Ölüm, insanlığın bildiği en kesin gerçektir. Dünyaya gelen her insan bir gün öleceğini bilir. Buna rağmen insanların büyük bir kısmı hayatlarını, sanki ölüm kendilerine hiç ulaşmayacakmış gibi yaşamaktadır. Gelecek yıllar için planlar yapılır, hedefler belirlenir, yeni işler kurulur, yeni yatırımlar yapılır, yeni hayaller kurulur. İnsan bazen ömrünün ne kadarının geride kaldığını düşünmeden, sanki önünde sınırsız bir zaman varmış gibi yaşamaya devam eder.
Bu durum yalnızca Allah’a inanmayan insanlar için geçerli değildir. Ahirete inandığını söyleyen birçok insan da günlük hayatın yoğunluğu içerisinde ölümün, hesabın ve Allah’ın huzuruna çıkacak olmanın ağırlığını yeterince düşünmeden yaşayabilmektedir. Ölüm kabul edilen bir gerçek, ahiret kabul edilen bir inanç, hesap günü kabul edilen bir bilgi olarak zihinlerde yerini korur; fakat bu gerçeklerin günlük hayata ne kadar yön verdiği ayrı bir sorudur.
Kur’an’ın önemli bir bölümü insanları tam da bu noktada uyarmaktadır. Allah, insanlara sadece nasıl yaşamaları gerektiğini bildirmez; aynı zamanda yaptıkları her şeyin hesabını vereceklerini, ölümün bir son değil bir geçiş olduğunu, insanların tekrar diriltileceklerini ve yaptıklarıyla yüzleşeceklerini de haber verir. Kur’an’da cennet kadar cehennemden, mükâfat kadar cezadan, umut kadar uyarıdan bahsedilmesinin sebebi de budur.
Bazı insanlar Allah’ın rahmetini konuşmayı sever, fakat Allah’ın hesabını düşünmek istemez. Bazıları cenneti duymaktan hoşlanır, fakat cehennemi hatırlamaktan rahatsız olur. Oysa Allah’ın indirdiği ayetlerde hem rahmet hem de uyarı birlikte yer alır. Çünkü insan bazen bir müjdeyle harekete geçerken, bazen de ciddi bir uyarıyla kendine gelir. Kur’an’ın birçok yerinde anlatılan hesap günü sahneleri de bu sebeple vardır: İnsanları korkutmak için değil, onları yaklaşan bir gerçekle yüzleştirmek için.
Bu çalışma, Kur’an’ın hesap günüyle ilgili uyarılarını bir araya getirerek okuyucuyu gaflet içindeki dünya hayatından başlayıp Allah’ın huzurunda hesaba çekileceği güne ve cehennemin eşiğine kadar uzanan kronolojik bir ahiret yolculuğuna çıkarmayı amaçlamaktadır. Amaç, insanların zihninde yeni korkular üretmek değil; Allah’ın zaten haber verdiği gerçekleri, Kur’an’ın kendi ayetleri üzerinden yeniden düşünmeye çalışmaktır.
Çünkü ölüm bir ihtimal değildir. Hesap günü bir ihtimal değildir. Allah’ın huzurunda durmak bir ihtimal değildir. Asıl soru, bütün bunlar kesin ise insanın bugün hayatını neye göre yaşadığıdır.
Ölüm Gelene Kadar Oyalanan İnsan
İnsan hayatının büyük bölümü bir şeylerin peşinden koşarak geçer. Çocuklukta büyümek istenir. Gençlikte eğitim ve meslek hedefleri kurulur. Yetişkinlikte iş, aile, ev ve geçim kaygıları öne çıkar. Yaş ilerledikçe sağlık, birikim ve gelecekle ilgili endişeler artar. İnsan sürekli bir sonraki aşamaya hazırlanır. Sürekli biraz daha ilerlemeye çalışır. Hayatın bir döneminde ulaşmayı hedeflediği şeylere ulaştığında ise bu kez yeni hedefler ortaya çıkar. Böylece yıllar birbirini takip eder.
Bu durumun kendisi yanlış değildir. Allah insanı dünyadan tamamen kopuk yaşamaya çağırmaz. İnsan çalışır, üretir, kazanır, ailesine bakar ve sorumluluklarını yerine getirir. Ancak bütün bunların ortasında çoğu zaman fark edilmeyen bir tehlike vardır: İnsan, hayatını sürdürmek için yaptığı hazırlıklarla o kadar meşgul olur ki, hayatının sonunda karşılaşacağı gerçekle yüzleşmeyi sürekli erteler.
“Çoklukla övünme yarışı sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı.” (TEKÂSÜR 102:1-2)
Burada birkaç saatlik veya birkaç günlük bir meşguliyetten söz edilmiyor. Allah, insanların bütün ömürlerini kapsayabilecek bir oyalanmadan bahsediyor. İnsan bazen farkında olmadan yıllarını tüketebilir. Sabah işe gider, akşam eve döner. Bir sonraki ayı planlar. Bir sonraki yılı planlar. Daha iyi şartlara ulaşmaya çalışır. Fakat bütün bu yıllar boyunca kendisine şu soruyu sormadan yaşayabilir: Eğer bugün ölüm gelse, gerçekten hazır mıyım?
İnsanın kendisini kandırmasının en kolay yollarından biri, ölümü zihninde sürekli geleceğe ait bir olay gibi tutmasıdır. Ölümün varlığını inkâr etmez; fakat onu kendisine yaklaştırmaz. Yaşlı insanlar ölür. Hastalar ölür. Başkaları ölür. Fakat insan kendi ölümü hakkında aynı ciddiyetle düşünmek istemez. Bu yüzden cenazelerden döndükten birkaç saat sonra gündelik hayat tekrar eski düzenine girer. Mezarlıkta hissedilen duygular kısa süre içinde kaybolur. Ölüm yeniden uzak bir mesele hâline gelir.
Oysa ayet, oyalanmanın sonunun kabirler olduğunu söylüyor. İnsanın peşinden koştuğu her şey bir noktada sona erecektir. Kazanılan mallar, kurulan şirketler, yapılan yatırımlar, biriktirilen servetler, elde edilen makamlar ve insanların gözündeki itibar… Ölüm geldiğinde bunların hiçbiri insanla birlikte kabre girmeyecektir. İnsan hayatı boyunca değer verdiği birçok şeyi geride bırakacak, fakat yaptıkları ve yapmadıkları kendisinden ayrılmayacaktır.
Daha da sarsıcı olan ise surenin devamında bildirilen gerçektir.
“Hayır! Yakında bileceksiniz! Elbette yakında bileceksiniz! Gerçek öyle değil! Kesin bilgi ile bilmiş olsaydınız, mutlaka cehennem ateşini görürdünüz. Sonra ahirette onu çıplak gözle göreceksiniz. Nihayet o gün nimetlerden elbette hesaba çekileceksiniz.” (TEKÂSÜR 102:3-8)
Bu ayetlerde dikkat çeken şey, Allah’ın insanları bir ihtimal konusunda uyarmıyor olmasıdır. Burada “belki” yoktur. “Olabilir” yoktur. “Karşılaşabilirsiniz” yoktur. Allah kesin ifadeler kullanmaktadır. İnsanlar bileceklerdir. Göreceklerdir. Hesaba çekileceklerdir.
Bugün birçok insan hayatını, hiç hesap vermeyecekmiş gibi yaşamaktadır. Sanki yaptığı tercihler yalnızca bu dünyayı ilgilendiriyormuş gibi davranmaktadır. Oysa Allah, insanın kendisine verilen nimetlerden sorguya çekileceğini haber vermektedir. Bu yalnızca mal ve servet meselesi değildir. Ömür de nimettir. Sağlık da nimettir. Gençlik de nimettir. Zaman da nimettir. Bilgi de nimettir. İmkân da nimettir.
İnsan burada durup düşünmek zorundadır. Hayatının son on yılına baktığında ne görmektedir? Son beş yılına baktığında ne görmektedir? Kendisine verilen binlerce günün ne kadarını Allah’ın razı olacağı şekilde değerlendirmiştir? Kaç gününü gerçekten ahireti düşünerek geçirmiştir? Kaç gününü hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamıştır?
İşte Allah’ın uyarısı tam da bu rahatlığı sarsmak içindir.
“Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise tamamen gafildirler.” (RUM 30:7)
Bu ayet, insanlığın en büyük çelişkilerinden birini gözler önüne sermektedir. İnsanlar dünya hayatının görünen tarafını öğrenmek için büyük çaba gösterirler. Yıllarca eğitim alırlar. Uzmanlıklar edinirler. Saatlerce araştırma yaparlar. Bir yatırım yapacaklarında aylarca hesap yapabilirler. Bir ev satın alacaklarında en küçük ayrıntıları bile inceleyebilirler. Fakat aynı dikkat ve hassasiyet, ölümden sonraki hayat söz konusu olduğunda çoğu zaman ortadan kaybolur.
İnsanlar dünyadaki birkaç yıllık gelecekleri için büyük hazırlıklar yaparken, kendilerini bekleyen sonsuz hayat için ne kadar hazırlık yapmaktadır? Bir insan emekliliği için yıllarca para biriktirebilir. Peki Allah’ın huzuruna çıkacağı gün için ne biriktirmektedir? İnsan gelecekte karşılaşabileceği maddi riskler için tedbir alabilir. Peki ahiret için hangi tedbirleri almaktadır?
Kur’an’ın dikkat çektiği gaflet tam olarak budur. İnsanın ahireti inkâr etmesi değil; ahireti bildiği hâlde hayatının merkezinden çıkarmasıdır.
“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (MÜ’MİNÛN 23:115)
Bu ayet insanın bütün hayat anlayışını sarsabilecek güçtedir. Çünkü burada sorulan soru son derece temeldir: İnsan gerçekten neden yaratılmıştır?
Eğer insan boş yere yaratılmadıysa, hayat da boş geçirilemez. Eğer Allah’a dönüş kesin ise, ömür sadece tüketilecek bir zaman dilimi değildir. İnsan her gün Allah’ın huzuruna biraz daha yaklaşmaktadır. Her geçen yıl, hesap gününe biraz daha yaklaşmak demektir. Her doğum günü kutlaması, aynı zamanda ölümün biraz daha yaklaştığının da ilanıdır.
Fakat insanların büyük kısmı bu gerçekle yüzleşmek istemez. Çünkü bu gerçekle yüzleşmek, hayatın yeniden değerlendirilmesini gerektirir. İnsan sadece ne kazandığını değil, ne kaybettiğini de düşünmek zorunda kalır. Sadece yaptığı işleri değil, ihmal ettiği sorumlulukları da hatırlamak zorunda kalır.
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?” (KIYÂME 75:36)
Bu soru kısa olmasına rağmen son derece ağırdır. Çünkü insanın başıboş bırakılacağını düşünmesi, çoğu zaman açıkça ifade edilen bir düşünce değildir. İnsan bunu diliyle söylemez. Fakat bazen hayatıyla söyler. Hesabı düşünmeden yaşadığında, Allah’ın huzuruna çıkacakmış gibi davranmadığında, bütün planlarını dünya üzerine kurduğunda fiilen böyle davranmış olur.
Bu nedenle Allah müminlere çok açık bir çağrı yapmaktadır.
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (HAŞR 59:18)
Bu ayet belki de bu bölümün merkezindeki soruyu oluşturmaktadır: İnsan yarın için ne hazırlamaktadır?
Çünkü herkes bir şeyler hazırlamaktadır. Kimse plansız yaşamamaktadır. İnsan evi için hazırlık yapar. Çocukları için hazırlık yapar. Kariyeri için hazırlık yapar. Yaşlılığı için hazırlık yapar. Fakat Allah’ın sorduğu yarın, birkaç yıl sonrası değildir. Allah’ın sorduğu yarın, insanın ölümden sonra karşılaşacağı gündür.
İşte burada rahatsız edici bir gerçekle karşılaşılır. İnsan bazen dünyanın yarınları için gösterdiği çabayı, ahiretin yarını için göstermemektedir.
“Her nefis, kazandığına karşılık bir rehindir.” (MÜDDESSİR 74:38)
Hiçbir insan yaptıklarından bağımsız değildir. İnsan unutur, fakat Allah unutmaz. İnsan önemsemez, fakat Allah her şeyi bilmektedir. İnsan yıllar önce söylediği sözleri hatırlamayabilir. Fakat hesap günü insanın hafızasına göre değil, Allah’ın bilgisine göre gerçekleşecektir.
Bu yüzden Kur’an’ın ilk büyük uyarısı son derece nettir: İnsan ölüm gelene kadar oyalanabilir. Kendisini güvende hissedebilir. Ölümün hâlâ uzak olduğunu düşünebilir. Fakat ölüm geldiği anda bütün oyalanmalar sona erecektir.
Perdelerin Kalktığı An
İnsan hayatı boyunca birçok şeyi görmezden gelerek yaşayabilir. Ölümü düşünmemeyi tercih edebilir. Hesabı zihninin arka taraflarına itebilir. Ahireti kabul ettiği hâlde, onun ağırlığını günlük hayatına taşımadan yaşayabilir. Hatta bazen Allah’ın ayetlerini okuyup dinlediği hâlde, bunların bir gün kendi hayatında birebir gerçekleşeceğini yeterince düşünmeyebilir. Fakat bütün bunlar, gerçeğin değiştiği anlamına gelmez. İnsan hakikati görmezden gelebilir, ancak hakikat insanı görmezden gelmez.
“Ölüm sarhoşluğu bir hakikat olarak insana gelir de ona, ‘İşte bu, senin öteden beri kaçıp durduğun şeydir’ denir.” (KAF 50:19)
Bu ayet, insanın hayatındaki en önemli kırılma anlarından birini anlatmaktadır. Ölüm, herkesin bildiği fakat çoğu insanın gerçekten yüzleşmek istemediği gerçektir. İnsan ölümün varlığını kabul eder, fakat onun bugün gelebileceğini düşünmek istemez. Çünkü ölümün bugün gelebileceğini kabul etmek, hayatı yeniden değerlendirmeyi gerektirir. Öncelikleri yeniden gözden geçirmeyi gerektirir. Ertelenen birçok sorunun yeniden gündeme gelmesini gerektirir.
Oysa Allah’ın haber verdiği bu an geldiğinde artık geri dönüş yoktur. İnsan yıllarca ölümden kaçmaya çalışabilir. Sağlığını korumaya çalışabilir. Tedbirler alabilir. Planlar yapabilir. Fakat ölüm geldiğinde insan ilk defa hayatı boyunca ertelediği gerçekle doğrudan karşı karşıya kalacaktır. O ana kadar teorik görünen birçok şey bir anda gerçek hâline gelecektir. Hesap günü artık bir inanç konusu olmaktan çıkacak, yaklaşan bir gerçek hâline gelecektir. Ahiret artık hakkında konuşulan bir konu olmaktan çıkacak, içine girilen bir gerçek olacaktır.
Bugün birçok insan ölümü uzak bir geleceğin meselesi gibi düşünmektedir. İnsanlar yıllar sonrasına ait planlar yaparken, ölümün o planlardan önce gelebileceğini çoğu zaman hesaba katmazlar. Bir sonraki yılın hesabı yapılır, fakat ölümün hesabı yapılmaz. Yeni hedefler belirlenir, fakat Allah’ın huzuruna çıkılacak gün için aynı ciddiyetle hazırlık yapılmaz. Bu yüzden ölüm, sadece hayatın sonu değil; aynı zamanda insanın kendisi hakkında kurduğu birçok yanılsamanın da sonudur.
Ölüm geldiğinde insan ilk defa zamanın gerçekten tükendiğini anlayacaktır. Dünyada sahip olduğu en değerli şeylerden biri zaman iken, o zamanın artık sona erdiğini görecektir. Yıllarca ertelenen tövbeler, yıllarca ertelenen kararlar, yıllarca ertelenen sorumluluklar bir anda anlam değiştirecektir. İnsan o anda, daha önce sahip olduğu fırsatların değerini dünyadayken fark ettiğinden çok daha farklı bir şekilde anlayacaktır.
Fakat bu bölümün asıl sarsıcı tarafı ölümün kendisi değildir. Çünkü Kur’an’ın anlattığı şey yalnızca ölüm değildir. Ölümden sonra insanın karşılaşacağı hakikattir.
“(Ona) ‘Andolsun ki sen bundan gaflette idin. Şimdi gaflet perdeni açtık; artık bugün gözün keskindir’ (denir.)” (KAF 50:22)
Bu ayet, belki de Kur’an’ın gaflet hakkında söylediği en sarsıcı cümlelerden biridir. Çünkü burada anlatılan kişi hakikati ilk kez öğrenen biri değildir. Asıl dikkat çekici olan nokta, kişinin uzun süre boyunca bu gerçekten habersiz veya ilgisiz yaşamış olmasıdır. Dünyada iken ölümün varlığını biliyordu. Hesap gününü biliyordu. Allah’ın huzuruna çıkacağını biliyordu. Fakat bütün bunlar hayatının merkezinde değildi. İşte ayette anlatılan perde tam olarak budur.
İnsan bazen hakikati inkâr etmeksizin de ondan uzak yaşayabilir. Bir şeyin doğru olduğunu kabul etmek ile o doğruya göre yaşamak aynı şey değildir. Ahirete inanmak ile ahireti sürekli hatırda tutmak aynı şey değildir. Hesap gününü kabul etmek ile her gününü hesap verecek biri gibi yaşamak aynı şey değildir. Kur’an’ın dikkat çektiği gaflet de çoğu zaman burada ortaya çıkar.
Bu nedenle ayette geçen perde son derece önemlidir. Çünkü insan dünyada yaşarken birçok şeyin etkisi altında kalır. Günlük koşuşturma, para kazanma telaşı, sosyal çevre, alışkanlıklar, eğlenceler, hırslar ve bitmek bilmeyen meşguliyetler insanın gözünü asıl gerçekten uzaklaştırabilir. İnsan zamanla içinde yaşadığı dünyanın geçici olduğunu unutmaya başlar. Ölümün kendisine de geleceğini unutmaya başlar. Hesap gününün yaklaşmakta olduğunu unutmaya başlar.
Fakat Allah’ın haber verdiği gün geldiğinde bütün bu perdeler kalkacaktır. O gün artık insanın dikkatini dağıtacak hiçbir şey kalmayacaktır. Ne iş kalacaktır, ne kariyer, ne mal, ne makam, ne sosyal statü, ne insanların övgüsü, ne de dünyanın sunduğu başka bir meşguliyet. İnsan ilk defa hiçbir şeyin arkasına saklanamayacağı bir açıklıkla gerçekle karşı karşıya kalacaktır.
Bu yüzden bu ayet yalnızca ölümden sonraki bir sahneyi anlatmıyor; aynı zamanda bugünkü hayatımıza da bir soru yöneltiyor. İnsan gerçekten neyin içinde yaşamaktadır? Gözünün önünde duran gerçekleri görüyor mudur, yoksa onları sürekli erteleyerek yaşamayı mı tercih etmektedir? Çünkü Allah’ın bildirdiğine göre o gün geldiğinde artık hiçbir perde kalmayacaktır. Ve insan, dünyada hakkında konuştuğu her şeyden çok daha kesin olan bir gerçekle yüz yüze duracaktır.
Allah’ın Huzurunda
Ölüm gerçekleşmiş, dünya hayatı sona ermiş ve insanın gözünün önündeki perdeler kalkmıştır. Dünyada iken uzak görünen gerçekler artık uzak değildir. Hakkında konuşulan hesap günü artık gelecekte beklenen bir olay değildir. İnsan, hayatı boyunca kaçınılmaz olarak yaklaşmakta olan o günün içine girmiştir.
Dünyada yaşayan insanlar arasında sayısız fark vardır. Kimi zengindir, kimi fakirdir. Kimi güçlüdür, kimi zayıftır. Kimi toplum içerisinde büyük saygı görür, kimi ise sıradan bir hayat sürer. Kimi makam sahibidir, kimi değildir. İnsanlar yaşadıkları dünyada kendilerini çoğu zaman sahip oldukları şeylerle tanımlarlar. İsimleriyle, unvanlarıyla, servetleriyle, çevreleriyle ve başarılarıyla var olmaya çalışırlar.
Fakat hesap gününün en sarsıcı taraflarından biri, insanın kendisini güçlü hissetmesini sağlayan bütün bu şeylerin bir anda anlamını yitirmesidir.
“Hepsi saf saf Rabbinin huzuruna çıkarılırlar. Andolsun, sizi ilk önce yarattığımız gibi bize geldiniz. Oysa siz, sizin için hesaba çekileceğiniz bir zaman belirlemediğimizi sanmıştınız” (KEHF 18:48)
Burada anlatılan sahne, insanın dünyada alıştığı bütün düzenin sona erdiği bir sahnedir. İnsan dünyada birçok şeyin arkasına saklanabilir. Çevresinin arkasına saklanabilir. Ailesinin arkasına saklanabilir. Toplumdaki konumunun arkasına saklanabilir. İnsanlar tarafından nasıl görüldüğüne güvenebilir. Kendisi hakkında oluşturduğu imaja güvenebilir.
Fakat Allah’ın huzurunda bunların hiçbiri kalmayacaktır.
İnsan dünyaya ilk geldiğinde nasıl yalnızsa, Allah’ın huzuruna çıktığında da aynı şekilde yalnız olacaktır. Ne serveti yanında olacaktır, ne makamı, ne onu öven insanlar, ne de dünyada kendisine güven veren güç unsurları. İnsan hayatı boyunca biriktirdiği şeylerin çoğunu arkasında bırakmış olarak Allah’ın huzurunda duracaktır.
Bu noktada insanın kendisine sorması gereken soru son derece ağırdır: Eğer bugün Allah’ın huzuruna çıkarılsaydım, benimle birlikte ne gelirdi?
Birçok insan bu soruya mal varlığını anlatarak cevap veremez. Kariyerini anlatarak cevap veremez. Çevresini anlatarak cevap veremez. Çünkü Allah’ın huzurunda bunların hiçbirinin gerçek değeri olmayacaktır. O gün insanı temsil edecek olan şey, hayatı boyunca yaptığı tercihler olacaktır.
İnsan bazen dünyada çok önemli olduğunu düşündüğü şeylerin Allah katında hiçbir ağırlığının olmadığını fark etmek istemez. Çünkü bu fark ediş, hayatın yeniden değerlendirilmesini gerektirir. İnsan yıllar boyunca uğruna mücadele ettiği bazı şeylerin, hesap günü geldiğinde kendisine hiçbir fayda sağlamayabileceği gerçeğiyle yüzleşmek istemez.
Fakat Kur’an’ın anlattığı sahne tam olarak budur. İnsan, bütün dünyevî kimliklerinden arındırılmış bir şekilde Allah’ın huzurunda durmaktadır.
Bu sahnenin ağırlığını artıran başka bir ayet daha vardır.
“O gün huzura alınırsınız; size ait hiçbir sır gizli kalmaz.” (HAKKA 69:18)
Bu ayet, hesap gününün en ürpertici yönlerinden birini ortaya koymaktadır. İnsan hayatı boyunca birçok şeyi gizleyebilir. Başkalarından saklayabilir. İnsanlar hakkında belirli bir izlenim oluşturabilir. Bazı hatalarını unutturabilir. Bazı yanlışlarını görünmez hâle getirebilir. Hatta zamanla kendisini bile kandırabilir.
Fakat Allah’ın huzurunda hiçbir şey gizli kalmayacaktır.
İnsanların bilmediği şeyler bilinecektir. Unutulduğu düşünülen şeyler ortaya çıkacaktır. Önemsiz görülen şeyler ortaya çıkacaktır. Kimsenin görmediği sanılan şeyler ortaya çıkacaktır.
İnsan bazen hayatı boyunca işlediği büyük günahları düşünür; fakat hesap gününün ağırlığı yalnızca büyük günahlardan kaynaklanmaz. İnsan bazen küçük gördüğü şeylerin de Allah’ın bilgisi dâhilinde olduğunu unutabilir. Söylenen sözler, yapılan tercihler, niyetler, ihmaller ve ertelenen sorumluluklar… İnsan hayatının tamamı Allah’ın bilgisi içerisindedir.
Dünyada yaşarken insanlar çoğu zaman başkalarının kendileri hakkında ne düşündüğünü önemserler. İtibarlarını korumaya çalışırlar. İnsanların gözündeki yerlerini korumaya çalışırlar. Fakat hesap günü geldiğinde artık insanların ne düşündüğünün hiçbir önemi kalmayacaktır. Çünkü insanı bekleyen şey insanların değerlendirmesi değil, Allah’ın hükmüdür.
Bu yüzden Allah’ın huzurunda durmak fikri üzerinde ciddi şekilde düşünmek gerekir. Çünkü bu, herhangi bir mahkemeye çıkmak değildir. Her şeyi bilen, hiçbir şeyi unutmayan ve hiçbir konuda yanılmayan Allah’ın huzurunda bulunmaktır.
Dünyadaki mahkemelerde insanlar savunma yapabilirler. Deliller kaybolabilir. Şahitler yanılabilir. İnsanlar eksik bilgiye sahip olabilir. Fakat Allah’ın huzurunda bunların hiçbiri söz konusu değildir. Orada eksik bilgi yoktur. Unutma yoktur. Yanılma yoktur. Haksızlık yoktur.
İşte bu nedenle hesap günü yalnızca insanların toplanacağı bir gün değildir. Aynı zamanda bütün gerçeklerin ortaya çıkacağı gündür. İnsan, kendisini olduğu gibi görecektir. Hayatını olduğu gibi görecektir. Amellerini olduğu gibi görecektir.
Ve işte tam bu noktada, insanın dünyada yaptığı her şeyin kaydedilmiş olduğunu öğreneceği yeni bir aşama başlayacaktır.
Amel Defteri Önüne Konulduğunda
Allah’ın huzurunda bekleyen insan için artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Dünyada iken hakkında konuştuğu hesap günü, şimdi içinde bulunduğu bir gerçeğe dönüşmüştür. Ölüm gerçekleşmiş, perdeler kalkmış ve insan Allah’ın huzuruna çıkarılmıştır. Fakat hesap gününün ağırlığı burada da sona ermez. Çünkü insan şimdi, hayatı boyunca yaptıklarıyla yüzleşeceği başka bir aşamaya gelmektedir.
Birçok insan dünyada yaşarken bazı şeylerin unutulacağını düşünür. Aradan yıllar geçince önemini kaybedeceğini düşünür. Kimsenin bilmediği şeylerin kendisiyle birlikte yok olup gideceğini düşünür. Bazen söylediği sözleri unutur. Bazen yaptığı davranışları hatırlamaz. Bazen de hayatının belirli dönemlerini geride bıraktığını ve artık onların kapandığını zanneder.
Fakat Allah’ın hesabında unutmak diye bir şey yoktur.
“İki yazıcı, sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar. İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (KAF 50:17-18)
Bu ayetler, insanın hayatına bakışını değiştirebilecek kadar güçlüdür. Çünkü birçok insan büyük günahlar üzerinde düşünürken, günlük hayatının sıradan görünen ayrıntılarını önemsemez. Oysa ayet, insanın ağzından çıkan sözlerin bile kayıt altında olduğunu bildirmektedir.
İnsan bazen yalnız kaldığında konuşur. Bazen öfkelendiğinde konuşur. Bazen kimsenin duymadığını düşündüğünde konuşur. Bazen de sıradan gördüğü konuşmalar yapar.
Fakat Allah’ın bildirdiğine göre insanın hayatı, kendi hafızasından çok daha ayrıntılı bir şekilde kayıt altındadır.
Bu durum üzerinde gerçekten düşünmek kolay değildir. Çünkü insanın hayatı yalnızca büyük kararlarından oluşmaz. Binlerce gün, binlerce konuşma, binlerce tercih, binlerce davranış vardır. İnsan bunların büyük kısmını unutmuş olabilir. Fakat hesap günü insanın hafızasına göre değil, Allah’ın bilgisine göre gerçekleşecektir.
Bu nedenle birçok insanın dünyada rahatlıkla yaptığı şeyler, o gün farklı bir anlam kazanacaktır. Söylenen sözler yeniden karşısına çıkacaktır. İhmal edilen sorumluluklar yeniden karşısına çıkacaktır. Ertelenen görevler yeniden karşısına çıkacaktır. İnsan, yıllarca geride bıraktığını düşündüğü birçok şeyin aslında geride kalmadığını görecektir.
Ve sonra hesap gününün en sarsıcı sahnelerinden biri gerçekleşecektir.
“Kitap ortaya konur. Suçluları, kitabın içindekilerden korkuya kapılmış görürsün. ‘Eyvah bize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük, büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!’ derler. Onlar bütün yaptıklarını karşılarında bulurlar. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.” (KEHF 18:49)
Burada şaşkınlık vardır. Korku vardır. Hayret vardır. İnsan ilk defa hayatının tamamını karşısında görmektedir.
Dünyada yaşarken insan kendisini farklı şekillerde değerlendirebilir. Kendi hatalarını küçültebilir. Bazı yanlışlarını haklı gösterebilir. Bazı sorumluluklarını önemsiz görebilir. Hatta zamanla kendi vicdanını bile ikna edebilir.
Fakat amel defteri açıldığında artık yorumlar sona erecektir. İnsan kendi hayatının gerçeğiyle karşı karşıya kalacaktır.
Kur’an’ın anlattığı şaşkınlık da buradan kaynaklanmaktadır. İnsan küçük gördüğü şeylerin de yazıldığını görecektir. Önemsiz sandığı şeylerin de yazıldığını görecektir. Kimsenin bilmediğini düşündüğü şeylerin de yazıldığını görecektir.
Bu sahnenin korkutucu tarafı yalnızca günahların ortaya çıkması değildir. Asıl korkutucu taraf, insanın hiçbir şeyin kaybolmadığını öğrenmesidir. Hayat boyunca yapılan her tercih, her söz ve her davranış bir şekilde insanın önüne getirilecektir.
Bu nedenle birçok insanın hesap günüyle ilgili en büyük yanılgılarından biri, bazı şeylerin unutulacağını düşünmesidir. Oysa Allah’ın hesabında unutulan hiçbir şey yoktur.
“Her insanın amelini boynuna yükledik. Kıyamet günü kendisine, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkaracağız. Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.” (İSRA 17:13-14)
Bu ayetlerde insanın kendi kitabıyla yüzleşmesi anlatılmaktadır. Dikkat edilirse burada başkasının değerlendirmesinden söz edilmemektedir. İnsan kendi hayatını kendi önünde bulacaktır.
Bu durum son derece ürperticidir. Çünkü insan dünyada kendisini anlatabilir. Kendisini savunabilir. Mazeretler üretebilir. Eksik bilgi veren insanları ikna edebilir.
Fakat kendi hayatının tamamı önüne konulduğunda artık bunların hiçbir anlamı kalmayacaktır.
İnsan kendi kitabını okuyacaktır. Kendi geçmişini görecektir. Kendi tercihlerini görecektir. Kendi ihmallerini görecektir. Ve bütün bunlarla ilgili hüküm, eksik bilgi sahibi insanlar tarafından değil, Allah tarafından verilecektir.
İşte bu yüzden hesap günü yalnızca başkalarının insanı değerlendirdiği bir gün değildir. Aynı zamanda insanın kendisiyle yüzleştiği gündür.
Fakat hesap gününün ağırlığı burada da sona ermez. Çünkü bazı insanlar amel defterlerini gördüklerinde derin bir pişmanlık yaşayacaklardır.
“Kitabı kendisine sol tarafından verilen şöyle der: ‘Keşke kitabım bana verilmeseydi. Hesabımın ne olduğunu bilmeseydim. Keşke ölüm her şeyi bitirseydi. Malım bana hiçbir yarar sağlamadı. Saltanatım da yok olup gitti.’” (HAKKA 69:25-29)
Bu ayetlerdeki pişmanlık dikkat çekicidir. Çünkü burada insan artık gerçeği bütünüyle görmektedir. Dünyada iken önem vermediği şeylerin önemini anlamıştır. Ertelediği şeylerin değerini anlamıştır. Fakat bütün bunları anlaması sonucu değiştirmemektedir.
İnsan hayatı boyunca birçok konuda geç kalabilir. Bir fırsatı kaçırabilir. Bir kararı erteleyebilir. Bir işi daha sonra yapabilir. Dünyada bunların telafisi bazen mümkündür. Fakat hesap günü geldiğinde telafisi olmayan şeyler vardır.
İşte Kur’an’ın anlattığı pişmanlık da budur. Gerçeği görmek. Fakat çok geç gördüğünü anlamak.
Bu yüzden amel defteri sahnesi yalnızca bir kayıt gösterimi değildir. Bu sahne, insanın hayatı boyunca yaptığı her şeyle yüzleştiği andır. İnsan burada yalnızca ne yaptığını değil, neyi yapmadığını da görecektir. Yalnızca işlediği günahları değil, ihmal ettiği sorumlulukları da görecektir.
Ve bu yüzleşmenin ardından insan, artık konuşarak veya mazeret üreterek kurtulamayacağı başka bir aşamaya geçecektir.
Konuşamayacağın Gün
Dünyada yaşayan insanın en büyük alışkanlıklarından biri kendisini savunmaktır. İnsan hata yaptığında açıklama yapar. Yanlış anlaşıldığını söyler. Şartları öne sürer. İçinde bulunduğu ortamı suçlar. Başkalarını suçlar. Kendisini haklı gösterecek gerekçeler bulmaya çalışır. Bazen gerçekten haklıdır, bazen değildir. Ancak dünya hayatında insanın elinde her zaman bir savunma imkânı vardır. Bir şeyler söyleyebilir, itiraz edebilir, açıklama yapabilir ve kendisini anlatmaya çalışabilir.
Bu nedenle birçok insan hesap gününü düşünürken de bilinçaltında buna benzer bir sahne hayal eder. Sanki Allah’ın huzuruna çıktığında kendisini açıklayabilecekmiş gibi düşünür. Dünyada yaptığı hataların sebeplerini anlatabilecekmiş gibi düşünür. Belki yeterince bilmediğini, şartların zor olduğunu veya çevresinin etkisi altında kaldığını söyleyebileceğini düşünür. Oysa Kur’an’ın anlattığı hesap günü sahnesi, insanların zihinlerinde kurdukları bu rahat tabloya hiç benzememektedir.
“Bu, konuşamayacakları gündür. Onlara izin de verilmez ki mazeretlerini beyan etsinler.” (MÜRSELÂT 77:35-36)
Bu ayetler ilk bakışta kısa görünse de içerdiği anlam son derece ağırdır. Çünkü burada insanın hayatı boyunca kullandığı en önemli araçlardan biri elinden alınmaktadır: konuşma ve mazeret üretme imkânı. İnsan dünyada ne kadar güçlü konuşursa konuşsun, ne kadar ikna edici olursa olsun, ne kadar zeki ve hazırcevap olursa olsun, Allah’ın bildirdiği o gün geldiğinde bunların hiçbir değeri kalmayacaktır.
İnsanın birçok günahı yalnızca işlediği fiillerden değil, o fiilleri meşrulaştırmak için ürettiği mazeretlerden de beslenir. İnsan bazen yanlış yaptığını bilir, fakat kendisini rahatlatacak açıklamalar bulur. Yapması gereken şeyleri ertelemesini haklı göstermeye çalışır. Allah’ın emirlerini ikinci plana atmasını makul göstermeye çalışır. Vicdanının rahatsızlığını susturmak için çeşitli gerekçeler üretir. Yıllar boyunca bu gerekçelerle yaşayabilir.
Fakat Allah’ın huzurunda artık mazeretlerin konuşulacağı bir alan kalmayacaktır. Çünkü o gün eksik bilgiye sahip insanların bulunduğu bir ortam değildir. İnsanların kandırılabileceği, olayların farklı gösterilebileceği veya gerçeklerin gizlenebileceği bir ortam değildir. Allah insanın hayatını, niyetlerini, tercihlerinin arkasındaki sebepleri ve kalbinden geçenleri zaten bilmektedir. Bu nedenle insanın kendisini savunmaya çalışması, dünyadaki anlamını tamamen kaybedecektir.
Burada insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir: Eğer bugün Allah’ın huzurunda konuşma hakkım olmasaydı, hayatım kendi başına ne anlatırdı? Çünkü hesap günü geldiğinde insanı kurtaracak olan şey güzel konuşması değil, yaşadığı hayat olacaktır. Söylediği sözler değil, yaptığı tercihler olacaktır. İnsanların karşısında oluşturduğu imaj değil, Allah’ın bildiği gerçek olacaktır.
Bu noktada Kur’an, hesap gününün bir başka yönünü daha ortaya koymaktadır.
“O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. O, rahmândır. O gün insanlar O’na karşı konuşmaya yetkili değillerdir. Ruh ve melekler saf saf olup durduğu gün, Rahmân’ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar; konuşan da doğruyu söyler.” (NEBE 78:37-38)
Bu ayetler, hesap günündeki mutlak otoriteyi ve mutlak sessizliği gözler önüne sermektedir. Dünya hayatında insanlar sürekli konuşurlar. Her konuda fikir beyan ederler. Hüküm verirler. Tartışırlar. Birbirlerini eleştirirler. Kendilerini savunurlar. Fakat Allah’ın huzurunda bulunulan o gün, dünyanın bütün gürültüsü sona ermiş olacaktır. İnsanların sesleri değil, Allah’ın hükmü belirleyici olacaktır.
Bu sahnenin ağırlığını artıran şeylerden biri de insanın artık gerçeği bütünüyle görmüş olmasıdır. Ölüm gerçekleşmiştir. Perdeler kalkmıştır. Allah’ın huzuruna çıkılmıştır. Amel defteri açılmıştır. İnsan kendi hayatını bütün açıklığıyla görmüştür. Artık inkâr edecek bir şey kalmamıştır. Tartışılacak bir konu kalmamıştır. Şüphe duyulacak bir alan kalmamıştır. İnsan gerçeğin tamamını görmektedir.
Dünyada birçok insan Allah’ın ayetlerini duyduğu hâlde onları erteleyebilir. Daha sonra düşünmeyi tercih edebilir. Hesap gününü uzak görebilir. Fakat Kur’an’ın anlattığı bu sahnede artık uzak görünen hiçbir şey kalmamıştır. İnsan yıllarca kaçmaya çalıştığı gerçekle yüz yüzedir. Üstelik bunu değiştirebilecek hiçbir güce de sahip değildir.
İşte bu yüzden konuşamamak yalnızca fiziksel bir sessizlik değildir. Bu, insanın bütün mazeretlerinin, bütün savunmalarının ve bütün kaçış yollarının sona ermesidir. İnsan artık kendi hayatının sonuçlarıyla karşı karşıyadır. Hayatı boyunca yaptığı tercihler onun adına konuşmaktadır. Yıllarca ertelenen sorumluluklar onun adına konuşmaktadır. İşlenen günahlar ve yapılan iyilikler onun adına konuşmaktadır.
Fakat hesap gününün dehşeti burada da sona ermez. Çünkü insanın sustuğu yerde, bu defa hiç beklemediği şahitler konuşmaya başlayacaktır.
Kendi Organlarının Şahitliği
İnsan hayatı boyunca birçok şeyden kaçabilir. Bazı insanlardan uzaklaşabilir. Bazı gerçekleri görmezden gelebilir. Hatta bazen kendi vicdanını bile susturabilir. Fakat insanın kendisinden kaçabilmesi mümkün değildir. Çünkü nereye giderse gitsin, kendi hayatını da beraberinde taşır. Yaptığı tercihleri, söylediği sözleri, işlediği günahları ve yerine getirdiği sorumlulukları da beraberinde taşır.
Hesap gününe kadar birçok insanın en büyük umutlarından biri, yaptıklarının unutulmasıdır. Aradan geçen yılların bazı şeyleri silip götürdüğünü düşünür. İnsanların hatırlamamasını yeterli görür. Bazen kendisi de geçmişte yaptıklarını unutmaya başlar. Fakat Kur’an’ın anlattığı hesap günü sahnesinde unutmak diye bir şey yoktur. Çünkü Allah’ın huzurunda sadece kayıtlar değil, şahitler de vardır.
Üstelik bu şahitler, insanın hiç beklemediği şahitlerdir.
“O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Elleri bize konuşur, ayakları da kazandıklarına şahitlik eder.” (YÂSÎN 36:65)
Bu ayet, hesap gününün en sarsıcı sahnelerinden birini anlatmaktadır. Bir önceki bölümde gördüğümüz gibi insanın konuşma ve mazeret üretme imkânı ortadan kalkmıştır. Fakat burada daha da ileri bir durum ortaya çıkmaktadır. İnsan artık yalnızca susmak zorunda kalmaz; aynı zamanda kendi bedeni onun aleyhine konuşmaya başlar.
Bu sahneyi gerçekten düşünmek gerekir. İnsan hayatı boyunca ellerini kendi iradesiyle kullanır. Ayaklarıyla istediği yere gider. Bedeninin kendisine ait olduğunu düşünür. Onun üzerinde tam bir hâkimiyete sahip olduğunu zanneder. Fakat hesap günü geldiğinde insan, yıllarca kontrol ettiğini düşündüğü organlarının aslında Allah’ın emri altında olduğunu görecektir.
Bugün bir insan yaptığı bir şeyi inkâr etmeye çalışabilir. Bir sözü söylemediğini iddia edebilir. Bir davranışı gerçekleştirmediğini öne sürebilir. İnsanları kandırabilir. Delilleri gizleyebilir. Gerçekleri çarpıtabilir. Fakat insanın kendi elleri ve ayakları şahitlik etmeye başladığında artık saklanabileceği hiçbir yer kalmayacaktır.
Bu noktada insanın karşısına çok ağır bir gerçek çıkmaktadır. Dünyada işlenen günahların çoğu, insanın kendisini yalnız hissettiği anlarda işlenir. İnsan kimsenin görmediğini düşünür. Kimsenin bilmeyeceğini düşünür. Kimsenin şahit olmayacağını düşünür. Fakat Allah’ın anlattığı bu sahne, insanın aslında hiçbir zaman yalnız olmadığını göstermektedir. İnsan yalnız olduğunu düşündüğü anlarda bile kendi bedeni yapılanlara şahitlik etmektedir.
Bu durum yalnızca büyük günahlar için geçerli değildir. Hayatın tamamı için geçerlidir. Eller nerelere uzandıysa, ayaklar nerelere gittiyse, insan ömrünü nasıl kullandıysa, bütün bunlar Allah’ın bilgisi dâhilindedir. Hesap günü geldiğinde ise bu bilgi, insanın önünde şahitliğe dönüşecektir.
Kur’an bu sahneyi başka bir yerde daha ayrıntılı şekilde anlatmaktadır.
“Nihayet cehenneme vardıklarında, kulakları, gözleri ve derileri, yapmış oldukları işler hakkında, kendileri aleyhine şahitlik ederler. Onlar derilerine, ‘Niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz?’ derler. Derileri de der ki; ‘Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştı ve yine yalnızca O’na döndürülüyorsunuz.’ Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin, aleyhinize şâhitlik etmesinden sakınmıyordunuz. Lâkin, yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmediğini sanıyordunuz. İşte bu sizin, Rabbiniz hakkında beslediğiniz zannınızdır. O, sizi mahvetti de ziyâna uğrayanlardan oldunuz.” (FUSSİLET 41:20-23)
Burada yalnızca ellerden ve ayaklardan değil; insanın kulaklarından, gözlerinden ve derisinden söz edilmektedir. İnsan hayatı boyunca dünyayı bu organlar aracılığıyla tanır. Görür, işitir, hisseder ve karar verir. Fakat hesap günü geldiğinde bu organlar artık insanın hizmetinde değil, Allah’ın emrinde olacaktır.
Ayetlerde dikkat çeken noktalardan biri de insanların kendi organlarına yönelttikleri şaşkınlıktır. İnsan, yıllarca kendisiyle birlikte yaşayan organlarının neden kendi aleyhine konuştuğunu anlamakta zorlanmaktadır. Oysa cevap son derece açıktır: Allah onları konuşturmuştur.
Burada insanın bütün hayat anlayışını sarsabilecek bir gerçek ortaya çıkmaktadır. İnsan dünyada çoğu zaman Allah’ın gördüğünü unutabilir. Allah’ın bildiğini unutabilir. İnsanların görmediği şeylerin önemsiz olduğunu düşünebilir. Fakat ayetler, insanın kendi organlarının bile yapılanlara şahit olduğunu göstermektedir.
Bu nedenle hesap günü yalnızca bir sorgulama günü değildir. Aynı zamanda bütün gerçeklerin ortaya çıktığı gündür. İnsan kendisini olduğundan farklı gösteremeyecektir. Başka bir hikâye anlatamayacaktır. Geçmişini değiştiremeyecektir. Çünkü insanın en yakınında bulunan şahitler, onun bütün hayatını doğrulamaktadır.
Fussilet Suresi’ndeki ayetlerin son kısmı özellikle dikkat çekicidir. Çünkü burada insanların Allah hakkında yanlış bir zanda bulundukları anlatılmaktadır. İnsan bazen Allah’ın her şeyi gördüğünü teorik olarak kabul eder; fakat hayatını buna göre yaşamaz. Allah’ın bildiğini söyler, fakat sanki Allah görmüyormuş gibi davranır. Allah’ın huzuruna çıkacağını söyler, fakat kararlarını buna göre vermez.
İşte ayetlerin işaret ettiği tehlike tam olarak budur. İnsan sadece işlediği günahlar sebebiyle değil, Allah hakkındaki yanlış düşünceleri sebebiyle de kendisini felakete sürükleyebilir. Çünkü insanın amelleri çoğu zaman inandığı şeylerin doğal sonucudur. Allah’ın her şeyi gördüğünü gerçekten bilen ve bunu sürekli hatırında tutan bir insan ile bunu yalnızca teorik olarak kabul eden bir insan aynı şekilde yaşamaz.
Bu nedenle organların şahitliği sahnesi, hesap gününün en ürpertici aşamalarından biridir. İnsan artık yalnızca Allah’ın bildiğini öğrenmemektedir. Aynı zamanda bütün hayatının, kendi bedeni tarafından doğrulandığını da görmektedir.
Ve işte bu noktada birçok insanın kalbini parçalayacak olan pişmanlık başlar. Çünkü artık gerçek bütünüyle ortaya çıkmıştır. Artık inkâr edecek bir şey kalmamıştır. Artık kaçış yolu kalmamıştır. İnsan, hayatı boyunca yaptığı tercihlerin sonuçlarını bütün açıklığıyla görmektedir.
Bunun ardından ise Kur’an’ın anlattığı en acı sahnelerden biri gelecektir: İnsanların geri dönmek istemeleri, fakat artık bunun mümkün olmaması.
“Rabbim, Beni Geri Gönder!”
Hesap gününün en acı taraflarından biri, insanların gerçeği görmemesi değildir. Asıl acı olan, gerçeği gördükleri anda artık hiçbir şeyi değiştirememeleridir. Dünya hayatında insanın önünde sayısız fırsat vardır. Hata yapabilir ve düzeltebilir. Yanlış bir yoldan dönebilir. Günah işleyebilir ve tövbe edebilir. İhmal ettiği bir sorumluluğu yerine getirebilir. Allah’a yönelebilir. Kendisini değiştirebilir.
Bu nedenle dünya hayatı yalnızca bir imtihan yeri değil, aynı zamanda bir fırsatlar alanıdır. İnsan nefes aldığı sürece önünde bir imkân vardır. Hatasını fark ettiği sürece önünde bir dönüş kapısı vardır. Fakat Kur’an’ın anlattığı sahnelerde artık bu kapılar kapanmıştır. Gerçek bütün açıklığıyla ortaya çıkmış, fakat onu değiştirme imkânı ortadan kalkmıştır.
İşte bu yüzden hesap gününün en ağır duygularından biri pişmanlıktır.
“Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca, ‘Rabbim! Beni dünyaya geri gönder; ta ki boşa geçirdiğim dünyada salih bir amel yapayım’ der. Hayır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar bir perde (berzah) vardır.” (MÜ’MİNÛN 23:99-100)
İnsan ilk defa zamanın gerçekten bittiğini anlamaktadır. Dünyada yaşarken ölüm hep gelecekteydi. Hep başkalarının başına gelen bir olaydı. Hep biraz daha uzaktaydı. Fakat ölüm geldiğinde insan, hayatı boyunca sahip olduğu en değerli şeyin zaman olduğunu fark etmektedir.
Dikkat edilirse ayette istenen şey servet değildir. Makam değildir. Uzun bir ömür değildir. İnsan yalnızca geri dönmek istemektedir. Çünkü artık neyi kaybettiğini anlamıştır.
Bugün birçok insan daha fazla para kazanmak için yıllarını verebilir. Daha büyük hedeflere ulaşmak için büyük fedakârlıklar yapabilir. Fakat ölüm geldiğinde bunların hiçbiri istenmeyecektir. İnsan o anda yalnızca bir fırsat daha isteyecektir. Bir gün daha. Bir süre daha. Bir dönüş imkânı daha…
Fakat ayetin devamı son derece serttir. Çünkü artık vakit bitmiştir. Dünya hayatı sona ermiştir. İmtihan tamamlanmıştır. İnsan yıllarca sahip olduğu fırsatları tüketmiş ve artık geri dönüşü olmayan bir noktaya gelmiştir.
Kur’an aynı gerçeği başka bir sahnede daha gözler önüne sermektedir.
“Suçlular, Rablerinin huzurunda boyunlarını büküp, ‘Rabbimiz! Gördük ve işittik. Artık şimdi bizi (dünyaya) döndür ki, salih amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız’ dedikleri vakit bir görsen!” (SECDE 32:12)
Bu ayetlerde insanların yaşadığı kırılma açıkça görülmektedir. Dünyada iken inanmakta zorlandıkları, önemsemedikleri veya sürekli erteledikleri gerçekler artık gözlerinin önündedir. İnsan artık şüphe duymamaktadır. Artık inkâr etmemektedir. Artık gerçeği bütün açıklığıyla görmektedir.
Fakat burada insanın karşılaştığı en büyük trajedi ortaya çıkmaktadır: Gerçeği görmek tek başına yeterli değildir.
Dünyada birçok insan şöyle düşünür: “Bir görsem inanırım.” “Bir görsem değişirim.” “Bir görsem farklı yaşarım.” Oysa hesap günü geldiğinde herkes görecektir. Herkes bilecektir. Herkes anlayacaktır.
Sorun görmek değildir. Sorun, gerçeği henüz vakit varken kabul edip etmemektir.
Bu nedenle Secde Suresi’ndeki sahne yalnızca bir pişmanlık sahnesi değildir. Aynı zamanda kaçırılmış fırsatların sahnesidir. İnsan burada sadece yanlış yaptığını anlamamaktadır. Aynı zamanda doğruyu yapabilecek imkâna sahip olduğu hâlde bunu değerlendirmediğini de anlamaktadır.
Bu acı gerçek başka bir ayette daha karşımıza çıkmaktadır.
“İnsanları, kendilerine azabın geleceği gün ile uyar. Zira o gün zalimler, ‘Ey Rabbimiz! Yakın bir süreye kadar bizi ertele de senin çağrına uyalım ve peygamberlerin izinden gidelim’ diyecekler. Onlara şöyle denilecek ‘Daha önce siz, sonunuzun gelmeyeceğine yemin etmemiş miydiniz?’” (İBRAHİM 14:44)
Kur’an burada insanların dünyadayken söyledikleri sözlerle, hesap gününde söyleyecekleri sözleri karşılaştırmaktadır. İnsan dünyada kendisini güçlü hissedebilir. Önünde uzun yıllar olduğunu düşünebilir. Allah’ın uyarılarını ikinci plana atabilir. Fakat gerçek ortaya çıktığında bütün öncelikler değişmektedir.
İnsan artık Allah’ın çağrısına cevap vereceğini söylemektedir. Artık peygamberlere uyacağını söylemektedir. Artık doğru olanı yapacağını söylemektedir. Fakat bütün bunlar, zamanı geri getirmemektedir.
İnsan burada çok önemli bir gerçekle yüzleşmektedir: Doğruyu yapmak istemek ile doğruyu yapabilecek durumda olmak aynı şey değildir. Dünya hayatında insanın elinde imkân vardır. Hesap gününde ise sadece pişmanlık kalmıştır.
Kur’an bu pişmanlığı daha da derinleştiren başka bir sahne anlatmaktadır.
“Onların ateşin karşısında durdurulup ‘Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!’ dediklerini bir görsen… Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler kendilerine göründü. Eğer geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar.” (EN’ÂM 6:27-28)
Bu ayetlerde insanların geri dönme isteği açıkça görülmektedir. Ancak ayetin devamındaki mesaj son derece sarsıcıdır. Çünkü insanların büyük kısmı dünyadaki sorunlarını bilgi eksikliği olarak görmektedir. Sanki gerçeği yeterince bilmedikleri için yanlış yaptıklarını düşünmektedirler.
Oysa Kur’an, sorunun her zaman bilgi eksikliği olmadığını göstermektedir. Çoğu zaman sorun, insanın bildiği gerçeğe rağmen onu ertelemesidir. Bildiklerini hayatına taşımamasıdır. Bildiklerini ikinci plana atmasıdır.
Bu nedenle ayetlerde anlatılan geri dönüş isteği yalnızca kaybedilmiş bir fırsatın değil, aynı zamanda boşa harcanmış bir ömrün de itirafıdır.
Bu bölümün son ayeti ise meselenin özünü ortaya koymaktadır.
“Herhangi birinize ölüm gelip de, ‘Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!’ demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayın.” (MÜNAFİKÛN 63:10)
Bu ayet yalnızca belirli bir gruba değil, bütün insanlara yöneltilmiş ciddi bir uyarıdır. Çünkü burada anlatılan şey, ölüm geldiğinde yaşanacak evrensel bir gerçektir. İnsan o ana kadar sürekli ertelediği şeyleri hatırlayacaktır. Daha sonra yapacağını düşündüğü şeyleri hatırlayacaktır. Bir gün vakit bulurum dediği şeyleri hatırlayacaktır.
Fakat ölümün en sert taraflarından biri şudur: Geldiğinde bütün ertelemeleri sona erdirir.
İnsan yıllarca bir işi erteleyebilir. Bir kararı erteleyebilir. Bir sorumluluğu erteleyebilir. Fakat ölümü erteleyemez.
Bu nedenle Kur’an’ın anlattığı geri gönderilme isteği, sadece korkunun değil, aynı zamanda çaresizliğin de ifadesidir. İnsan artık gerçeği görmektedir. Ne yapması gerektiğini anlamaktadır. Hangi hataları yaptığını bilmektedir. Fakat bütün bunlar sonucu değiştirmemektedir.
İşte bu noktada hesap gününün en ağır duygularından biri ortaya çıkar: İnsan, sahip olduğu fırsatların değerini onları tamamen kaybettikten sonra anlamaktadır.
Ve bundan sonra Kur’an, insanların yalnızca pişmanlık yaşamakla kalmadıkları başka bir sahneyi anlatacaktır. Çünkü artık bazı insanlar, kendi ağızlarıyla neden bu sona ulaştıklarını itiraf etmeye başlayacaklardır.
Cehennemliklerin İtirafları
Kur’an’ın hesap günüyle ilgili anlattığı sahneler arasında özellikle dikkat çeken bir nokta vardır. Hesap günü geldiğinde insanların büyük bölümü yaptıkları hataları ilk kez öğrenmeyecektir. Aksine, gerçeği bütün açıklığıyla gördüklerinde neden bu sona ulaştıklarını anlayacaklardır. Dünyada iken çeşitli mazeretlerin arkasına saklanan, sorumluluklarını erteleyen veya Allah’ın uyarılarını yeterince ciddiye almayan insanlar, artık hiçbir şeyi gizleyemeyecekleri bir noktaya gelmiş olacaklardır.
Bu yüzden Kur’an’da bazı cehennemliklerin kendi durumlarını bizzat açıklamaları son derece dikkat çekicidir. Çünkü burada onları suçlayan başka insanlar değil, kendi ağızlarından çıkan itiraflar vardır.
İnsan dünyada yaşarken birçok yanlışını farklı şekillerde açıklayabilir. İçinde bulunduğu çevreyi suçlayabilir. Şartlarını suçlayabilir. Yeterince bilmediğini söyleyebilir. Vaktinin olmadığını söyleyebilir. Önceliklerinin farklı olduğunu söyleyebilir. Hatta bazen kendi vicdanını bile bu açıklamalarla susturabilir. Fakat hesap günü geldiğinde artık bütün gerekçeler ortadan kalkar ve insan, hayatının gerçek sebep-sonuç ilişkileriyle yüzleşmek zorunda kalır.
“Onlar cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler ‘Sizi cehenneme ne soktu?’ Onlar şöyle derler ‘Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. Bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık. Ceza gününü de yalanlıyorduk. Nihayet ölüm bize gelip çattı.’” (MÜDDESSİR 74:42-47)
Bu ayetlerde anlatılan sahne son derece sarsıcıdır. Çünkü burada cehenneme giren insanlara neden bu durumda oldukları sorulmaktadır. Verilen cevaplar ise dikkat çekici derecede açıktır. Bu cevaplarda karmaşık tartışmalar yoktur. Felsefî açıklamalar yoktur. İnsanların kendilerini kurtarmaya çalıştıkları uzun savunmalar yoktur. Bunun yerine, insanın hayatı boyunca yaptığı tercihlerin özeti vardır.
Burada sayılan sebeplerden hiçbiri insanların yapamayacağı şeyler değildir. Burada insanların imkânsızlıkları değil, ihmalleri ön plana çıkmaktadır. İnsan bazen büyük günahlardan uzak durduğu için kendisini güvende hissedebilir. Fakat Kur’an’ın ortaya koyduğu tablo bundan daha kapsamlıdır. İnsan sadece işlediği günahlardan değil, yerine getirmediği sorumluluklardan dolayı da hesap verecektir.
Özellikle ayetlerde geçen ilgisizlik ve umursamazlık dikkat çekicidir. Çünkü birçok insan Allah’a açıkça savaş açarak yaşamaz. Birçok insan Allah’ın varlığını inkâr ederek yaşamaz. Daha yaygın olan tehlike, insanın zamanla ahireti ikinci plana itmesidir. Dünya hayatının meşguliyetleri öne geçerken Allah’ın uyarıları arka planda kalır. Hesap günü kabul edilen bir gerçek olmaya devam eder, fakat günlük hayatın belirleyici unsuru olmaktan çıkar. İşte Kur’an’ın defalarca uyardığı gaflet hâli budur.
Bu ayetlerdeki bir başka dikkat çekici nokta da insanların boş ve anlamsız uğraşların içerisine sürüklenmeleridir. İnsan hayatı boyunca neyin peşinden gittiğine dikkat etmezse, zamanla kendisini Allah’tan uzaklaştıran çevrelerin ve alışkanlıkların içerisinde bulabilir. Başlangıçta küçük görünen tercihler, yıllar içerisinde insanın karakterini ve hayat yönünü değiştirebilir. Bir süre sonra insan, Allah’ın uyarılarını duyduğu hâlde onları önemsemeyen bir hayat tarzına alışabilir.
Burada özellikle şu sorunun üzerinde düşünmek gerekir: İnsan gerçekten hangi şeylerle meşguldür? Gün içerisinde zihnini en çok ne doldurmaktadır? Hangi konular onu heyecanlandırmaktadır? Hangi konular için zaman ayırmaktadır? Ahiret, hesap günü ve Allah’ın huzuruna çıkacak olmak, insanın gündeminde ne kadar yer tutmaktadır? Çünkü Kur’an’ın anlattığı tabloya bakıldığında, cehennemliklerin bir kısmı gerçeği bilmedikleri için değil, bildikleri gerçeği hayatlarının merkezine yerleştirmedikleri için bu sonla karşılaşmış görünmektedir.
Kur’an bu gerçeği başka bir sahnede daha gözler önüne sermektedir.
“Yine şöyle derler ‘Eğer kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şu alevli ateştekilerden olmazdık.’ İşte böylece günahlarını itiraf ederler. Artık alevli ateştekiler Allah’ın rahmetinden uzak olsun!” (MÜLK 67:10-11)
Bu ayetlerdeki pişmanlık son derece ağırdır. Çünkü burada insanlar yalnızca yanlış yaptıklarını kabul etmemektedir. Aynı zamanda doğruyu duyma ve anlama fırsatına sahip olduklarını da kabul etmektedirler. Ayetlerde geçen ifade, meselenin bilgi eksikliğinden çok daha derin olduğunu göstermektedir. Çünkü insanlar kendilerine ulaşan uyarıları ciddiye almadıklarını, duydukları gerçekler üzerinde gerektiği gibi düşünmediklerini itiraf etmektedirler.
İnsan zihni bazen rahatsız edici gerçeklerden uzak durmak ister. Ahiret, hesap ve cehennem gibi konuların sürekli hatırlatılması bazı insanlara ağır gelebilir. Bu nedenle insanlar zaman zaman bu konuları düşünmek yerine başka şeylerle meşgul olmayı tercih ederler. Günlük hayatın koşuşturması, eğlenceler, kariyer hedefleri ve dünyevî planlar, insanın zihnini sürekli meşgul ederek onu daha önemli meselelerden uzaklaştırabilir. Kur’an’ın uyarılarının etkisiz kalmasının sebeplerinden biri de budur.
Fakat hesap günü geldiğinde insan, yıllarca kaçmaya çalıştığı sorularla yüzleşmek zorunda kalacaktır. O gün artık dikkat dağıtıcı hiçbir şey kalmayacaktır. İnsan kendisini oyalayan bütün şeylerden ayrılmış olacak ve yalnızca hayatının gerçeğiyle baş başa kalacaktır. İşte bu nedenle cehennemliklerin itirafları son derece önemlidir. Çünkü onlar, dünyada yaşayan insanlara şu gerçeği göstermektedir: Sorun her zaman gerçeği duymamak değildir. Bazen asıl sorun, gerçeği duyduğu hâlde onu ertelemek, önemsememek ve hayatı ona göre şekillendirmemektir.
Bu bölümün sonunda ortaya çıkan tablo oldukça ağırdır. İnsanlar artık neden bu durumda olduklarını bilmektedirler. Kendi tercihlerini görmektedirler. Kendi ihmallerini görmektedirler. Kendi sorumluluklarını nasıl ertelediklerini görmektedirler. Fakat bütün bunları görmeleri sonucu değiştirmemektedir. Çünkü artık hesap tamamlanmış, hüküm verilmiş ve geri dönüş imkânı ortadan kalkmıştır.
Bundan sonraki sahnede ise Kur’an, insanların yalnızca neden cehenneme girdiklerini değil, cehennemin kendisiyle ilk karşılaşmalarını anlatacaktır. O noktadan sonra pişmanlık yerini, bizzat azapla yüzleşmeye bırakacaktır.
Cehennemin Kapısında
Kur’an’ın anlattığı hesap günü sahneleri ilerledikçe, insanın karşı karşıya kaldığı gerçekler de giderek daha ağır bir hâl almaktadır. Ölüm gerçekleşmiş, perdeler kalkmış, amel defterleri açılmış, mazeret üretme imkânı ortadan kalkmış ve insanlar kendi yaptıklarıyla yüzleşmişlerdir. Artık cehennemlikler neden bu sona ulaştıklarını da bilmektedirler. Fakat bütün bunlar, yaşanacak olanların başlangıcıdır. Çünkü şimdi Kur’an, insanların yalnızca cehennemin varlığını öğrenmelerini değil, onunla yüz yüze gelmelerini anlatmaya başlamaktadır.
Dünya hayatında cehennem birçok insan için uzak bir kavramdır. Bazıları onun varlığına inanır fakat üzerinde fazla düşünmez. Bazıları cehennemi kabul ettiği hâlde kendisini ilgilendirmeyen bir konu gibi görür. Bazıları ise Allah’ın rahmetini konuşmayı severken, Allah’ın azabını düşünmek istemez. Oysa Kur’an’ın anlattığı cehennem, insanların zihninde bulunan soyut ve uzak bir fikir değildir. Allah, cehennemi gerçek bir karşılaşma olarak anlatmaktadır. Öyle bir karşılaşma ki, onu gören insan artık hiçbir şüphe taşıyamaz.
“Onlar kıyameti de yalanladılar. Biz ise o kıyameti yalanlayanlara çılgın bir cehennem ateşi hazırlamışızdır. Bu ateş onları uzak bir mesafeden görünce onun müthiş kaynamasını ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına bağlanmış, çatılmış olarak cehennemin daracık bir yerine atıldıkları zaman, orada yok olup gitmeyi isterler. Bugün bir kere yok olmayı istemeyin, birçok kere yok olmayı isteyin!” (FURKAN 25:11-14)
Burada anlatılan şey yalnızca insanların cehennemi görmesi değildir. Ayetlerde cehennem adeta canlı bir varlık gibi tasvir edilmektedir. İnsanlar henüz onun içine girmeden önce bile cehennemin öfkesini ve uğultusunu işitmektedirler. Bu tasvirin amacı, cehennemin sıradan bir ceza yeri olmadığını göstermektir. Kur’an’ın kullandığı ifadeler, insanın zihninde güçlü bir sahne oluşturmaktadır. İnsanlar yaklaşmaktadır ve cehennem onları beklemektedir.
Dünya hayatında insanlar birçok tehlikeyle karşılaşabilirler. Büyük bir yangın görebilirler. Şiddetli bir fırtınaya yakalanabilirler. Kendilerine zarar verecek bir şeyin yaklaştığını hissedebilirler. Böyle durumlarda insanın içinde doğal bir korku oluşur. Çünkü yaklaşan tehlikeyi görmek ile onun içinde kalmak arasında bile büyük bir psikolojik ağırlık vardır. Kur’an’ın anlattığı bu sahnede ise insanlar yalnızca bir tehlikenin yaklaşmakta olduğunu değil, kaçamayacakları bir sonun kendilerini beklediğini anlamaktadırlar.
Bu nedenle ayetlerde geçen sesler ve öfke tasvirleri son derece önemlidir. Çünkü cehennem burada pasif bir mekân olarak değil, kendisine getirilen insanlarla ilgili bir tepki gösteren korkunç bir gerçeklik olarak anlatılmaktadır. İnsanlar artık yıllarca erteledikleri, düşünmek istemedikleri ve bazen hafife aldıkları şeyle yüz yüze gelmektedirler.
Ayetlerin devamında geçen çağrılar ise pişmanlığın ne kadar derinleştiğini göstermektedir. İnsanlar yok olmayı istemektedirler. Çünkü karşılarında duran gerçeğin ağırlığı, onların tahammül edebileceğinden çok daha büyüktür. Fakat Kur’an’ın verdiği mesaj açıktır: Hesap günü yok olarak kurtulma imkânı yoktur. İnsan dünyada yaşarken birçok sıkıntının sona ermesini isteyebilir. Fakat ahirette karşılaşılan gerçek, ölümle veya yok oluşla sona ermeyecektir.
Kur’an cehennemin bu yönünü başka bir ayette daha anlatmaktadır.
“Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. Ne kötü varılacak yerdir orası! Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı korkunç uğultuyu işitirler. Neredeyse cehennem öfkeden çatlayacaktır! Oraya her bir topluluk atıldıkça oranın bekçileri onlara, ‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ diye sorarlar.” (MÜLK 67:6-8)
Bu ayetlerde cehennem yalnızca bir azap yeri olarak değil, dehşet verici bir güç olarak tasvir edilmektedir. Özellikle cehennemin kaynaması ve öfkesinden dolayı neredeyse parçalanacakmış gibi gösterilmesi, okuyucunun üzerinde güçlü bir etki bırakmaktadır. Çünkü burada anlatılan şey, insanların alışık olduğu herhangi bir ateş değildir. Kur’an, insanların dünyada gördükleri ateşlerle kıyaslanamayacak bir azaptan söz etmektedir.
İnsan dünya hayatında küçük bir ateşten bile korkar. Elini kısa süreliğine yakan bir sıcaklık bile insana acı verir. Büyük yangın görüntüleri insanlarda korku ve dehşet oluşturur. Buna rağmen birçok insan, Kur’an’ın anlattığı cehennem üzerinde gerektiği kadar düşünmez. Oysa Allah’ın kullandığı ifadeler, insanı özellikle düşünmeye zorlamaktadır. Çünkü bu sahneler, insanın ahiretle ilgili rahat ve kayıtsız yaklaşımını sarsmak içindir.
Bu ayetlerde dikkat çeken başka bir nokta da cehenneme getirilen insanların sorgulanmasıdır. Onlara uyarıcıların gelip gelmediği sorulmaktadır. Bu soru son derece önemlidir. Çünkü hesap günü yaşananlar keyfî değildir. İnsanlar kendilerine hiçbir şey söylenmeden cehenneme götürülmemektedir. Allah’ın ayetleri gönderilmiş, peygamberler gönderilmiş, uyarılar yapılmış ve insanlara düşünmeleri için fırsatlar verilmiştir. Bu nedenle cehennem sahnesi yalnızca azabın değil, aynı zamanda tamamlanmış bir adaletin de sahnesidir.
Bu noktada Kur’an, cehenneme giriş anını daha da somut bir şekilde anlatmaktadır.
“İnkâr edenler grup grup cehenneme sevk edilirler. Cehenneme vardıklarında oranın kapıları açılır ve cehennem bekçileri onlara şöyle derler ‘Size içinizden, Rabbinizin âyetlerini size okuyan ve bu gününüze kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?’ Onlar da, ‘Evet geldi’ derler. Fakat inkârcılar hakkında azap sözü gerçekleşmiştir.” (ZÜMER 39:71)
Bu ayette cehennemin kapıları özellikle vurgulanmaktadır. İnsan yıllarca bir yere doğru yürüyebilir, fakat yolun sonunda ne olduğunu tam olarak anlamayabilir. Burada ise yolun sonu bütünüyle ortaya çıkmıştır. İnsanlar artık cehennemin kapılarına kadar getirilmişlerdir. Dünya hayatında yapılan tercihlerin sonucu artık gözle görülür bir gerçek hâline gelmiştir.
Kapıların açılması tasviri üzerinde durmak gerekir. Çünkü bu sahne, geri dönüş ihtimalinin tamamen ortadan kalktığı noktayı temsil etmektedir. İnsan artık sadece cehennemin varlığını bilmiyor değildir; onun eşiğinde durmaktadır. Hayatı boyunca yaptığı tercihler onu buraya kadar getirmiştir. Yıllarca ertelenen tövbeler, önemsenmeyen uyarılar, hafife alınan günahlar ve göz ardı edilen sorumluluklar şimdi somut bir sonuca dönüşmüştür.
Bu yüzden cehennemin kapısında bekleyen insanın yaşadığı korku, dünyadaki hiçbir korkuyla kıyaslanamaz. Çünkü dünya hayatındaki korkuların çoğunda bir kaçış ihtimali vardır. Bir çözüm ihtimali vardır. Bir kurtuluş umudu vardır. Fakat Kur’an’ın anlattığı bu sahnede insan artık kendi tercihleriyle ulaşmış olduğu sonucun önünde durmaktadır. Ne geçmişi değiştirebilir, ne yeni bir başlangıç yapabilir, ne de geriye dönebilir.
İşte bu noktadan sonra cehennem artık uzaktan görülen bir tehdit olmaktan çıkmaktadır. İnsan cehennemin eşiğindedir ve bir sonraki aşamada Kur’an, cehennemin kapısında bekleyen insanların içeride karşılaşacakları azabı anlatmaya başlamaktadır.
Cehennemde Azap
Kur’an’ın anlattığı yolculuk boyunca insan adım adım ilerlemiştir. Dünyadaki gafletten başlamış, ölümle yüzleşmiş, Allah’ın huzuruna çıkarılmış, amel defterini görmüş, kendi organlarının şahitliğini dinlemiş ve sonunda cehennemin kapısına kadar getirilmiştir. Bu noktaya kadar anlatılan sahnelerin tamamı son derece ağırdır. Fakat Kur’an’ın ifadelerine dikkat edildiğinde görülür ki, bütün bunlar cehennemin kendisinden önceki aşamalardır. Asıl azap, insan cehennemin içine girdikten sonra başlamaktadır.
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Kur’an cehennemi yalnızca sembolik bir kavram olarak anlatmaz. İnsanların bazı davranışlarının sonuçlarını mecazi ifadelerle açıklamakla yetinmez. Aksine, cehennemi gerçek bir azap yeri olarak tasvir eder ve bu tasvirlerde son derece çarpıcı ifadeler kullanır. Bu nedenle cehennem ayetlerini okurken onları sadece edebî benzetmeler olarak görmek, ayetlerin oluşturmak istediği etkinin önemli bir kısmını ortadan kaldırmaktadır.
İnsan dünya hayatında acıdan kaçmaya çalışır. En küçük bir hastalık bile insanı rahatsız eder. Küçük bir yanık, küçük bir yara veya kısa süreli bir ağrı bile insanın dikkatini tamamen üzerine çekebilir. İnsan bedeninin yaratılışı böyledir; acıdan uzak durmak ister. Kur’an’ın cehennem tasvirleri ise insanın dünyada bildiği bütün acı ölçülerini aşan bir azaptan söz etmektedir.
“Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri biz ateşe atacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (NİSA 4:56)
Bu ayet, Kur’an’ın en sarsıcı cehennem tasvirlerinden biridir. Çünkü burada azabın sürekliliği vurgulanmaktadır. İnsan dünyadaki acıları düşünürken çoğu zaman onların geçici olduğunu bilir. Ağrı bir süre sonra diner. Yara zamanla iyileşir. Hastalık sona erebilir. İnsan acının sonunu hayal ederek dayanabilir. Fakat bu ayette anlatılan tablo, insanın alışık olduğu bütün ölçülerin dışındadır.
Ayetin ağırlığı yalnızca ateşten söz etmesinden kaynaklanmaz. Asıl dikkat çekici olan, azabın devam ettiğini ve sona ermediğini göstermesidir. İnsan burada ilk kez cehennemin yalnızca bir korkutma unsuru olmadığını, Allah’ın haber verdiği gerçek bir sonuç olduğunu bütün açıklığıyla görmektedir. Bu nedenle ayet, okuyucuyu rahatsız etmek için değil, gerçeği bütün çıplaklığıyla göstermek için bu kadar serttir.
Birçok insan Allah’ın rahmetinden söz etmeyi sever. Bu doğrudur; Allah’ın rahmeti çok büyüktür. Ancak Kur’an, Allah’ın rahmetinden söz ettiği gibi Allah’ın azabını da haber vermektedir. İnsan sadece hoşuna giden ayetleri okuyup diğerlerini görmezden gelemez. Çünkü Allah kullarını hem müjdelemekte hem de uyarmaktadır. Bu ayet de o uyarıların en ağırlarından biridir.
Kur’an cehennem azabını anlatırken başka sahneler de göstermektedir.
“İşte iki hasım taraf ki, Rableri hakkında tartışmaya girmişlerdir. Bunlardan inkâr edenler için ateşten giysiler biçilmiştir. Başlarının üstünden de kaynar su dökülür. Onunla, karınlarının içindekiler ve derileri eritilir. Onlar için bir de demirden topuzlar vardır. Her ne zaman cehennemden, o ızdıraptan çıkmak isteseler, oraya geri döndürülürler ve onlara, ‘Tadın yangın azabını’ denilir.” (HAC 22:19-22)
İnsan yalnızca ateşin varlığıyla değil, azabın çeşitli yönleriyle karşılaşmaktadır. Ayetler okunduğunda cehennemin pasif bir bekleyiş yeri olmadığı görülür. İnsanlar orada yalnızca bulunmamakta, azabı sürekli yaşamaktadırlar.
Özellikle dikkat çeken noktalardan biri, insanların azaptan kurtulmak istemelerine rağmen bunu başaramamalarıdır. Dünya hayatında insanın karşılaştığı her sıkıntıda bir çıkış yolu araması doğaldır. İnsan yangından kaçar, hastalıktan kurtulmaya çalışır, tehlikeden uzaklaşır. Çünkü insan zihni her zaman bir çıkış ihtimali arar. Kur’an’ın anlattığı cehennem sahnelerinde ise insanın en büyük korkularından biri ortaya çıkmaktadır: Kurtulmak istemek, fakat kurtulamamak.
İşte bu nedenle cehennem azabının psikolojik yönü de son derece ağırdır. İnsan yalnızca acı çekmez; aynı zamanda bu acının sona ermeyeceğini de bilir. Bu bilgi, azabın kendisini daha da korkutucu hâle getirmektedir.
Kur’an başka bir yerde cehennemliklerin görünümünü şöyle tasvir etmektedir:
“O gün, günahkârların zincire vurulmuş olduğunu görürsün. Onların gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş bürümektedir.” (İBRAHİM 14:49-50)
Bu ayetler cehennem sahnesinin karanlığını ve dehşetini daha da artırmaktadır. İnsan burada artık dünyadaki kimliğinden tamamen uzaklaşmıştır. Servet, makam, güç, şöhret ve insanların övgüsü anlamını kaybetmiştir. Geriye yalnızca insanın amelleri ve onların sonuçları kalmıştır.
Bu noktada insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir: Hayatım boyunca peşinden koştuğum şeyler gerçekten beni bu sondan koruyabilecek mi? Çünkü Kur’an’ın anlattığı sahnelerde insanlar, dünyada güvendikleri hiçbir şeyden fayda görememektedirler.
Kur’an cehennemi anlatırken yalnızca ateşi değil, oradaki çaresizliği de göstermektedir.
“Şüphesiz cehennem, bir gözetleme yeridir; azgınlar için, içinde çağlar boyu kalacakları bir dönüş yeridir. Orada ne bir serinlik ne de içecek bir şey tadacaklar! Ancak, uygun bir ceza olarak kaynar su ve irin içecekler. Çünkü onlar hesaba çekilmeyi ummuyorlardı. Âyetlerimizi de alabildiğine yalanlamışlardı. Biz ise, her şeyi bir kitapta tamamiyle sayıp tespit ettik. Kâfirlere şöyle denilir ‘Şimdi tadın. Artık bundan sonra yalnızca azabınızı artıracağız.’” (NEBE 78:21-30)
Bu ayetlerde cehennemin insanlar için hazırlanmış bir bekleyiş yeri olduğu anlatılmaktadır. İnsan burada yalnızca acıyla değil, hak ettiği sonucun farkında olmanın ağırlığıyla da karşı karşıyadır. Kur’an’ın kullandığı ifadeler, cehennemin sıradan bir ceza değil, insanın hayatı boyunca yaptığı tercihlerin sonucu olduğunu göstermektedir.
Birçok insan dünyada Allah’ın uyarılarını duyduğu hâlde bunları uzak bir ihtimal gibi değerlendirebilir. Fakat Nebe Suresi’ndeki sahne, artık ihtimallerin sona erdiği noktadır. Burada insan yalnızca gerçeği görmekle kalmaz; o gerçeğin içinde yaşamaya başlar.
Kur’an daha sonra cehennemliklerin yiyecek ve içeceklerinden de söz etmektedir.
“Şüphesiz zakkum ağacı, günahkârların yemeğidir. O, karınlarda maden eriyiği gibi, suyun kaynaması gibi kaynar. ‘Tutun onu! Cehennemin ortasına sürükleyin! Sonra başına azap olarak kaynar su dökün! Tat bakalım. Hani sen kendince üstündün, şerefliydin!’ İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir.” (DUHAN 44:43-50)
İnsan dünya hayatında nimetlere alışır. Temiz suya ulaşmayı doğal kabul eder. Yediği yemekleri sıradan görür. Kendisine verilen imkânları çoğu zaman fark etmez. Fakat Kur’an’ın cehennem tasvirleri, insanın sahip olduğu nimetleri yeniden değerlendirmesine neden olmaktadır. Çünkü burada anlatılan tablo, dünyanın alışılmış rahatlığından tamamen farklıdır.
Bu ayetler aynı zamanda cehennemliklerin yaşadığı aşağılanmayı da göstermektedir. İnsan yalnızca fiziksel acıyla karşılaşmamakta, aynı zamanda hayatı boyunca kibirle yaklaştığı gerçeklerin sonucunu da yaşamaktadır.
Kur’an’ın cehennem tasvirleri bunlarla da sınırlı değildir.
“Soldakiler; ne yazık o soldakilere! İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde, serin ve hoş olmayan kapkara dumandan bir gölge altındadırlar; çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefahete dalmışlardı. Büyük günahı işlemekte direnir dururlardı. Ve diyorlardı ki ‘Biz öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?’ De ki ‘Hem öncekiler hem de sonrakiler, belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır!’ Sonra siz ey sapıklar, yalancılar! Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz. Karınlarınızı ondan dolduracaksınız. Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz. Susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz. İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur!” (VAKIA 56:41-56)
“O gün birtakım yüzler vardır ki zillete bürünmüşlerdir. Çalışmış, yorulmuşlardır. Kızgın ateşe girerler. Son derece kızgın bir kaynaktan içirilirler. Onlara, acı ve kötü kokulu bir dikenli bitkiden başka yiyecek yoktur. O, ne besler ne de açlıktan kurtarır.” (ĞAŞİYE 88:2-7)
“Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır. Onlar cehenneme girecekler. Orası ne kötü bir kalma yeridir. İşte bu; kaynar su ve irindir. Onu tatsınlar. Buna benzer daha türlü türlü başkaları da vardır.” (SAD 38:55-58)
Bu ayetlerin tamamı birlikte okunduğunda ortaya son derece ağır bir tablo çıkmaktadır. Kur’an cehennemi birkaç cümleyle geçiştirmemekte, insanların bu konu üzerinde ciddi şekilde düşünmelerini istemektedir. Çünkü insanın en büyük yanılgılarından biri, Allah’ın uyarılarını sürekli geleceğe ertelemektir. İnsan bir gün daha yaşayacağını varsayar. Daha sonra değişeceğini varsayar. Daha sonra tövbe edeceğini varsayar. Daha sonra Allah’a yöneleceğini varsayar.
Fakat Kur’an’ın anlattığı cehennemliklerin ortak özelliği tam da budur. Onlar da bir zamanlar dünyada yaşıyorlardı. Onlar da planlar yapıyorlardı. Onlar da önlerinde uzun yıllar olduğunu düşünüyorlardı. Onlar da Allah’ın ayetlerini duyuyorlardı.
Bugün bu ayetleri okuyan insan ile o insanların geçmişteki hâlleri arasında çok önemli bir benzerlik vardır: Her iki taraf da kendisini henüz dünyada ve karar verme imkânına sahip bir konumda bulmaktadır. Fakat aradaki en büyük fark şudur ki, Kur’an’ın anlattığı insanlar için artık karar verme zamanı sona ermiştir.
İşte cehennem ayetlerinin amacı da burada ortaya çıkmaktadır. Allah insanları korkutmak için değil, onları henüz vakit varken uyarmak için bu sahneleri anlatmaktadır. Çünkü cehennemliklerin en büyük pişmanlığı, gerçeği hiç öğrenmemiş olmaları değildir. Gerçeği öğrendikleri hâlde ona göre yaşamamış olmalarıdır.
Ve bütün bu sahnelerden sonra geriye tek bir gerçek kalmaktadır: İnsan hâlâ hayattayken bu uyarılarla ne yapacaktır?
Artık Çok Geç
Kur’an’ın anlattığı bütün bu sahneler bir araya getirildiğinde ortaya son derece çarpıcı bir tablo çıkmaktadır. İnsan dünyada yaşarken çoğu zaman kendisini zamanın sahibi gibi hisseder. Önünde uzun yıllar olduğunu düşünür. Yapması gereken şeyleri daha sonraya bırakabileceğini düşünür. Bir gün daha ciddi bir şekilde ibadet edeceğini, bir gün daha fazla düşüneceğini, bir gün hayatını yeniden düzenleyeceğini varsayar. Bu düşünce bazen açıkça dile getirilmese bile insanların hayatlarının içine sessizce yerleşir. Böylece insan, elindeki en değerli sermaye olan zamanı tüketirken bunun farkına varmayabilir.
Kur’an’ın hesap günüyle ilgili anlattığı sahnelerin ortak noktası da budur. İnsanların büyük kısmı, gerçeği öğrendiklerinde artık onu değiştirebilecek durumda değildir. Ölüm gelmiş, perdeler kalkmış, hesap başlamış ve sonuç ortaya çıkmıştır. İnsanların yaşadığı pişmanlığın kaynağı yalnızca yaptıkları hatalar değildir. Asıl pişmanlık, bütün bunları düzeltme fırsatına sahip oldukları hâlde bunu değerlendirmemiş olmalarıdır.
Bu nedenle Kur’an’ın son uyarıları özellikle dikkat çekicidir. Çünkü Allah insanlara yalnızca gelecekte olacakları haber vermemekte, aynı zamanda bugün ne yapmaları gerektiğini de göstermektedir.
“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (HAŞR 59:18)
Bu ayet, makalenin başlarında karşımıza çıkmıştı. Ancak bütün hesap günü sahnelerinin ardından yeniden okunduğunda çok daha farklı bir ağırlık kazanmaktadır. Çünkü artık insanlar, “yarın” kelimesinin neyi ifade ettiğini daha net görmektedir. Buradaki yarın yalnızca bir sonraki gün değildir. Bir sonraki yıl değildir. Emeklilik dönemi değildir. Allah’ın işaret ettiği yarın, insanın bütün hayatının sonucuyla karşılaşacağı gündür.
İnsan dünya hayatında sayısız hazırlık yapmaktadır. Ev almak için yıllarca çalışmaktadır. Kariyer kurmak için emek vermektedir. Çocuklarının geleceği için fedakârlık yapmaktadır. Sağlığını korumak için tedbirler almaktadır. Bunların tamamı anlaşılabilir ve gerekli şeylerdir. Ancak Kur’an’ın sorduğu soru bunların ötesindedir. İnsan, ölümden sonraki hayat için ne hazırlamaktadır?
Bu soru rahatsız edici olabilir. Çünkü insanı alıştığı düşünce kalıplarının dışına çıkarmaktadır. İnsan bir anda kendisini sahip olduğu şeyleri değil, sahip olduğu zamanın nasıl kullanıldığını sorgularken bulmaktadır. Allah’ın ayeti de tam olarak bunu amaçlamaktadır. İnsan kendi hayatına dışarıdan bakabilmeli ve gerçekten hangi sona doğru yürüdüğünü görebilmelidir.
Kur’an, Allah’ın uyarılarının hafife alınmaması gerektiğini başka bir yerde daha hatırlatmaktadır.
“Yoksa Allah’ın tuzağından emin mi oldular? Ziyana uğrayan kavimden başkası Allah’ın tuzağından emin olamaz.” (A’RAF 7:99)
İnsanın en büyük yanılgılarından biri, kendisini güvende hissetmesidir. Birçok insan açıkça böyle söylemese de, hayatını sanki hesap günü kendisi için ciddi bir risk oluşturmuyormuş gibi yaşayabilmektedir. Allah’ın rahmetine güvenmek ile Allah’ın uyarılarını önemsememek arasında ise çok büyük bir fark vardır.
Kur’an’ın anlattığı cehennemliklerin ortak özelliklerinden biri de budur. Onlar Allah’ın ayetlerini duymuşlardır. Uyarıları işitmişlerdir. Hesap gününden haberdar olmuşlardır. Buna rağmen hayatlarını bu gerçeklere göre şekillendirmemişlerdir. Bu nedenle A’râf Suresi’ndeki bu ayet, insanın kendisini sorgulamasını istemektedir. Acaba kişi gerçekten Allah’ın huzuruna çıkacak biri gibi mi yaşamaktadır, yoksa bu gerçeği bildiği hâlde onu hayatının kenarında mı tutmaktadır?
Kur’an’ın umut veren yönü ile uyaran yönü birlikte düşünülmelidir. Çünkü Allah insanları çaresiz bırakmak için uyarmamaktadır. Tam tersine, henüz vakit varken yönlerini düzeltebilmeleri için uyarmaktadır. Hesap günü sahneleri bu yüzden dünyada yaşayan insanlar için anlatılmaktadır. Cehenneme giren insanlar için değil. Çünkü onlar açısından artık karar verme zamanı sona ermiştir. Bu ayetleri okuyan insan açısından ise zaman hâlâ devam etmektedir.
Bu noktada Mü’minûn Suresi’ndeki ayetler de son derece önemlidir.
“Rablerinin azametinden korkup titreyenler, Rablerinin âyetlerine inananlar, Rablerine ortak koşmayanlar, Rabblerine dönecekleri için verdiklerini kalpleri ürpererek verenler… İşte bunlar hayır işlerine koşuşurlar ve o uğurda öne geçerler.” (MÜ’MİNÛN 23:57-61)
Bu ayetler, makalenin önceki bölümlerinde anlatılan tabloya farklı bir açıdan bakmaktadır. Çünkü burada Allah’tan korkan, hesap gününü ciddiye alan ve yaptıkları amellere rağmen kendilerini güvende görmeyen insanlar anlatılmaktadır. Bu insanlar Allah’ın rahmetinden ümitsiz değildirler; fakat aynı zamanda kendi amellerine güvenerek rahatlamamaktadırlar. Onlar, Allah’ın huzuruna çıkacaklarını bilen ve bu bilinçle yaşayan insanlardır.
Bu ayetlerin önemi burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü Kur’an’ın istediği şey, insanın korkudan donup kalması değildir. Kur’an’ın istediği şey, insanın gerçeği görmesi ve buna göre yaşamasıdır. Hesap gününü unutmadan yaşaması, ölümün kesinliğini unutmadan yaşaması ve Allah’ın huzuruna çıkacağını aklından çıkarmadan yaşamasıdır.
Makalenin başında Tekâsür Suresi’nin anlattığı insanla, burada anlatılan insan arasındaki fark da budur. Bir tarafta ölüm gelene kadar oyalanan insan vardır. Diğer tarafta ise yarın için hazırlık yapan insan vardır. Bir tarafta dünya hayatının meşguliyetleri içerisinde ahireti unutan insan vardır. Diğer tarafta ise dünya hayatını yaşarken ahireti de unutmayan insan vardır.
Sonuç olarak Kur’an’ın hesap günüyle ilgili anlattığı bütün bu sahneler tek bir soruda birleşmektedir: İnsan bugün ne yapacaktır?
Çünkü ölüm henüz gelmemiştir. Amel defteri henüz kapanmamıştır. Organlar henüz şahitlik etmemiştir. Cehennemin kapıları henüz açılmamıştır. İnsan hâlâ tercih yapabilmektedir. Hâlâ yönünü değiştirebilmektedir. Hâlâ Allah’a yönelebilmektedir.
İşte bu yüzden Kur’an’ın uyarıları korkutmak için değil, uyandırmak içindir. Ölümden sonra herkes gerçeği görecektir. Fakat Kur’an’ın defalarca hatırlattığı gerçek şudur: Gerçeği görmek kurtuluş değildir. Kurtuluş, gerçeğe henüz vakit varken teslim olabilmektir.
Doğrusunu Allah bilir!