, makamlar ve başarılar hayatın belirli bir dönemine ait olabilir; fakat insanın karakteri, inancı, ahlakı ve Allah ile kurduğu ilişki bütün hayatını belirler.
Bu nedenle Kur’an’ın ortaya koyduğu çocuk eğitimi anlayışı, yalnızca davranışları düzenlemeye veya bazı dinî uygulamaları öğretmeye indirgenemez. Allah’ın gösterdiği örneklerde daha temel bir amaç vardır: Allah’a bilinçli şekilde yönelen, doğruyu yanlıştan ayırabilen, sorumluluk sahibi, düşünen, ahlaklı ve dengeli insanlar yetiştirmek.
Bu makalede çocuk eğitimi konusu, Kur’an’ın farklı surelerine dağılmış ayetler ve kıssalar ışığında ele alınacaktır. Amaç modern eğitim teorileriyle yarışmak veya belirli bir pedagojik model önermek değildir. Amaç, Allah’ın çocuklar ve aileler konusunda hangi ilkeleri öne çıkardığını anlamaya çalışmaktır. Çünkü bir konuda en doğru hedefi belirleyebilecek olan, insanı yaratan ve onu en iyi bilen Allah’tır.
Çocuklar Bir Emanet ve İmtihandır
Bir insanın çocuklarına bakışı, onları nasıl yetiştireceğini de büyük ölçüde belirler. Eğer çocuk, anne-babanın kendi hayallerini gerçekleştireceği bir proje olarak görülürse eğitim buna göre şekillenir. Eğer çocuk aileye toplumsal itibar kazandıracak bir araç olarak görülürse öncelikler değişir. Eğer çocuk yalnızca sevgi ve mutluluk kaynağı olarak görülürse bu defa başka tercihler ön plana çıkar. Bu nedenle çocuk eğitimiyle ilgili ayrıntılara geçmeden önce, Allah’ın çocukları nasıl tanımladığına bakmak gerekir.
“Bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir ve büyük mükâfat Allah’ın katındadır.” (Enfal 8:28)
“Mallarınız ve çocuklarınız ancak birer imtihandır. Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır.” (Tegabün 64:15)
Günlük hayatta “imtihan” denildiğinde çoğu insanın aklına sıkıntılar, hastalıklar veya kayıplar gelir. Oysa Allah yalnızca zorlukların değil, sahip olduklarımızın da bir imtihan olduğunu bildirir. Bu ayetlerde çocuklar bir ödül, bir başarı göstergesi veya bir statü unsuru olarak değil; öncelikle bir imtihan olarak tanımlanmaktadır.
Bu durum ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Çünkü anne-babalar çocuklarını genellikle hayatlarının en değerli varlıkları olarak görürler. Kur’an da çocuk sevgisini yadırgamaz. Ancak Allah’ın dikkat çektiği nokta farklıdır. İnsan bazen en çok sevdiği şeyler sebebiyle hata yapabilir. En çok bağlandığı şeyler, doğru ile yanlış arasında tercih yaparken onu etkileyebilir. Bu nedenle Allah, çocuk sevgisinin insanı hakikatten uzaklaştırabilecek bir noktaya dönüşmemesi konusunda uyarıda bulunmaktadır.
Çocukların imtihan olması yalnızca onların geleceğiyle ilgili değildir. Aynı zamanda anne-babaların tavırlarıyla da ilgilidir. Bir çocuk dünyaya geldiğinde anne-babanın önüne çok sayıda tercih çıkar. Ona hangi değerler öğretilecektir? Başarı mı önce gelecektir, karakter mi? İnsanların övgüsü mü önemli olacaktır, Allah’ın rızası mı? Çocuk hata yaptığında nasıl davranılacaktır? Onun istekleriyle Allah’ın sınırları çatıştığında hangi taraf tercih edilecektir? İşte imtihanın önemli bir kısmı burada başlamaktadır.
Bugün birçok anne-baba çocukları için büyük fedakârlıklar yapmaktadır. Fakat bazen bu fedakârlıkların merkezine Allah’ın ölçüleri değil, dünyanın ölçüleri yerleşebilmektedir. Çocuğun iyi bir üniversite kazanması için gösterilen çabanın benzeri, onun dürüst bir insan olması için gösterilmeyebilmektedir. Akademik başarıya verilen önem, ahlaki gelişime aynı ölçüde verilmeyebilmektedir. Kur’an’ın bu iki ayeti, çocuklara bakış açımızı yeniden gözden geçirmeye davet etmektedir.
Allah çocukları bir imtihan olarak tanımladığında, anne-babalara önemli bir hatırlatma yapmaktadır: Çocuklar bize ait bir mülk değil, sorumluluğunu taşıdığımız bir emanettir. Emanetin sahibi ise Allah’tır. Bu nedenle çocuk yetiştirme meselesi yalnızca anne-babaların tercihleriyle ilgili değil; aynı zamanda Allah’a karşı taşınan bir sorumlulukla da ilgilidir.
Bu bakış açısı benimsendiğinde çocuk eğitimi de farklı bir zemine oturur. Çünkü artık temel soru “Çocuğum gelecekte ne olacak?” değil, “Allah’ın bana emanet ettiği bu çocuğa karşı görevimi nasıl yerine getireceğim?” sorusu hâline gelir.
Çocukları Allah’tan Daha Öne Koymamak
Çocukların bir emanet ve imtihan olduğunu öğrendikten sonra, bu imtihanın en önemli yönlerinden birine dikkat etmek gerekir. İnsan, sevdiği şeylerle sınanır. Bazen sahip olamadıklarıyla değil, sahip olduklarıyla hata yapar. Bir anne-babanın çocuğunu sevmesi son derece doğal ve gerekli bir durumdur. Sorun sevginin kendisinde değil, bu sevginin insanın hayatındaki yerine ve sınırlarına dair ölçünün kaybedilmesindedir.
Allah şöyle buyurmaktadır:
“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu doğru yola erdirmez.” (Tevbe 9:24)
Bu ayette yalnızca çocuklardan değil, insanın bağlandığı pek çok şeyden söz edilmektedir. Ancak dikkat çekici olan noktalardan biri, “oğullarınız” ifadesinin özellikle zikredilmiş olmasıdır. Çünkü çocuk sevgisi, insanın en güçlü duygusal bağlarından biridir. Allah bu bağı reddetmez; fakat onun sınırlarını belirler.
Günlük hayatta anne-babaların çocukları için yaptıkları fedakârlıklar çoğu zaman takdir edilir. Gerçekten de çocuk yetiştirmek büyük emek ister. Ancak bazen sevgi ile bağımlılık, sorumluluk ile aşırı korumacılık veya merhamet ile ölçüsüz taviz birbirine karışabilmektedir. Bir çocuğun üzülmemesi için Allah’ın koyduğu sınırların göz ardı edilmesi, onun başarılı olması uğruna doğruluktan uzaklaşılması veya sırf çocuk istiyor diye yanlışların normalleştirilmesi, sevginin ölçüsünü kaybettiği noktalardan bazılarıdır.
Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü oldukça nettir: Allah her şeyden önce gelir. Çocuklar da dahil olmak üzere hiçbir sevgi, Allah’a olan bağlılığın önüne geçmemelidir. Bu ilke yalnızca dinî konularla sınırlı değildir. Çünkü insanın hayatındaki bütün öncelikler, değerler ve kararlar bu temel üzerine kurulmaktadır.
Bu noktada Kur’an’ın öncelikleri ile modern dünyanın öncelikleri arasında dikkat çekici bir fark ortaya çıkmaktadır. Günümüzde birçok anne-baba çocuklarının geleceğini hayatlarının merkezine yerleştirmektedir. Onların eğitimi, kariyeri, maddi güvenliği ve toplumsal başarısı çoğu zaman en büyük hedef hâline gelebilmektedir. Oysa Allah’ın gösterdiği çerçevede çocuk, hayatın merkezi değil; Allah’ın verdiği emanetlerden biridir. Merkezde ise daima Allah bulunur.
Bu bakış açısı çocuk sevgisini azaltmaz; aksine onu doğru bir zemine oturtur. Çünkü çocuğu Allah’tan bağımsız bir amaç olarak görmekle, Allah’ın emaneti olarak görmek arasında büyük bir fark vardır. İlkinde çocuk, anne-babanın bütün hayatını yöneten bir merkeze dönüşebilir. İkincisinde ise sevgi devam eder, fakat bu sevgi Allah’ın belirlediği sınırlar içinde anlam kazanır.
Allah çocukların hangi mesleği seçmesinden önce nasıl bir insan olacağıyla ilgilenmektedir. Bu nedenle çocuk eğitimine dair Kur’an’daki ilk büyük önceliklerden biri, çocuğun hayatımızdaki yerini doğru belirlemektir. Emaneti amaç hâline getirmeden, onu emanet eden Allah’ın ölçülerini merkeze almak…
Eğitimin Temeli: Tevhid
Çocuk eğitimi denildiğinde insanların aklına farklı konular gelebilir. Kimi için bu, çocuğa doğru davranışlar kazandırmak demektir. Kimi için disiplin, kimi için akademik başarı, kimi için de dinî bilgilerin öğretilmesidir. Ancak Allah’ın Kur’an’da anlattığı en açık çocuk eğitimi örneklerinden birine baktığımızda, bütün bunlardan önce gelen bir öncelikle karşılaşırız.
Hz. Lokman’ın oğluna yaptığı nasihatler, Kur’an’da doğrudan bir baba ile çocuğu arasındaki eğitim konuşması olarak aktarılmaktadır. Bu konuşmanın ilk cümlesi ise dikkat çekicidir:
“Hani Lokman, oğluna öğüt vererek şöyle demişti: ‘Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Çünkü ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür.’” (Lokman 31:13)
Bir an durup düşünmek gerekir. Allah, Kur’an’da bir babanın çocuğuna yaptığı öğütleri örnek olarak aktarırken, ilk sıraya neyi koymaktadır?
Bu ilk öğütte ne okul başarısından söz edilmektedir, ne meslek seçiminden, ne görgü kurallarından, ne de ibadetlerden. Hz. Lokman’ın ilk gündemi tevhiddir. Çocuğun Allah’ı doğru tanımasıdır. Allah ile insan arasındaki ilişkinin doğru kurulmasıdır.
Bu durum, Kur’an’ın eğitim anlayışına dair önemli bir ipucu vermektedir. Çünkü bir insanın davranışları, çoğu zaman sahip olduğu inançların üzerine inşa edilir. Allah’ı nasıl tanıdığı, hayatı nasıl anlamlandırdığı, kendisini bu dünyada hangi amaçla gördüğü; bütün bunlar karakterini, tercihlerini ve davranışlarını etkiler. Temel yanlış kurulduğunda üzerine inşa edilen yapı ne kadar gösterişli olursa olsun sağlam kalamaz.
Günümüzde çocuk eğitiminde çoğu zaman sonuçlara odaklanılmaktadır. Çocukların saygılı olması, başarılı olması, belirli kurallara uyması veya bazı alışkanlıklar kazanması istenmektedir. Fakat Kur’an’ın ortaya koyduğu örnekte, davranışlardan önce inanç gelmektedir. Allah’ın gösterdiği sıra, önce tevhid, sonra bilinç, sonra davranış şeklindedir.
Bu nedenle tevhid yalnızca inançla ilgili bir konu değildir; aynı zamanda eğitimle ilgili bir konudur. Allah’a ortak koşmamak, hayatın merkezine Allah’ı koymak ve bütün değerleri bu temel üzerine kurmak, Kur’an’ın insan yetiştirme anlayışının başlangıç noktasıdır. Çocuk daha küçük yaşlardan itibaren Allah’ı doğru tanımadan, Allah ile ilişkisini sağlıklı bir zemine oturtmadan verilen diğer eğitimler eksik kalmaya mahkûmdur.
Burada dikkat çekici bir başka nokta da Hz. Lokman’ın kullandığı hitaptır. Nasihat sert bir emirle başlamaz. Önce yakınlık kurulur, sonra hakikat hatırlatılır:
“Yavrucuğum…”
Daha ilk ayette bile Allah’ın aktardığı eğitim örneğinin yalnızca içeriğiyle değil, üslubuyla da dikkat çektiğini görmek mümkündür.
Kur’an’ın çocuk eğitimine dair ortaya koyduğu ilk büyük ilke budur: Eğitimin temeli tevhiddir. Allah’ın istediği insan modeli, önce Rabbini doğru tanıyan bir insan modelidir. Çünkü Allah ile ilişkisi doğru kurulan bir insanın ahlakı, sorumluluk anlayışı, davranışları ve hayatı da zamanla bu temel üzerinde şekillenecektir.
Küçük Yaştan İtibaren Allah Bilinci Kazandırmak
Tevhid, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmektir. Fakat çocuk eğitimi açısından bakıldığında mesele yalnızca bununla sınırlı değildir. Bir insan Allah’ın var olduğuna inanabilir, ancak bu inanç günlük hayatına yön vermeyebilir. Bu nedenle Hz. Lokman’ın nasihatleri yalnızca tevhid vurgusuyla kalmaz; hemen ardından Allah bilincini oluşturan çok önemli bir hatırlatma gelir:
“Yavrucuğum! Yaptığın iş bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu getirir. Şüphesiz Allah en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (Lokman 31:16)
Bu ayet, çocuk eğitimine dair Kur’an’daki en dikkat çekici metinlerden biridir. Çünkü burada çocuğa bir kural öğretilmemekte, bir bilinç kazandırılmaktadır. Hz. Lokman oğluna, insanların görüp görmemesinden bağımsız olarak Allah’ın her şeyi bildiğini hatırlatmaktadır. Hardal tanesi kadar küçük bir şeyin bile Allah’ın bilgisinden uzak kalmayacağını söylemesi, insanın yaptığı hiçbir davranışın başıboş olmadığını vurgulamaktadır.
Çocuk yetiştirirken karşılaşılan temel sorunlardan biri, davranışları yalnızca dış denetimle kontrol etmeye çalışmaktır. Çocuk küçükken anne-babası onu görür, okulda öğretmeni görür, ilerleyen yıllarda farklı insanlar görür. Fakat insan hayatının büyük kısmı, kimsenin görmediği alanlarda yaşanır. Bir kişinin karakteri de çoğu zaman yalnız kaldığında ortaya çıkar.
İşte bu nedenle Allah’ın gösterdiği eğitim anlayışında iç denetim çok önemli bir yer tutmaktadır. İnsanların görmediği yerde de doğru davranabilen bir çocuk yetiştirmek ile yalnızca ceza korkusuyla kurallara uyan bir çocuk yetiştirmek aynı şey değildir. Birincisinde davranışın kaynağı vicdandır; ikincisinde ise gözetlenme duygusu.
Günlük hayatta çocuklara sık sık “Bunu yapma”, “Şunu yapma”, “Böyle davran” denir. Elbette bazı kurallar gereklidir. Ancak Kur’an’ın dikkat çektiği nokta, kuralların arkasındaki bilincin inşa edilmesidir. Çünkü bilinç oluştuğunda insan yalnızca kurallara uyan biri değil, neden doğru davranması gerektiğini anlayan biri hâline gelir.
Bu ayetin merkezinde korkudan çok farkındalık vardır. Allah’ın her şeyi bildiğini öğrenen bir çocuk, zamanla yalnızca insanlara karşı değil, Allah’a karşı da sorumluluk taşıdığını kavrar. Bu da onun hayatındaki birçok tercihi etkiler. Doğruyu seçerken, yanlışlardan kaçınırken, insanlarla ilişkilerinde veya yalnız kaldığında yaptığı davranışlarda farklı bir ölçü oluşmaya başlar.
Belki de bu yüzden Hz. Lokman, oğluna namazı anlatmadan önce Allah’ın her şeyi bildiğini anlatmaktadır. Çünkü Kur’an’ın eğitim anlayışında davranışlardan önce bilinç gelmektedir. Allah’ın her yerde hazır ve nazır olduğunu bilen, yaptığı her davranışın anlam taşıdığını kavrayan bir insan için sorumluluk sahibi olmak çok daha sağlam bir zemine oturur.
Bugün çocuklara teknoloji kullanmayı, yabancı dil öğrenmeyi veya çeşitli beceriler kazanmayı öğretmek için büyük çaba harcanmaktadır. Fakat Allah’ın gösterdiği örnekte, küçük yaşlardan itibaren kazandırılması gereken en temel bilinçlerden biri, insanın hayatını Allah’ın gördüğü ve bildiği gerçeğidir. Çünkü bu bilinç, yalnızca çocukluk yıllarını değil, insanın bütün hayatını şekillendirebilecek bir temeldir.
Düşünen ve Soran Bireyler Yetiştirmek
Çocuk eğitimi söz konusu olduğunda çoğu zaman itaat kavramı ön plana çıkar. Çocuğun söz dinlemesi, kurallara uyması ve kendisinden beklenen davranışları göstermesi istenir. Elbette aile hayatının sağlıklı şekilde devam edebilmesi için belirli kuralların olması doğaldır. Ancak Kur’an’ın ortaya koyduğu insan modeline bakıldığında, Allah’ın yalnızca itaat eden değil; aynı zamanda düşünen, anlayan ve bilinçli tercihler yapan insanlar istediği görülmektedir.
Kur’an’ın birçok yerinde insanlar akıllarını kullanmaya, düşünmeye, araştırmaya ve gördükleri şeyler üzerinde tefekkür etmeye davet edilir. Bu yaklaşımın özeti sayılabilecek ayetlerden biri şöyledir:
“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.” (Zümer 39:9)
Bu ayette bilgi ile cehalet aynı seviyede görülmemekte, aklını kullanan insanların değeri vurgulanmaktadır. Allah’ın övdüğü insan tipi, düşünmeyen veya sorgulamayan insan değil; öğrenmeye açık olan ve gördükleri üzerinde akleden insandır.
Kur’an’ın bu yaklaşımı, çocuk eğitimine de önemli bir bakış açısı kazandırmaktadır. Çünkü düşünebilen bir insan yetiştirmek ile yalnızca söyleneni tekrar eden bir insan yetiştirmek aynı şey değildir. Bir çocuk bazı davranışları alışkanlık hâline getirebilir; fakat neden yaptığını bilmiyorsa, karşısına farklı fikirler çıktığında kolayca savrulabilir. Buna karşılık, inandığı şeyleri anlayarak benimseyen bir insanın duruşu daha sağlam olur.
Allah’ın körü körüne taklide yaklaşımı da bu noktada dikkat çekicidir:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun.’ denildiği zaman, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız.’ derler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğru yolu da bulamamış idiyseler?” (Bakara 2:170)
Bu ayette insanların yalnızca geçmişten gelen alışkanlıkları tekrar etmeleri eleştirilmektedir. Bir davranışın doğru kabul edilmesi için gelenek olması yeterli görülmemektedir. İnsan, inandığı ve yaptığı şeylerin doğruluğunu anlamaya çalışmalıdır.
Bu durum çocuk eğitimi açısından son derece önemlidir. Çünkü birçok anne-baba farkında olmadan çocuklarına yalnızca sonuçları öğretmeye çalışmaktadır. Ne yapmaları gerektiği anlatılır; fakat neden yapmaları gerektiği yeterince konuşulmaz. Bazen çocuklardan belirli davranışları göstermeleri beklenir; ancak o davranışların arkasındaki düşünce ve hikmet üzerinde durulmaz.
Kur’an’ın yaklaşımı ise farklıdır. Allah insanı sürekli düşünmeye çağırırken, aynı zamanda bilinçli bir iman ve bilinçli bir hayat istemektedir. Bu nedenle Kur’an’a göre eğitim, sadece bilgi aktarmak veya kurallar öğretmek değildir. Eğitim, insanın aklını kullanmayı öğrenmesi, doğru ile yanlışı ayırt edebilmesi ve kendi tercihlerini bilinçli şekilde yapabilmesidir.
Günümüzde çocukların akademik başarıları için büyük çaba harcanmaktadır. Daha iyi notlar, daha iyi sınav sonuçları ve daha iyi okullar önemli hedefler hâline gelebilmektedir. Ancak Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüye bakıldığında, insanın yalnızca ne bildiği değil; bildikleri üzerinde düşünüp düşünmediği de önem taşımaktadır. Çünkü bilgi, düşünceyle birleşmediğinde ezbere dönüşebilir. Ezber ise insanı her zaman hakikate ulaştırmayabilir.
Bu nedenle Allah’ın istediği eğitim anlayışında çocukların soru sormasından korkulmaz. Tam tersine, anlamaya çalışan, araştıran, aklını kullanan ve inandığı şeyleri bilinçli şekilde benimseyen insanlar yetiştirmek hedeflenir. Kur’an’ın övdüğü insan modeli de budur: Başkalarının düşüncelerini tekrarlayan değil, Allah’ın verdiği aklı kullanarak hakikati arayan insan modeli.
İnançtan Davranışa: Sorumluluk Eğitimi
Hz. Lokman’ın oğluna yaptığı nasihatler dikkatle okunduğunda belirgin bir sıra göze çarpar. Önce tevhid anlatılır. Ardından Allah’ın her şeyi bildiği hatırlatılır. Daha sonra ise davranışlara geçilir. Bu sıralama tesadüf değildir. Çünkü Allah’ın aktardığı bu eğitim örneğinde davranışlar, inanç ve bilinç temeli üzerine inşa edilmektedir.
Allah şöyle buyurmaktadır:
“Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret. Kötülükten vazgeçirmeye çalış. Başına gelenlere sabret. Çünkü bunlar azmedilmeye değer işlerdendir.” (Lokman 31:17)
Dikkat edilirse Hz. Lokman oğluna doğrudan namazı emretmektedir. Ancak bu emir, tevhid ve Allah bilinci üzerine kurulan bir konuşmanın devamında gelmektedir. Bir önceki ayette Allah’ın her şeyi bildiği anlatılmış, insanın yaptığı hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağı hatırlatılmıştır. İşte namaz emri de bu zeminin üzerine yerleşmektedir.
Bu nokta çocuk eğitimi açısından oldukça önemlidir. Çünkü bazen davranışlar, onları taşıyacak bilinç oluşmadan kazandırılmaya çalışılmaktadır. Çocuk belirli uygulamaları yerine getirebilir, bazı kurallara uyabilir veya çeşitli alışkanlıklar edinebilir. Fakat bunların arkasındaki anlam yeterince kavranmamışsa, davranış ile bilinç arasında bir kopukluk oluşabilir.
Kur’an’ın ortaya koyduğu örnekte ise sorumluluk eğitimi yalnızca görev vermekten ibaret değildir. Önce insanın neden sorumlu olduğu öğretilir. Allah’ın kim olduğu, insanın niçin yaşadığı ve yaptıklarının neden önemli olduğu anlatılır. Böylece sorumluluk dışarıdan dayatılan bir yük olmaktan çıkar, insanın kendi tercihi hâline gelmeye başlar.
Bu durum günlük hayatta da gözlemlenebilir. Bir çocuk sırf anne-babası istediği için bir davranışı yerine getirebilir. Ancak anne-babası yanında olmadığında aynı davranışı sürdürmeyebilir. Buna karşılık yaptığı şeyin anlamını kavrayan bir çocuk, onu yalnız kaldığında da sürdürebilir. Çünkü artık davranışın kaynağı dış baskı değil, iç dünyasında oluşan bilinçtir.
Namazın bu ayetteki yeri de ayrıca dikkat çekicidir. Kur’an’da namaz yalnızca belirli hareketlerden oluşan bir ibadet olarak sunulmaz. Namaz, insanın Allah ile ilişkisini canlı tutan ve ona sorumluluklarını hatırlatan bir bilinç hâlidir. Bu nedenle Hz. Lokman’ın oğluna verdiği ilk davranışsal görevlerden biri namazdır.
Burada önemli olan bir başka nokta da şudur: Allah’ın gösterdiği eğitim anlayışı, çocuğu sorumluluklardan uzak tutan bir anlayış değildir. Günümüzde bazen çocukların hiçbir yük taşımaması gerektiği düşünülmektedir. Oysa Kur’an’ın örneğinde çocuk, yaşına uygun şekilde sorumlulukla tanıştırılmaktadır. Çünkü sorumluluk duygusu sonradan bir anda ortaya çıkmaz; küçük yaşlardan itibaren gelişir.
Kur’an’ın ortaya koyduğu modelde amaç, yalnızca kurallara uyan çocuklar yetiştirmek değildir. Amaç, neden doğru davranması gerektiğini bilen ve sorumluluklarını bilinçli şekilde üstlenen insanlar yetiştirmektir. Bu nedenle Hz. Lokman’ın nasihatlerinde davranışlar önemli olmakla birlikte, onların öncesinde gelen tevhid ve Allah bilinci çok daha belirleyici bir rol oynamaktadır. Davranışlar ağacın dallarıysa, inanç ve bilinç onun kökleridir. Kökler sağlam olduğunda dalların ayakta kalması da kolaylaşır.
Toplumsal Duyarlılık ve İyilik Bilinci
Çocuk eğitimi çoğu zaman bireysel davranışlar üzerinden düşünülür. Çocuğun dürüst olması, saygılı olması, sorumluluklarını yerine getirmesi veya belirli kurallara uyması önemsenir. Bunların hepsi değerli hedeflerdir. Ancak Kur’an’ın ortaya koyduğu insan modeli yalnızca kendisini düşünen bir bireyden ibaret değildir. Allah’ın istediği insan, çevresine karşı da sorumluluk hisseden bir insandır.
Hz. Lokman’ın oğluna yaptığı nasihatlerde bu durum açık şekilde görülmektedir. Namaz emrinin hemen ardından şu ifade gelmektedir:
“…İyiliği emret. Kötülükten vazgeçirmeye çalış…”(Lokman 31:17)
Bu ayette dikkat çeken noktalardan biri, namaz gibi bireysel bir sorumluluğun hemen ardından toplumsal bir sorumluluğun zikredilmesidir. Allah’ın aktardığı bu eğitim örneğinde insanın yalnızca kendi doğruluğu yeterli görülmemektedir. Aynı zamanda iyiliğe karşı duyarlı olması ve kötülük karşısında kayıtsız kalmaması da beklenmektedir.
Burada “iyiliği emretmek” ifadesini yalnızca insanlara öğüt vermek şeklinde anlamak eksik olur. Çünkü iyiliği teşvik etmek çoğu zaman kişinin kendi davranışlarıyla örnek olmasını da kapsar. İnsan bazen bir sözle, bazen bir davranışla, bazen de doğru olanın yanında durarak iyiliğin yayılmasına katkı sağlayabilir. Aynı şekilde kötülükten vazgeçirmeye çalışmak da her durumda sert müdahaleler anlamına gelmez. Bazen yanlışın normalleşmesine sessiz kalmamak bile bu sorumluluğun bir parçasıdır.
Bu ayet çocuk eğitimine dair önemli bir denge kurmaktadır. Çünkü çocuklar yalnızca kendi başarılarına odaklanarak yetiştirildiğinde, hayatın merkezine kendilerini koymaya başlayabilirler. Başkalarının ihtiyaçlarını, toplumun sorunlarını veya çevrelerinde yaşanan haksızlıkları fark etmeyen bireyler ortaya çıkabilir. Oysa Allah’ın gösterdiği modelde insan, yaşadığı toplumdan tamamen kopuk değildir. Kendi hayatından sorumlu olduğu kadar, çevresindeki iyilik ve kötülüklere karşı da duyarlıdır.
Günümüzde çocukların geleceği için yapılan planlar çoğu zaman bireysel başarı etrafında şekillenmektedir. Hangi okula gideceği, hangi mesleği seçeceği veya ne kadar başarılı olacağı üzerinde uzun uzun durulmaktadır. Fakat aynı çocukların adalet duygusu, merhameti, paylaşma bilinci veya başkalarının iyiliği için çaba gösterme isteği üzerinde aynı ölçüde durulup durulmadığı da düşünülmesi gereken bir konudur.
Kur’an’ın ortaya koyduğu eğitim anlayışında insan yalnızca kendi hayatından sorumlu bir birey değildir. Aynı zamanda çevresinde olup bitenlere karşı da duyarlıdır. Haksızlık gördüğünde rahatsız olur, yardıma ihtiyacı olan insanları fark eder ve iyiliğin yayılması için çaba göstermeye çalışır. Çünkü Allah’ın istediği kulluk anlayışı, insanı yalnızca kendi dünyasına kapanan bir birey hâline getirmemektedir.
Bu nedenle çocuklara yalnızca kişisel başarı hedefleri kazandırmak yeterli değildir. Başkalarının acılarına karşı duyarsız kalan, yalnızca kendi çıkarını düşünen veya çevresinde yaşanan yanlışlara tamamen kayıtsız kalan bir insanın eksik kalan bir yönü vardır. Kur’an’ın hedeflediği insan modeli ise çevresindeki insanlarla bağ kurabilen, merhamet gösterebilen ve gerektiğinde başkalarının iyiliği için sorumluluk alabilen bir insandır.
Belki de bu nedenle Hz. Lokman’ın oğluna verdiği öğütlerde namazın hemen ardından toplumsal sorumluluk gelmektedir. Çünkü Allah’a yönelen bir insanın bu yönelişi yalnızca kendi iç dünyasında kalmamalı, davranışlarına ve çevresiyle kurduğu ilişkilere de yansımalıdır.
Kur’an’ın ortaya koyduğu eğitim anlayışında iyi insan olmak, yalnızca kendi hayatını düzenlemek anlamına gelmez. İyi insan aynı zamanda çevresine karşı sorumluluk hisseden insandır. Başkalarının acılarına kayıtsız kalmayan, iyiliği destekleyen ve yanlışlar karşısında vicdanını susturmayan insandır. Hz. Lokman’ın oğluna verdiği öğütlerde bu bilinç küçük yaşlardan itibaren kazandırılması gereken temel değerlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Böylece Kur’an’ın hedeflediği insan modeli biraz daha netleşmektedir. Allah’a yönelen, sorumluluk sahibi, düşünen ve ahlaklı bir insan; aynı zamanda yaşadığı toplumun iyiliğiyle de ilgilenen bir insandır. Çünkü Kur’an’ın anlattığı kulluk anlayışı yalnızca insan ile Allah arasındaki ilişkiyi değil, insanın diğer insanlarla olan ilişkisini de kapsamaktadır.
Sabır ve Karakter Eğitimi
Hz. Lokman’ın oğluna yaptığı nasihatler ilerledikçe dikkat çekici bir tablo ortaya çıkmaktadır. Tevhid anlatılmış, Allah bilinci kazandırılmış, namaz emredilmiş ve toplumsal sorumluluk hatırlatılmıştır. Fakat Allah’ın aktardığı eğitim modeli burada sona ermez. Çünkü doğruyu bilmek başka, doğru üzerinde kalabilmek başka şeydir. İnsan bazen ne yapması gerektiğini bilir; fakat karşılaştığı zorluklar onu bildiği şeyden uzaklaştırabilir. İşte bu noktada sabır devreye girer.
Hz. Lokman’ın aynı ayette oğluna yaptığı bir başka öğüt şöyledir:
“…Başına gelenlere sabret. Çünkü bunlar azmedilmeye değer işlerdendir.” (Lokman 31:17)
Ayette sabır, diğer öğütlerden ayrı bir konu gibi değil; onların devamı olarak zikredilmektedir. Bunun önemli bir sebebi vardır. Çünkü insan doğru olanı yapmaya çalıştığında her zaman kolay bir yolla karşılaşmaz. İyiliği savunmak, yanlışlara karşı durmak, dürüst kalmak veya Allah’ın istediği şekilde yaşamak bazen bedel gerektirebilir. Böyle zamanlarda insanı ayakta tutan şeylerden biri sabırdır.
Günlük hayatta sabır çoğu zaman yalnızca sıkıntılara katlanmak şeklinde anlaşılmaktadır. Oysa Kur’an’daki sabır bundan daha geniş bir anlam taşır. Sabır, insanın doğru bildiği yolda kararlılıkla devam edebilmesidir. Bir zorlukla karşılaştığında hemen vazgeçmemesidir. Kısa vadeli çıkarlar uğruna ilkelerini terk etmemesidir. Bu yönüyle sabır, karakterin en önemli parçalarından biridir.
Çocuk eğitimi açısından bakıldığında da durum benzerdir. Bir çocuğun her istediğine hemen ulaşması, her zorluğun önünden kaldırılması veya her rahatsızlık hissinden korunması onun karakter gelişimine her zaman katkı sağlamaz. Hayatın içinde beklemek, emek vermek, hata yapmak, yeniden denemek ve bazı zorluklarla yüzleşmek de vardır. Sabır, işte bu süreçlerde gelişen bir özelliktir.
Modern dünyada hız giderek daha fazla önem kazanmaktadır. İnsanlar sonuçları hemen görmek istemekte, beklemeye tahammül etmekte zorlanabilmektedir. Bu durum çocuk eğitimine de yansıyabilmektedir. Oysa Allah’ın gösterdiği örnekte karakter, kısa sürede oluşan bir şey değildir. Karakter zaman içinde şekillenir. Sabır da bu inşanın temel taşlarından biridir.
Dikkat çekici olan bir başka nokta ise, Hz. Lokman’ın oğluna sadece sabırlı olmasını söylememesi, “başına gelenlere sabret” demesidir. Yani hayatın içinde çeşitli olaylarla karşılaşılacağı baştan kabul edilmektedir. Kur’an’ın eğitim anlayışı çocukları gerçek hayattan uzak, yapay bir dünyanın içinde yetiştirmeyi hedeflemez. Tam tersine, hayatın zorluklarını tanıyan ve onlarla doğru şekilde baş edebilen insanlar yetiştirmeyi hedefler.
Bu nedenle sabır, yalnızca zor zamanlarda ihtiyaç duyulan bir özellik değildir. Sorumluluk sahibi olmak için sabır gerekir. Öğrenmek için sabır gerekir. İnsanlarla sağlıklı ilişkiler kurmak için sabır gerekir. İyiliği sürdürmek için sabır gerekir. Kısacası karakterin kalıcı hâle gelebilmesi için sabır gerekir.
Hz. Lokman’ın oğluna verdiği öğütlerde sabrın bu kadar merkezi bir yerde bulunması tesadüf değildir. Çünkü Allah’ın istediği insan modeli, yalnızca doğruyu bilen değil; doğru üzerinde sebat edebilen bir insan modelidir.
Kibirden Uzak Bir Kişilik İnşası
Bir insanın karakterini belirleyen unsurlar yalnızca doğru ile yanlışı bilmesi değildir. Aynı zamanda kendisini nasıl gördüğü, diğer insanlara nasıl davrandığı ve sahip olduğu imkânlara nasıl baktığı da karakterinin önemli parçalarıdır. Bu nedenle Hz. Lokman’ın oğluna verdiği öğütler arasında tevazu ve kibir konusu da özel bir yer tutmaktadır.
Allah şöyle buyurmaktadır:
“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü Allah kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez.” (Lokman 31:18)
Bu ayet, ilk bakışta bir davranış uyarısı gibi görünse de aslında insanın iç dünyasına yönelmektedir. Çünkü kibir çoğu zaman dışarıdan önce insanın kalbinde ortaya çıkar. İnsan kendisini başkalarından üstün görmeye başladığında, bu bakış zamanla sözlerine, davranışlarına ve ilişkilerine yansır. Ayette geçen “insanlardan yüz çevirmek” ifadesi de bu üstünlük duygusunun dışarıdaki yansımalarından biridir.
Çocuk eğitiminde başarı, yetenek ve özgüven konuları sıkça konuşulmaktadır. Elbette çocukların kendilerine güvenmeleri önemlidir. Ancak özgüven ile kibir aynı şey değildir. Kur’an’ın çizdiği ölçüde insan kendi değerini bilir; fakat bu değer onu başkalarını küçümsemeye götürmez. Sahip olduğu bilgi, başarı, maddi imkân veya yetenekler sebebiyle kendisini üstün görmez.
Bu ayetin çocuk eğitimi açısından dikkat çekici yönlerinden biri de, Hz. Lokman’ın oğluna yalnızca ibadetleri öğretmekle yetinmemesidir. Tevhid, namaz, sorumluluk ve sabır gibi büyük başlıkların ardından insanlarla ilişkilerde ortaya çıkan kibir tehlikesine de dikkat çekmektedir. Çünkü insanın Allah ile ilişkisinin doğru olması kadar, diğer insanlarla ilişkisinin de sağlıklı olması önemlidir.
Günlük hayatta başarı çoğu zaman övgüyle birlikte gelir. Çocuklar okulda başarılı olduklarında, bir konuda öne çıktıklarında veya belirli yetenekler geliştirdiklerinde takdir edilirler. Bu doğaldır. Ancak burada ince bir denge vardır. Başarıya sevinmek başka şeydir, başarıyı üstünlük sebebi görmek başka şeydir. Allah’ın uyardığı nokta da budur.
Kur’an’ın birçok yerinde kibir, insanı hakikatten uzaklaştıran önemli sebeplerden biri olarak karşımıza çıkar. Çünkü kibirli insan yalnızca diğer insanları küçümsemez; bazen gerçeği de kabul etmek istemez. Kendisini yeterli görür, hatalarını görmekte zorlanır ve eleştiriye kapanabilir. Bu nedenle kibir yalnızca bir ahlak problemi değil, aynı zamanda bir hakikat problemidir.
Hz. Lokman’ın oğluna verdiği bu öğüt, çocukların küçük yaşlardan itibaren insanlarla sağlıklı ilişkiler kurmasını hedeflemektedir. İnsanları küçümsemeyen, sahip olduklarını Allah’ın bir lütfu olarak gören, başarılarını üstünlük sebebi hâline getirmeyen ve herkesin Allah’ın kulu olduğunu bilen bir insan yetiştirmek, Kur’an’ın eğitim anlayışının önemli parçalarından biridir.
Dikkat edilirse Hz. Lokman’ın nasihatlerinde karakter eğitimi giderek daha belirgin hâle gelmektedir. Allah’a karşı sorumluluk, topluma karşı duyarlılık, zorluklar karşısında sabır ve insanlara karşı tevazu… Bunların her biri farklı alanlar gibi görünse de aslında aynı insanın inşasına hizmet etmektedir. Kur’an’ın hedeflediği insan modeli yalnızca bilgili veya başarılı değil; aynı zamanda alçakgönüllü bir insandır.
Ölçülü ve Dengeli Bir İnsan Yetiştirmek
Hz. Lokman’ın oğluna verdiği öğütler, yalnızca büyük inanç esaslarını veya temel ahlak ilkelerini kapsamaz. Allah’ın aktardığı bu eğitim örneğinde, insanın günlük hayattaki tavırlarına kadar uzanan bir denge anlayışı da görülmektedir. Tevhid, sorumluluk, sabır ve tevazu gibi konuların ardından gelen son öğütlerden biri şöyledir:
“Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini elbette eşeklerin sesidir.” (Lokman 31:19)
İlk bakışta bu ayet yalnızca yürüme ve konuşma adabıyla ilgili gibi görülebilir. Ancak biraz daha yakından bakıldığında, ayetin merkezinde çok daha geniş bir ilkenin bulunduğu anlaşılır: Ölçü.
Hz. Lokman oğluna yalnızca nasıl yürümesi veya nasıl konuşması gerektiğini öğretmemektedir. Aynı zamanda hayatın genelinde dengeli olmayı öğretmektedir. Çünkü insanın iç dünyasında bulunan aşırılıklar, çoğu zaman davranışlarında da kendisini gösterir. Kibirli insan yürüyüşünden konuşmasına kadar birçok alanda bunu yansıtabilir. Öfkeli insan ses tonunda bunu gösterebilir. Kendisini merkeze koyan insan çevresindeki insanları rahatsız edecek şekilde davranabilir.
Bu nedenle ayette geçen örnekler yalnızca birer davranış kuralı olarak görülmemelidir. Allah burada ölçülü olmayı, taşkınlıktan uzak durmayı ve insanın kendisini kontrol edebilmesini öğretmektedir.
Kur’an’ın genelinde de benzer bir yaklaşım görülür. Allah birçok konuda insanları aşırılıklardan uzak durmaya çağırır. Çünkü aşırılık yalnızca dinî konularda ortaya çıkmaz. Sevgide, öfkede, harcamada, konuşmada, davranışlarda ve hatta kişinin kendisine bakışında bile ortaya çıkabilir. Denge ise insanın hayatını daha sağlıklı ve daha sağlam bir zemine oturtur.
Çocuk eğitimi açısından bakıldığında bu ilke oldukça değerlidir. Çünkü eğitim yalnızca doğru davranışları öğretmek değildir; aynı zamanda davranışların ölçüsünü de öğretmektir. Bir çocuk paylaşmayı öğrenebilir, fakat kendisini tamamen ihmal edecek noktaya gelmemelidir. Kendine güvenmeyi öğrenebilir, fakat bu kibire dönüşmemelidir. Sessiz olmayı öğrenebilir, fakat hakkını savunamayacak kadar pasif hâle gelmemelidir. Cesur olabilir, fakat düşüncesizce hareket etmemelidir.
Kur’an’ın ortaya koyduğu insan modeli, sürekli uçlarda yaşayan bir insan modeli değildir. Allah’ın istediği insan, dengeli bir insandır. Ne kendisini diğer insanlardan üstün görür ne de değersiz hisseder. Ne aşırı serttir ne de ilkesiz derecede gevşektir. Ne yalnızca kendi çıkarlarını düşünür ne de sorumluluklarını ihmal eder. Hayatını ölçü üzerine kurmaya çalışır.
Hz. Lokman’ın oğluna verdiği öğütlerin bu noktada sona ermesi de anlamlıdır. Çünkü tevhidle başlayan eğitim süreci, dengeli bir insan modeliyle tamamlanmaktadır. Allah’a yönelen, sorumluluk sahibi olan, iyiliği önemseyen, sabreden, kibirden uzak duran ve ölçülü davranan bir insan… Kur’an’ın çocuk eğitimine dair ilk büyük örneği bize böyle bir insan tasviri sunmaktadır.
Şimdiye kadar gördüğümüz bütün başlıklar, insanın inanç ve karakter dünyasını inşa etmeye odaklanıyordu. Bundan sonraki bölümde ise Allah’ın insanı nasıl yarattığına ve eğitim ile fıtrat arasındaki ilişkiye bakacağız. Çünkü Kur’an’ın eğitim anlayışını doğru anlamak için insanın yaratılışına dair bakış açısını da anlamak gerekir.
Çocuğun Fıtratını Korumak
Çocuk eğitimiyle ilgili en önemli sorulardan biri şudur: Anne-babalar çocuklarını mı yetiştirir, yoksa onları yeniden mi şekillendirir?
Bu soru ilk bakışta benzer görünse de, aslında iki farklı eğitim anlayışını ifade etmektedir. Birinci yaklaşım, çocuğun Allah tarafından belirli özelliklerle yaratıldığını kabul eder ve bu özellikleri doğru yönde geliştirmeye çalışır. İkinci yaklaşım ise çocuğu anne-babanın istediği kalıba sokulması gereken bir ham madde gibi görür.
Kur’an’ın ortaya koyduğu çerçeve birinci yaklaşıma daha yakındır.
“Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratmasında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum 30:30)
Bu ayette Allah, insanın bir fıtrat üzere yaratıldığını bildirmektedir. İnsan dünyaya tamamen boş olarak gelmez. Allah ona belirli kabiliyetler, eğilimler ve potansiyeller vermiştir. Bu nedenle eğitim, Allah’ın verdiği yapıyı yok saymak değil; onu doğru yönde geliştirmektir.
Günlük hayatta anne-babalar çoğu zaman çocukları için çeşitli hayaller kurarlar. Bu son derece doğaldır. Her anne-baba çocuğunun başarılı, mutlu ve iyi bir geleceğe sahip olmasını ister. Ancak bazen bu hayaller, çocuğun kendi özelliklerinin önüne geçebilmektedir. Çocuk bir birey olarak tanınmadan önce, onun ne olması gerektiğine karar verilebilmektedir. Kimi zaman başarılı bir sporcu, kimi zaman bir doktor, kimi zaman da anne-babanın gerçekleştiremediği hedeflerin taşıyıcısı olması beklenebilmektedir.
Böyle durumlarda çocuk yavaş yavaş Allah’ın yarattığı bir birey olmaktan çıkıp, anne-babanın zihnindeki ideal insan modeline dönüştürülmeye çalışılabilir. Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu bakış açısında çocuk, anne-babanın projesi değil; Allah’ın emanetidir. Emanet üzerinde sorumluluk vardır, sahiplik değil.
Bu bakış açısı çocukların farklılıklarını değerlendirme biçimimizi de değiştirir. Çünkü Allah insanları birbirinin kopyası olarak yaratmamıştır. Bazı çocuklar daha hareketli, bazıları daha sakin olabilir. Bazıları insanlarla kolay iletişim kurarken, bazıları daha içe dönük olabilir. Bazılarının akademik yönleri güçlü olurken, bazılarının farklı alanlarda kabiliyetleri olabilir. Bu farklılıklar çoğu zaman bir kusur değil, yaratılışın doğal bir parçasıdır.
Günümüzde eğitim anlayışlarının önemli bir kısmı çocukları belirli başarı ölçülerine göre değerlendirmektedir. Aynı yaş grubundaki çocuklardan benzer performanslar beklenebilmekte, farklı gelişim süreçleri bazen problem gibi algılanabilmektedir. Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu perspektiften bakıldığında asıl soru, çocuğun başka çocuklara ne kadar benzediği değildir. Asıl soru, Allah’ın ona verdiği imkânları ve potansiyeli ne kadar doğru kullandığıdır.
Elbette fıtrat, çocuğun her davranışının doğru olduğu anlamına gelmez. İnsan eğitime, yönlendirmeye ve terbiyeye ihtiyaç duyar. Kur’an’ın birçok emri zaten bu ihtiyacın varlığını göstermektedir. Ancak eğitim, çocuğun yaratılışını görmezden gelen bir mücadeleye dönüşmemelidir. Eğitim; kırmak değil inşa etmek, bastırmak değil yönlendirmek, zorlamak değil geliştirmek olmalıdır.
Burada önemli bir denge vardır. Bir tarafta “Çocuk ne isterse doğrudur.” anlayışı bulunur. Diğer tarafta ise “Çocuk tamamen benim istediğim gibi olmalıdır.” anlayışı vardır. Kur’an’ın ortaya koyduğu yaklaşım bu iki uçtan da uzaktır. Çocuk yönlendirilecektir, eğitilecektir ve doğruya çağrılacaktır. Fakat bütün bunlar yapılırken onun Allah tarafından yaratılmış bir fıtrata sahip olduğu unutulmayacaktır.
Bu nedenle Kur’an’ın eğitim anlayışında anne-baba kendisini çocuğun sahibi olarak değil, onun gelişimine rehberlik eden bir sorumlu olarak görür. Çünkü çocuk üzerinde mutlak tasarruf hakkı anne-babada değil, onu yaratan Allah’tadır.
Daha önce gördüğümüz gibi Kur’an’ın hedefi bütün çocukları birbirine benzetmek değildir. Allah’ın istediği şey; tevhid sahibi, ahlaklı, sorumluluk sahibi ve bilinçli insanlar yetişmesidir. Bu hedefe giden yolda her çocuk aynı şekilde ilerlemeyebilir. Fakat anne-babanın görevi, Allah’ın emanet ettiği fıtratı tanımak, korumak ve onu doğru yönde geliştirmeye çalışmaktır.
Belki de bu nedenle çocuk eğitimindeki en önemli sorulardan biri, “Çocuğum benim istediğim kişi oluyor mu?” değil; “Allah’ın ona verdiği fıtrat sağlıklı şekilde gelişebiliyor mu?” sorusudur. Kur’an’ın ortaya koyduğu çerçeve, anne-babaları tam da bu noktada düşünmeye davet etmektedir.
Çocukla İletişimde Şefkat ve Yakınlık
Bir çocuğa ne öğretildiği kadar, nasıl öğretildiği de önemlidir. Aynı söz farklı üsluplarla söylendiğinde bambaşka sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle Kur’an’ın çocuk eğitimine dair verdiği örneklerde yalnızca öğretilen konulara değil, kullanılan dile de dikkat etmek gerekir.
Hz. Lokman’ın oğluna yaptığı nasihatlere tekrar bakalım. Allah, onun konuşmalarını aktarırken aynı hitabı tekrar tekrar zikretmektedir:
“Hani Lokman, oğluna öğüt vererek şöyle demişti: ‘Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Çünkü ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür.’” (Lokman 31:13)
Birkaç ayet sonra aynı hitap tekrar karşımıza çıkar:
“Yavrucuğum! Yaptığın iş bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu getirir. Şüphesiz Allah en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (Lokman 31:16)
Ardından yine aynı şekilde devam eder:
“Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret. Kötülükten vazgeçirmeye çalış. Başına gelenlere sabret. Çünkü bunlar azmedilmeye değer işlerdendir.” (Lokman 31:17)
Bu tekrar tesadüf değildir. Allah isterse yalnızca verilen öğütleri aktarabilirdi. Ancak Kur’an, öğüdün içeriği kadar üslubunu da koruyarak aktarmaktadır. Böylece çocuk eğitiminde iletişimin önemine dikkat çekmektedir.
Hz. Lokman’ın kullandığı hitapta yakınlık, sevgi ve merhamet hissedilmektedir. Oğluna tepeden bakan bir dil kullanılmamaktadır. Sürekli emir veren, azarlayan veya küçümseyen bir üslup da görülmemektedir. Buna rağmen konuşmanın içeriği son derece ciddidir. Tevhid, sorumluluk, namaz, sabır ve ahlak gibi temel konular ele alınmaktadır.
Burada önemli bir denge ortaya çıkmaktadır. Şefkat, ciddiyetin alternatifi değildir. Bazen insanlar merhametli olmak ile sınır koymak arasında bir tercih yapmak zorundaymış gibi düşünebilirler. Oysa Hz. Lokman’ın örneğinde ikisi birlikte bulunmaktadır. Hem sevgi vardır hem de açık bir yönlendirme vardır. Hem yakınlık vardır hem de sorumluluk hatırlatılmaktadır.
Günlük hayatta çocuklarla kurulan iletişimde zaman zaman başka bir eğilim görülebilmektedir. Özellikle yanlış davranışlar karşısında sürekli eleştiren, sürekli emir veren veya sürekli hata arayan bir dil kullanılabilmektedir. Böyle bir iletişim biçimi kısa vadede bazı sonuçlar üretebilir; ancak uzun vadede çocuk ile anne-baba arasındaki güven ilişkisini zedeleyebilir.
Kur’an’ın aktardığı örnekte ise önce ilişki kurulmakta, sonra öğüt verilmektedir. Çocuk kendisine değer verildiğini hissederken aynı zamanda yönlendirilmektedir. Bu durum, verilen mesajların daha güçlü şekilde karşılık bulmasına da katkı sağlamaktadır.
Dikkat edilirse Hz. Lokman’ın nasihatleri bir sorgulama veya suçlama diliyle ilerlememektedir. Sürekli geçmiş hatalar konuşulmaz. Sürekli eksikler sayılmaz. Bunun yerine oğlunun önünde duran hayat ve bu hayatta ihtiyaç duyacağı temel ilkeler anlatılır. Bu yaklaşım da eğitimin yalnızca yanlışları düzeltmekten ibaret olmadığını göstermektedir. Eğitim aynı zamanda doğruyu inşa etme işidir.
Kur’an’ın çocuk eğitimine dair verdiği bu örnek, iletişimin yalnızca bilgi aktarmaktan ibaret olmadığını göstermektedir. İnsan bazen doğru sözleri yanlış bir üslupla söyleyebilir. Böyle durumlarda sözün doğruluğu yeterli olmayabilir. Bu nedenle Allah’ın aktardığı örnekte, eğitimin dili de eğitimin konusu kadar önemlidir.
Şimdiye kadar daha çok çocuğa kazandırılmak istenen değerlerden söz ettik. Bir sonraki bölümde ise Hz. İbrahim ile Hz. İsmail arasında geçen dikkat çekici bir konuşmaya bakacağız. Bu konuşma, çocuk eğitiminde diyalog kurmanın ve çocuğun fikrine değer vermenin önemine dair önemli ipuçları taşımaktadır.
Çocukla Diyalog ve İstişare
Çocuk eğitimi söz konusu olduğunda otorite ile iletişim arasındaki denge her zaman önemli bir konu olmuştur. Anne-babalar çocuklarına rehberlik etmek, onları korumak ve doğru olanı öğretmekle sorumludur. Ancak bu sorumluluğun nasıl yerine getirileceği de en az sorumluluğun kendisi kadar önemlidir. Kur’an’ın anlattığı kıssalarda bu konuda dikkat çekici örnekler bulunmaktadır.
Hz. İbrahim ile Hz. İsmail arasında geçen konuşma bunlardan biridir. Allah şöyle buyurmaktadır:
“Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek çağa gelince İbrahim ona, ‘Yavrucuğum! Ben rüyamda seni boğazladığımı görüyorum. Bir düşün, sen ne dersin?’ dedi. O da, ‘Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.’ dedi.” (Saffat 37:102)
Bu ayet son derece sıra dışı bir konuşmayı aktarmaktadır. Çünkü burada sıradan bir aile meselesi değil, Hz. İbrahim’in gördüğü ve Allah’tan gelen bir emir olarak değerlendirdiği son derece ağır bir durum söz konusudur. Buna rağmen Hz. İbrahim’in kullandığı ifade dikkat çekicidir:
“Bir düşün, sen ne dersin?”
Bir baba ile oğlu arasında geçen bu konuşmada yalnızca emir veren bir yaklaşım görülmemektedir. Hz. İbrahim oğluna durumu açıklamakta ve onun görüşünü sormaktadır. Elbette burada kararın Allah’ın emriyle ilgili yönü ayrı bir konudur. Ancak ayetin bize gösterdiği şey, Hz. İbrahim’in oğlunu bu sürecin dışında bırakmamasıdır.
Bu durum çocuk eğitimine dair önemli bir ilkeye işaret etmektedir. Çocuklar yalnızca talimat alan varlıklar değildir. Yaşları ve olgunlukları ölçüsünde düşünceleri, duyguları ve değerlendirmeleri olan insanlardır. Anne-babaların görevi yalnızca karar vermek değil, aynı zamanda çocukların düşünme ve değerlendirme becerilerinin gelişmesine katkı sağlamaktır.
Günlük hayatta bazen çocuklarla kurulan iletişim tamamen tek yönlü hâle gelebilmektedir. Ne yapılacağına büyükler karar verir, çocuklardan ise yalnızca uygulamaları beklenir. Özellikle yaş büyüdükçe bu durum çeşitli sorunlara yol açabilir. Çünkü düşüncelerini ifade etmeye alışmamış, fikirlerine değer verilmediğini hisseden çocuklar zamanla ya tamamen içine kapanabilir ya da iletişimi çatışma üzerinden kurmaya başlayabilir.
Kur’an’ın aktardığı bu örnek ise farklı bir yaklaşım göstermektedir. Hz. İbrahim otoritesini kaybetmeden iletişim kurmaktadır. Oğlunun görüşünü sorması, sorumluluğunu terk ettiği anlamına gelmemektedir. Tam tersine, onu sürecin bilinçli bir parçası hâline getirmektedir.
Ayette dikkat çeken bir başka nokta da Hz. İsmail’in verdiği cevaptır. Bu cevap yalnızca itaati değil, bilinçli bir katılımı da yansıtmaktadır. Hz. İsmail kendisine söyleneni duyduktan sonra düşüncesini ifade etmekte ve bu süreçte aktif bir özne olarak yer almaktadır. Böylece baba ile oğul arasında güvene dayalı bir ilişkinin bulunduğu da anlaşılmaktadır.
Çocuk eğitimi açısından bakıldığında güven, çoğu zaman verilen öğütlerden daha belirleyici olabilir. Çocuklar kendilerini dinleyen, anlamaya çalışan ve görüşlerine değer veren anne-babalarla daha sağlıklı ilişkiler kurabilirler. Bu durum her isteğin kabul edilmesi veya her kararın çocuğa bırakılması anlamına gelmez. Ancak çocuğun bir birey olarak görülmesi ve yaşına uygun şekilde sürece dahil edilmesi anlamına gelir.
Kur’an’ın anlattığı bu örnek, çocuk eğitiminde iletişimin yalnızca bilgi aktarmak olmadığını göstermektedir. Diyalog kurmak, dinlemek, açıklamak ve gerektiğinde istişare etmek de eğitimin önemli parçalarındandır. Çünkü Allah’ın istediği insan modeli yalnızca emir alan değil; düşünebilen, anlayabilen ve bilinçli tercihler yapabilen bir insan modelidir. Böyle bir insanın yetişmesi ise çoğu zaman sağlıklı iletişim ve güven ortamıyla mümkün olmaktadır.
Saygıyı Öğretmek, Kör İtaati Değil
Çocuk eğitimi söz konusu olduğunda anne-babaya saygı konusu hemen herkesin önem verdiği başlıklardan biridir. Gerçekten de aile içinde sevgi, saygı ve vefa duygularının bulunması son derece değerlidir. Kur’an da anne-babaya iyilik yapılmasını, onların emeklerinin unutulmamasını ve güzel davranılmasını emretmektedir. Ancak Kur’an’ın ortaya koyduğu yaklaşımın dikkat çekici yönlerinden biri, saygıyı emrederken kör itaati emretmemesidir.
Allah şöyle buyurmaktadır:
“Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Annesi onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Fakat dünyada onlarla iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz ancak banadır. O zaman size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.” (Lokman 31:14-15)
Benzer şekilde Allah başka bir ayette şöyle buyurur:
“Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, ana-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri ya da her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘öf!’ bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.” (İsra 17:23)
Bu ayetler birlikte okunduğunda oldukça dengeli bir çerçeve ortaya çıkmaktadır. Bir tarafta anne-babaya karşı iyilik, saygı ve güzel davranış emredilmektedir. Diğer tarafta ise Allah’a ortak koşmaya zorlamaları durumunda onlara itaat edilmemesi istenmektedir.
Bu durum önemli bir gerçeği göstermektedir: Kur’an saygı ile itaati aynı şey olarak görmemektedir. Bir insan anne-babasına saygı duyabilir, onlara iyilik yapabilir, güzel konuşabilir ve haklarını gözetebilir. Ancak bütün bunlar, onların her söylediğini sorgusuz kabul etmek anlamına gelmez.
Bu ilke çocuk eğitimi açısından da dikkat çekicidir. Çünkü bazen saygı kavramı, düşünmemek veya sorgulamamak şeklinde anlaşılabilmektedir. Çocuklardan yalnızca söyleneni yapmaları beklenebilmekte, fikir üretmeleri veya bazı konularda düşünmeleri olumsuz karşılanabilmektedir. Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu insan modeli, hem saygılı hem de bilinçli bir insan modelidir.
Daha önce gördüğümüz gibi Allah insanları düşünmeye, akletmeye ve hakikati araştırmaya çağırmaktadır. Anne-babaya saygı emri de bu çağrıyı ortadan kaldırmamaktadır. Tam tersine, insanın hem ailesine karşı vefalı olmasını hem de Allah’a karşı sorumluluğunu korumasını istemektedir.
Burada anne-babalar açısından da önemli bir ders bulunmaktadır. Çocukların yalnızca kendilerine itaat eden bireyler olarak yetişmesini istemek ile doğruyu anlayıp benimseyen bireyler olarak yetişmesini istemek aynı şey değildir. İlkinde otorite merkezde yer alır. İkincisinde ise hakikat merkezde yer alır. Kur’an’ın gösterdiği örneklerde merkeze yerleştirilen şey daima Allah’ın gösterdiği doğrudur.
Bu nedenle Kur’an’ın eğitim anlayışında saygı önemli bir değerdir; ancak tek başına yeterli değildir. Saygının yanında bilinç de bulunmalıdır. Çünkü Allah’ın istediği insan, hem anne-babasına karşı güzel davranan hem de doğru ile yanlış arasında tercih yapabilecek olgunluğa sahip olan insandır.
Bu denge sağlandığında aile içindeki ilişkiler de daha sağlam bir zemine oturur. Saygı korkuya dönüşmez, özgür düşünce de başıboşluğa dönüşmez. Kur’an’ın çizdiği çerçevede ikisi birlikte var olabilir.
Çocuklara Mahremiyet Eğitimi Vermek
Çocuk eğitimi denildiğinde akla çoğu zaman inanç, ahlak veya karakter gelişimi gelir. Bunlar elbette eğitimin temel unsurlarıdır. Ancak Kur’an’ın dikkat çektiği konular yalnızca bunlarla sınırlı değildir. Allah bazı ayetlerde aile hayatının içinde karşılaşılan oldukça pratik meseleler üzerinde de durmaktadır. Bu ayetler, çocuk eğitiminin yalnızca büyük ilkelerden ibaret olmadığını; günlük hayatın içinde öğrenilen davranışları da kapsadığını göstermektedir.
Bu konulardan biri mahremiyet eğitimidir. Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunanlar ve içinizden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından önce, öğle sıcağında elbiselerinizi çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra olmak üzere üç vakitte sizden izin istesinler. Bunlar, sizin mahremiyet vakitlerinizdir. Bu vakitlerin dışında ne sizin için ne de onlar için bir sakınca vardır. Birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. Allah ayetlerini size işte böyle açıklar. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nur 24:58)
Ardından Allah şöyle buyurmaktadır:
“Çocuklarınız ergenlik çağına girdiklerinde, kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi onlar da izin istesinler. Allah ayetlerini size işte böyle açıklar. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nur 24:59)
Bu ayetler dikkatle okunduğunda birkaç önemli nokta ortaya çıkmaktadır. Her şeyden önce Allah, çocukların belirli davranışları kendiliğinden öğrenmelerini beklememektedir. İzin isteme gibi günlük hayatta son derece basit görülebilecek bir konuda bile eğitim verilmesini istemektedir. Bu da bize mahremiyet bilincinin sonradan öğrenilen bir davranış olduğunu göstermektedir.
Ayetlerde ayrıca çocukların gelişim dönemleri arasında bir ayrım yapıldığı da görülmektedir. Henüz ergenlik çağına gelmemiş çocuklar için belirli vakitlerde izin isteme kuralı getirilirken, ergenlik çağına ulaştıklarında bu uygulamanın kapsamı genişletilmektedir. Bu durum, Allah’ın çocukları ve yetişkinleri aynı sorumluluk düzeyinde değerlendirmediğini göstermektedir.
Burada dikkat çekici olan noktalardan biri de şudur: Allah aile içindeki mahremiyetin korunmasını yalnızca yetişkinlerin sorumluluğu olarak görmemektedir. Çocuklar da yaşlarına uygun şekilde bu bilincin bir parçası hâline getirilmektedir. Böylece hem başkalarının özel alanına saygı göstermeyi öğrenmekte hem de kendi mahremiyetlerinin değerini anlamaya başlamaktadırlar.
Günümüzde mahremiyet konusu çoğu zaman yalnızca fiziksel sınırlar üzerinden ele alınmaktadır. Oysa mahremiyet aynı zamanda bir saygı meselesidir. Başkasının özel alanına izinsiz girmemek, onun kişisel sınırlarını dikkate almak ve her ilişkinin belirli bir mesafeye sahip olduğunu öğrenmek de bu eğitimin parçasıdır.
Bu ayetler çocuk eğitimine dair önemli bir gerçeği daha göstermektedir: Kur’an’ın eğitim anlayışı yalnızca büyük ideallerden oluşmaz. Allah, insanın günlük hayatını şekillendiren küçük davranışlara da önem verir. Çünkü karakter çoğu zaman büyük olaylarda değil, günlük hayatın içinde tekrar edilen davranışlarla şekillenir.
Daha önce tevhid, Allah bilinci, sorumluluk, sabır ve iletişim gibi temel ilkeleri ele aldık. Mahremiyet eğitimi ise bu ilkelerin günlük hayata nasıl yansıdığına dair somut örneklerden biridir. Çocuklara saygıyı, sınırları ve kişisel alan bilincini öğretmek de Allah’ın aileler için belirlediği eğitim sürecinin bir parçasıdır.
Çocukların Duygusal Dünyası ve Kardeş İlişkileri
İnsan yalnızca aklıyla hareket eden bir varlık değildir. Sevinç, korku, öfke, kıskançlık, üzüntü ve sevgi gibi duygular da davranışlarını etkiler. Bu durum çocuklar için de geçerlidir. Hatta çocukluk yıllarında duyguların etkisi çoğu zaman daha belirgin şekilde hissedilir. Bu nedenle çocuk eğitimi yalnızca doğru bilgileri öğretmekten ibaret değildir; aynı zamanda duyguları tanımayı ve doğru şekilde yönetmeyi de içerir.
Kur’an’da bu konuda dikkat çekici örneklerden biri Hz. Yusuf kıssasında karşımıza çıkmaktadır. Hz. Yusuf gördüğü rüyayı babasına anlattığında Hz. Yakup ona şöyle demiştir:
“Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma. Sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insanın apaçık düşmanıdır.” (Yusuf 12:5)
Bu ayet dikkatle okunduğunda Hz. Yakup’un yalnızca bir bilgi verdiği görülmez. Aynı zamanda insan tabiatını dikkate alan bir rehberlik yaptığı da görülür. Henüz ortada yaşanmış bir olay yoktur. Ancak Hz. Yakup bazı duyguların insanları yanlış davranışlara sürükleyebileceğini bilmektedir. Bu nedenle oğlunu önceden uyarmaktadır.
Birkaç ayet sonra kardeşlerin kendi aralarında yaptıkları konuşma aktarılır:
“Onlar şöyle demişlerdi: ‘Yusuf ve kardeşi, biz güçlü bir topluluk olduğumuz halde babamıza bizden daha sevgilidir. Şüphesiz babamız açık bir yanılgı içindedir. Yusuf’u öldürün veya onu bir yere atın ki babanızın ilgisi yalnız size kalsın. Ondan sonra da iyi kimseler olursunuz.’ İçlerinden biri, ‘Yusuf’u öldürmeyin. Eğer yapacaksanız onu kuyunun dibine bırakın da geçen kervanlardan biri onu alsın.’ dedi.” (Yusuf 12:8-10)
Hz. Yusuf kıssasında dikkat çekici olan noktalardan biri de kıskançlığın bir anda ortaya çıkan bir davranış olarak sunulmamasıdır. Kardeşler önce bir duygu yaşamaktadır. Ardından bu duyguyu kendi içlerinde büyütmekte, daha sonra düşüncelerini bu duygu etrafında şekillendirmekte ve sonunda yanlış bir eyleme yönelmektedirler. Kur’an’ın aktardığı konuşmalara bakıldığında, yapılan yanlışın bir anda verilmiş ani bir karar olmadığı görülmektedir. Önce iç dünyada başlayan bir süreç vardır.
Bu durum çocuk eğitimi açısından önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır. Anne-babalar çoğu zaman çocukların davranışlarına odaklanırlar. Kavga ettiğinde, yalan söylediğinde veya kurallara uymadığında müdahale ederler. Oysa bazı problemler davranış olarak ortaya çıkmadan çok önce duygusal dünyada başlamaktadır. Kendini değersiz hissetmek, yeterince sevilmediğini düşünmek, sürekli başkalarıyla kıyaslanmak veya kıskançlık duygusunu yönetememek zamanla farklı davranışlara dönüşebilmektedir.
Bu noktada Hz. Yakup’un yaklaşımı dikkat çekicidir. O, ortada gerçekleşmiş bir kötülük yokken oğlunu uyarmaktadır. Çünkü insan tabiatını tanımaktadır. Bazı duyguların kontrol edilmediğinde insanı yanlış tercihlere sürükleyebileceğini bilmektedir. Bu yönüyle Hz. Yakup’un yaklaşımı yalnızca bir babanın uyarısı değil, aynı zamanda duygusal farkındalık örneğidir.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Kur’an kıskançlık duygusunun varlığını eleştirmemektedir. Çünkü insan birçok duyguyla birlikte yaratılmıştır. Öfke, korku, üzüntü, kıskançlık veya kırgınlık hissedebilir. Asıl mesele bu duyguların insanı yönetmeye başlamasıdır. Yusuf’un kardeşlerini felakete sürükleyen şey, kıskançlık duygusunun varlığı değil; o duygunun doğru şekilde yönetilememesidir.
Bu nedenle çocuk eğitimi yalnızca davranış eğitimi değildir. Aynı zamanda duygu eğitimidir. Çocukların ne yaptıkları kadar ne hissettiklerini de anlamaya çalışmak gerekir. Çünkü insanın dış dünyasında görülen birçok davranışın kökleri, iç dünyasında yaşadığı süreçlerde bulunmaktadır.
Bu ayetlerde kıskançlığın nasıl adım adım büyüyerek insanı ağır yanlışlara sürükleyebileceği açık şekilde görülmektedir. Başlangıçta bir duygu olarak ortaya çıkan kıskançlık, zamanla yanlış düşünceleri, ardından da yanlış davranışları doğurabilmektedir. Kardeşlerin konuşmalarında dikkat çeken şey, yaptıklarının yanlış olduğunu bilmelerine rağmen duygularının etkisiyle kendilerini haklı göstermeye çalışmalarıdır.
Kur’an’ın bu kıssayı aktarması tesadüf değildir. Çünkü aile içinde yaşanan birçok problemin temelinde yalnızca davranışlar değil, duygular da bulunmaktadır. Kardeşler arasında rekabet oluşabilir. Bir çocuk kendisini ihmal edilmiş hissedebilir. Başkasının sahip olduğu bir imkânı kıskanabilir. Haksızlığa uğradığını düşünebilir. Bu duyguların varlığı tek başına bir problem değildir. Problem, bu duyguların yönetilememesi ve zamanla yıkıcı davranışlara dönüşmesidir.
Bu nedenle çocuk eğitimi yalnızca “ne yapmalıyız?” sorusuna cevap vermekle sınırlı kalmamalıdır. Bazen “ne hissediyoruz?” sorusunu da sormak gerekir. Çünkü davranışların önemli bir kısmı duyguların üzerine inşa edilir. Çocuğun yaşadığı öfke, kırgınlık, kıskançlık veya değersizlik hissi fark edilmediğinde, bunlar ilerleyen süreçlerde daha büyük problemlere dönüşebilir.
Hz. Yakup’un yaklaşımı bu açıdan dikkat çekicidir. O, insanın duygusal yönünü görmezden gelmemektedir. Kardeşler arasında ortaya çıkabilecek olumsuz duyguları hesaba katmakta ve buna göre hareket etmektedir. Bu da çocuk eğitiminde yalnızca kurallar koymanın yeterli olmadığını göstermektedir. İnsan tabiatını anlamak, duyguları tanımak ve onları doğru şekilde yönlendirmek de eğitimin önemli bir parçasıdır.
Günümüzde çocukların akademik başarısı, sosyal becerileri veya fiziksel gelişimi üzerinde sıkça durulmaktadır. Ancak duygusal gelişim çoğu zaman aynı ölçüde önemsenmeyebilmektedir. Oysa Kur’an’ın anlattığı bu kıssa, insanın iç dünyasında yaşanan süreçlerin hayatı ne kadar derinden etkileyebileceğini göstermektedir.
Allah’ın ortaya koyduğu eğitim anlayışında çocukların yalnızca davranışları değil, duyguları da dikkate alınmaktadır. Çünkü sağlıklı ilişkiler kurabilen, başkalarının başarısını tehdit olarak görmeyen, kıskançlık ve öfke gibi duygularını yönetebilen insanlar yetiştirmek de eğitimin önemli hedeflerinden biridir.
Aile İçin Hedef Koymak ve Dua Etmek
Buraya kadar ele aldığımız başlıklarda daha çok anne-babaların çocuklarına ne öğretmesi gerektiği üzerinde durduk. Tevhid, Allah bilinci, sorumluluk, karakter gelişimi, doğru iletişim ve duygusal rehberlik gibi konuların tamamı eğitim sürecinin önemli parçalarıdır. Ancak Kur’an’ın aileler için gösterdiği bir başka yol daha vardır: Dua.
Dua çoğu zaman yalnızca bir ibadet olarak görülmektedir. Oysa Kur’an’da peygamberlerin dualarına bakıldığında, onların aynı zamanda hedeflerini ve önceliklerini de yansıttığı görülür. İnsan ne için dua ediyorsa, çoğu zaman neyi önemsediğini de ortaya koymaktadır. Bu nedenle peygamberlerin çocukları ve nesilleri hakkında yaptıkları dualar, Allah’ın çocuk eğitimine dair hangi hedefleri öne çıkardığını anlamamız açısından oldukça değerlidir.
Hz. İbrahim’in duası bunun en güzel örneklerinden biridir:
“Rabbim! Bana salihlerden olacak bir evlat bağışla.” (Saffat 37:100)
Bu ayet kısa olmasına rağmen oldukça dikkat çekicidir. Hz. İbrahim Allah’tan bir evlat isterken, onun fiziksel özelliklerinden, gücünden, makamından veya dünyadaki başarısından söz etmemektedir. Duasının merkezinde “salih” bir evlat bulunmaktadır.
Bu durum üzerinde düşünmeye değerdir. Çünkü insanların çocukları için kurduğu hayaller ile peygamberlerin çocukları için yaptığı dualar her zaman aynı olmayabilir. Günümüzde anne-babalar çoğu zaman çocuklarının iyi bir eğitim almasını, başarılı bir kariyere sahip olmasını veya maddi açıdan güçlü olmasını istemektedir. Bunların hiçbirinde yanlış bir taraf yoktur. Ancak Hz. İbrahim’in duası bize öncelikler konusunda önemli bir ölçü vermektedir. Allah’ın razı olduğu bir insan olmak, diğer bütün özelliklerden önce gelmektedir.
Benzer bir yaklaşım Hz. Zekeriya’nın duasında da görülmektedir:
“Orada Zekeriya Rabbine dua etti. ‘Rabbim! Bana katından temiz bir nesil bağışla. Şüphesiz sen duayı hakkıyla işitensin.’ dedi.” (Âl-i İmran 3:38)
Hz. Zekeriya’nın duasında da dikkat çekici olan şey, sadece bir çocuk istememesidir. O, Allah’tan “temiz bir nesil” istemektedir. Bu ifade, çocuk sahibi olmanın biyolojik yönünden çok daha ötesine işaret etmektedir. Çünkü Kur’an’ın ortaya koyduğu bakış açısında önemli olan yalnızca neslin devam etmesi değil, o neslin hangi değerlerle yaşayacağıdır.
Hz. İbrahim’in bir başka duası ise çocuk eğitimiyle ilgili çok önemli bir dengeyi göstermektedir:
“Rabbim! Beni namazı dosdoğru kılanlardan eyle; soyumdan gelecekleri de. Rabbimiz! Duamı kabul buyur.” (İbrahim 14:40)
Bu ayetin dikkat çeken yönlerinden biri, Hz. İbrahim’in önce kendisi için dua etmesidir. O, önce “Beni namazı dosdoğru kılanlardan eyle” demekte, ardından çocukları ve soyu için dua etmektedir.
Bu durum çocuk eğitimi açısından önemli bir gerçeği hatırlatmaktadır. Anne-babalar bazen çocuklarının değişmesini isterken, kendi hayatlarını gözden kaçırabilmektedir. Oysa Kur’an’ın gösterdiği örneklerde eğitim önce insanın kendisinden başlamaktadır. Çocukların duyduğu sözler kadar gördükleri örnekler de onların hayatını şekillendirmektedir. Bu nedenle salih bir nesil istemek ile salih bir hayat yaşamaya çalışmak arasında güçlü bir bağ vardır.
Kur’an’da aile için yapılan duaların en kapsamlı örneklerinden biri de şöyledir:
“Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan göz aydınlığı olacak kimseler bağışla ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle.” (Furkan 25:74)
Bu ayet aileye bakış açısından çok şey anlatmaktadır. Burada çocuklar yalnızca başarı kaynağı veya gurur vesilesi olarak görülmemektedir. Allah’tan istenen şey, insanın gönlüne huzur veren, hayırlı ve güzel bir aile ortamıdır. “Göz aydınlığı” ifadesi, insanın kalbine sevinç ve huzur veren bir durumu anlatmaktadır. Bu nedenle ayetteki hedef yalnızca başarılı çocuklar yetiştirmek değil; anne-babalarına manevi anlamda da sevinç kaynağı olacak insanlar yetişmesidir.
Dikkat çekici olan bir başka nokta ise şudur: Bu duaların hiçbirinde dünya merkezli hedefler öne çıkmamaktadır. Peygamberler çocukları için makam, servet veya şöhret istememektedir. Salihlik, temizlik, kulluk bilinci ve Allah’ın rızası etrafında şekillenen bir nesil istemektedirler. Bu durum, Kur’an’ın çocuk eğitimine dair önceliklerini anlamamız açısından son derece önemlidir.
Daha önce çocukların bir emanet ve imtihan olduğundan söz etmiştik. İşte dua, bu emanet bilincinin doğal sonuçlarından biridir. Çünkü insan her ne kadar çabalasa da sonuçları bütünüyle kontrol edemez. Anne-baba öğretir, yönlendirir, örnek olur ve gayret gösterir. Fakat kalpleri yönlendiren yalnızca Allah’tır. Bu nedenle Kur’an’da eğitim ile dua birbirinden ayrılmaz iki unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bir tarafta sorumluluk vardır; diğer tarafta Allah’a yöneliş. Bir tarafta emek vardır; diğer tarafta dua. Kur’an’ın gösterdiği aile modelinde bu ikisi birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.
Belki de bu bölümün sonunda sorulması gereken en önemli soru şudur: Çocuklarımız için kurduğumuz hayaller ile peygamberlerin çocukları için yaptığı dualar ne kadar birbirine benziyor?
Bu soru, çocuk eğitimine dair hedeflerimizi yeniden düşünmek için güçlü bir başlangıç noktası olabilir.
Anne-Babanın Eğitim Sorumluluğu
Çocukların bir emanet ve imtihan olduğunu gördük. Allah’ın eğitim anlayışında tevhidin, bilinç oluşturmanın, karakter inşasının ve doğru iletişimin ne kadar önemli olduğunu da ele aldık. Bütün bunların ardından doğal olarak şu soru ortaya çıkmaktadır: Anne-babanın bu süreçteki sorumluluğu nedir?
Kur’an bu konuda oldukça açık bir uyarıda bulunmaktadır:
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, Allah’a karşı gelmeyen, kendilerine emredileni yapan, çetin ve güçlü melekler vardır.” (Tahrim 66:6)
Bu ayet, çocuk eğitimine dair Kur’an’daki en önemli sorumluluk ayetlerinden biridir. Çünkü Allah burada yalnızca insanın kendisinden değil, ailesinden de söz etmektedir. Bir insanın kendi hayatından sorumlu olması doğal karşılanabilir. Ancak Allah’ın aileyi de aynı cümlenin içinde zikretmesi, anne-babalara özel bir görev yüklemektedir.
Dikkat edilirse ayette çocuklara iyi bir meslek kazandırmaktan, maddi imkân sağlamaktan veya dünyalık başarılar elde ettirmekten söz edilmemektedir. Bunlar hayatın doğal sorumlulukları arasında yer alabilir. Fakat Allah’ın özellikle vurguladığı konu farklıdır. Ailenin manevi geleceği, ahlaki yönü ve Allah ile olan ilişkisi gündeme getirilmektedir.
Bu durum anne-babaların sorumluluk alanını daha net görmemizi sağlamaktadır. Çocukların karnını doyurmak, sağlıklarını korumak ve eğitim ihtiyaçlarını karşılamak önemli görevlerdir. Ancak Kur’an’ın ortaya koyduğu çerçevede bunlar tek başına yeterli değildir. Allah’ın istediği eğitim anlayışında anne-baba aynı zamanda rehberdir. Çocuklarına yalnızca dünyada nasıl yaşayacaklarını değil, Allah’a karşı sorumluluklarını da öğretmekle yükümlüdür.
Günümüzde ebeveynlik çoğu zaman maddi imkânlar üzerinden değerlendirilebilmektedir. Çocuklarına iyi şartlar sunan anne-babalar görevlerini büyük ölçüde yerine getirmiş kabul edilebilmektedir. Oysa Kur’an’ın ölçüsü daha geniştir. Bir çocuğun akademik başarısı kadar ahlaki gelişimi de önemlidir. Gelecekte hangi mesleği yapacağı kadar nasıl bir insan olacağı da önemlidir.
Bu ayetin önemli yönlerinden biri de sorumluluğu anne-babaların üzerine bırakmasıdır. İnsan bazen çocukların eğitimini tamamen okula, çevreye veya başka kurumlara bırakma eğiliminde olabilir. Oysa Allah’ın hitabı doğrudan aileye yönelmektedir. Çünkü çocukların hayatındaki ilk ve en etkili eğitim ortamı çoğu zaman ailedir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da şudur: Sorumluluk ile kontrol aynı şey değildir. Anne-baba sorumludur; fakat çocuklarının hayatındaki her sonucu belirleyebilecek güçte değildir. Allah’ın istediği şey, anne-babanın üzerine düşeni yapmasıdır. Sonuçları mutlak şekilde garanti etmesi değildir.
Kur’an’ın ortaya koyduğu eğitim anlayışında anne-baba ne tamamen pasif bir gözlemcidir ne de çocuğunun hayatını bütünüyle kontrol eden bir otoritedir. Anne-baba, Allah’ın kendisine verdiği emanete karşı sorumluluk taşıyan bir rehberdir. Görevi çocuğu doğruya yönlendirmek, ona güzel örnek olmak ve Allah’ın gösterdiği değerleri aktarmaktır.
Bu sorumluluk büyük bir yük gibi görünebilir. Ancak Kur’an’ın anlattığı kıssalar bize aynı zamanda önemli bir gerçeği de hatırlatmaktadır: İnsan üzerine düşeni yapabilir, fakat hidayeti veren yalnızca Allah’tır. Bu nedenle çocuk eğitimi konusunda anne-babanın görevi ile Allah’ın takdiri arasındaki dengeyi doğru kurmak gerekir.
Kur’an anne-babaya sorumluluk yüklerken, bu sorumluluğun sadece nasihat vermekten ibaret olmadığını da göstermektedir. Çocuklar çoğu zaman duyduklarından çok gördüklerinden etkilenirler. Bu nedenle anne-babanın yaşadığı hayat, verdiği öğütlerin en güçlü veya en zayıf tarafını oluşturabilir.
Eğitimin Sınırları: Hidayeti Allah Verir
Buraya kadar ele aldığımız bütün başlıklarda anne-babanın sorumluluklarından söz ettik. Çocuklara tevhidi öğretmekten, Allah bilinci kazandırmaktan, karakter gelişiminden, doğru iletişimden ve manevi rehberlikten bahsettik. Bütün bunlar Kur’an’ın ailelere yüklediği önemli görevlerdir. Ancak konu burada bitmemektedir. Çünkü çocuk eğitimiyle ilgili en büyük yanılgılardan biri, doğru eğitimin her zaman doğru sonucu garanti edeceğini düşünmektir.
Kur’an’ın anlattığı kıssalar bu konuda oldukça dikkat çekici örnekler sunmaktadır. Bunların en çarpıcılarından biri Hz. Nuh ile oğlu arasında geçen olaydır.
“Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürürken Nuh, bir kenarda duran oğluna, ‘Yavrucuğum! Bizimle beraber bin, inkârcılarla beraber olma!’ diye seslendi. Oğlu, ‘Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.’ dedi. Nuh, ‘Bugün Allah’ın emrinden koruyacak hiçbir şey yoktur. Ancak Allah’ın merhamet ettiği kimseler kurtulur.’ dedi. Derken aralarına dalga girdi ve o da boğulanlardan oldu.” (Hud 11:42-43)
Olayın devamında Allah ile Hz. Nuh arasında şu konuşma geçmektedir:
“Nuh Rabbine seslenip dedi ki: ‘Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vaadin elbette gerçektir. Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin.’ Allah buyurdu ki: ‘Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı iyi olmayan bir iştir. O hâlde hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Ben sana cahillerden olmamanı öğütlerim.’” (Hud 11:45-46)
Bu ayetler üzerinde dikkatle düşünmek gerekir. Karşımızdaki kişi sıradan bir insan değil, Allah’ın peygamberlerinden biri olan Hz. Nuh’tur. Yıllarca insanları Allah’a çağırmış, büyük zorluklara katlanmış ve Allah’ın vahyiyle hareket etmiş bir peygamber… Buna rağmen oğlu farklı bir tercih yapmıştır.
Kur’an bu kıssayı anlatırken Hz. Nuh’u suçlamamaktadır. Ona, “Görevini yerine getirmedin” dememektedir. Çünkü mesele eğitim görevini yerine getirip getirmemek değil, insanın sahip olduğu özgür iradedir. Her insan sonunda kendi tercihini yapmaktadır.
Bu nokta çocuk eğitimi konusunda son derece önemlidir. Anne-babalar çoğu zaman çocuklarının yaptığı her doğru davranışı kendi başarıları, her yanlış davranışı ise kendi başarısızlıkları olarak görme eğilimindedir. Oysa Kur’an’ın anlattığı bu kıssa, insanın kontrol alanının bir sınırı olduğunu göstermektedir. Anne-baba doğruyu gösterebilir, öğüt verebilir, örnek olabilir ve çaba gösterebilir. Fakat bir insanın kalbini yönlendiremez.
Bu gerçek, anne-babaların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, sorumluluğun ne olduğunu daha doğru anlamalarını sağlar. Çünkü Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüde görev, sonucu garanti etmek değildir; doğru olanı göstermektir. İnsan kendi görevinden sorumludur, başkasının tercihlerinden değil.
Günlük hayatta bunun tam tersi bir düşünceye sıkça rastlanabilmektedir. Çocuk iyi bir yolda ilerliyorsa bütün övgü eğitime bağlanmakta, yanlış bir tercih yaptığında ise bütün suç eğitime yüklenmektedir. Oysa insan hayatı bundan daha karmaşıktır. Her bireyin kendi iradesi, kendi tercihleri ve kendi sorumluluğu vardır. Kur’an’ın anlattığı Hz. Nuh kıssası da bu gerçeği hatırlatmaktadır.
Bu bölüm, makalenin başından beri anlatılanlarla birlikte okunduğunda daha anlamlı hâle gelmektedir. Allah anne-babalara görev vermektedir. Çocuklarını korumalarını, eğitmelerini, onlara doğruyu öğretmelerini istemektedir. Fakat aynı Allah, hidayetin yalnızca kendi elinde olduğunu da göstermektedir. Böylece iki aşırılığın da önüne geçilmektedir. Bir tarafta “Nasıl olsa sonuç Allah’tandır” diyerek sorumluluğu terk etmek, diğer tarafta ise bütün sonucu kendi kontrolünde sanmak…
Kur’an’ın çizdiği denge bunların ortasında yer almaktadır. İnsan üzerine düşeni yapar, samimiyetle çaba gösterir, dua eder ve emanetine sahip çıkar. Fakat sonunda bilir ki kalpleri yönlendiren, insanlara doğru yolu gösteren ve hidayeti nasip eden yalnızca Allah’tır.
Sonuç
En başta basit görünen ancak oldukça önemli bir soru sormuştuk: Allah çocuklarımızın ne olmalarını istiyor?
Kur’an’ın farklı surelerine dağılmış ayetleri ve kıssaları birlikte okuduğumuzda, bu sorunun cevabı giderek netleşmektedir. Allah’ın çocuk eğitimine dair ortaya koyduğu hedef, yalnızca belirli davranışları kazandırmak veya bazı kuralları öğretmek değildir. Allah’ın hedefi, kendisini tanıyan, bilinçli şekilde kulluk eden, doğru ile yanlışı ayırt edebilen ve sorumluluk sahibi insanlar yetişmesidir.
Bu nedenle Kur’an’ın eğitim anlayışı yalnızca davranışlara odaklanmaz. Önce tevhid gelir. Ardından Allah bilinci gelir. Sonra sorumluluk, karakter, sabır, tevazu, ölçü, düşünme becerisi ve toplumsal duyarlılık gelir. Allah’ın gösterdiği örneklerde eğitim, insanın iç dünyasından başlayıp davranışlarına yansıyan bütüncül bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır.
Dikkat çeken bir başka nokta da Kur’an’ın öncelikleri ile günümüzün yaygın öncelikleri arasındaki farklardır. Günümüzde çocukların başarısı, kariyeri ve geleceği üzerinde büyük bir hassasiyet gösterilmektedir. Elbette anne-babaların çocukları için güzel bir gelecek istemesi son derece doğaldır. Ancak Kur’an’ın anlattığı örneklere bakıldığında, Allah’ın önceliğinin öncelikle insanın karakteri ve Allah ile kurduğu ilişki olduğu görülmektedir.
Hz. Lokman’ın oğluna yaptığı nasihatlerde ilk konu tevhiddir. Hz. İbrahim ile Hz. İsmail arasındaki ilişkide güven ve diyalog öne çıkmaktadır. Hz. Yakup’un yaklaşımında insanın duygusal dünyasını dikkate alan bir rehberlik görülmektedir. Hz. Nuh kıssasında ise anne-babanın sorumluluğu ile insanın özgür iradesi arasındaki denge ortaya konmaktadır. Bu örneklerin tamamı birlikte değerlendirildiğinde, Kur’an’ın çocuk eğitimine dair son derece derin ve dengeli bir yaklaşım sunduğu anlaşılmaktadır.
Belki de bu makale boyunca ulaştığımız en önemli sonuçlardan biri şudur: Kur’an’a göre çocuk yetiştirmek, çocuğu belli ritüellere alıştırmaktan önce onu tevhid sahibi, ahlaklı, sorumluluk sahibi, düşünebilen ve Allah’a bilinçli şekilde yönelen bir insan olarak yetiştirmektir.
Böyle bir hedef benimsendiğinde, çocuk eğitimi yalnızca okul başarısı veya meslek seçimi meselesi olmaktan çıkar. Anne-babanın görevi de yalnızca çocuğu hayata hazırlamakla sınırlı kalmaz. Aynı zamanda onu Allah’a karşı sorumluluğunun farkında olan bir insan olarak yetiştirme sorumluluğunu da içerir.
Kur’an’ın ortaya koyduğu eğitim anlayışı, çocukları anne-babanın gurur projesi olarak değil, Allah’ın emaneti olarak görmektedir. Emanete sahip çıkmak ise yalnızca onu korumak değil; onu Allah’ın istediği değerlere yönlendirmek anlamına gelir.
Sonuçta her anne-baba çocukları için çeşitli hayaller kurar. Onların başarılı olmalarını, iyi şartlarda yaşamalarını ve güzel bir gelecek kurmalarını ister. Bunlar son derece doğal beklentilerdir. Ancak Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüye bakıldığında, Allah’ın önceliğinin bunlardan önce geldiği görülmektedir. Çünkü insanın mesleği, makamı veya dünyadaki başarısı hayatının yalnızca bir bölümünü ilgilendirirken; karakteri, imanı ve Allah ile kurduğu ilişki hem bu dünyasını hem de ahiretini etkilemektedir.
Bu nedenle Kur’an’a göre çocuk yetiştirmek, çocuğu belli ritüellere alıştırmaktan önce onu tevhid sahibi, ahlaklı, sorumluluk sahibi, düşünebilen ve Allah’a bilinçli şekilde yönelen bir insan olarak yetiştirmektir. Böyle bir insan yetiştiğinde, diğer başarılar da anlamlı bir zemine oturur. Fakat bu temel olmadan elde edilen başarılar, Allah’ın ölçüsünde asıl değeri belirleyen unsur değildir.
Kur’an’ın çocuk eğitimine dair çizdiği tabloya bütünüyle bakıldığında karşımıza çıkan şey; yalnızca iyi öğrenciler, başarılı meslek sahipleri veya toplumda saygın konumlara ulaşmış insanlar yetiştirmek değildir. Allah’ın istediği şey, kendisini tanıyan, O’na yönelen, doğruyu arayan, adaleti gözeten ve sorumluluklarının bilincinde olan kulların yetişmesidir.
Doğrusunu Allah bilir!