Başarı, insanlığın en eski arayışlarından biridir. İnsanlar tarih boyunca başarılı olmak istemiş, çocuklarını başarılı yetiştirmeye çalışmış, toplumlar başarılı insanları öne çıkarmış ve başarıyı elde etmek için sayısız yöntem geliştirmiştir. Bugün de durum farklı değildir. İnsanlar daha iyi bir eğitim almak, daha fazla kazanmak, daha yüksek bir mevkiye ulaşmak, daha güçlü olmak, daha fazla tanınmak veya çocuklarına daha iyi bir gelecek bırakmak için çaba göstermektedir.
Bunların önemli bir kısmı doğal ve meşru hedeflerdir. İnsan çalışır, üretir, ailesine bakar, çocuklarını yetiştirir ve yaşadığı topluma katkı sağlamaya çalışır. Kur’an da insanı tembelliğe, üretimsizliğe veya dünyadan tamamen el çekmeye çağırmaz. Ancak bütün bunların yanında gözden kaçabilecek daha temel bir soru vardır: Başarı nedir?
Bu soru ilk bakışta basit görünse de aslında cevabı en zor sorulardan biridir. Çünkü başarı hakkında konuşurken çoğu zaman kendi başarı tanımımızı yaptığımızı düşünürüz. Oysa çoğu kez toplumun bize öğrettiği başarı anlayışını tekrar ederiz. Daha fazla kazanmak, daha fazla biriktirmek, daha fazla tanınmak veya daha fazla etki sahibi olmak gerçekten başarı mıdır? Yoksa bunlar sadece başarı olarak kabul edilen bazı sonuçlar mıdır?
Bugün insanlar hayatlarının büyük bir bölümünü başarılı olmak için harcamaktadır. Fakat çok az insan, peşinden koştuğu şeyin gerçekten başarı olup olmadığını sorgulamaktadır. İnsan bazen yanlış bir hedefin peşinden koştuğu için değil, doğru olduğunu varsaydığı bir hedefi hiç sorgulamadığı için kaybedebilir.
Kur’an’ın başarı anlayışı tam da bu noktada önem kazanır. Çünkü Kur’an, başarıyı insanların birbirlerine göre üstünlük kurması üzerinden değil, Allah’ın huzurundaki durumları üzerinden değerlendirir. İnsanların büyük gördüğü bazı şeyleri küçük gösterebilir; küçük gördüğü bazı şeyleri ise büyük gösterebilir. Bu nedenle Kur’an’ın başarı anlayışı ile modern dünyanın başarı anlayışı her zaman aynı noktada buluşmaz.
Bu makalede Kur’an’ın başarı anlayışını inceleyeceğiz. Kur’an’da başarı anlamında kullanılan kavramları ele alacak, Allah’ın kimleri başarılı olarak tanımladığını inceleyecek, başarıya götüren ve başarıdan uzaklaştıran davranışları değerlendirecek, ardından da Kur’an’ın başarı ölçülerini günümüzde yaygın olan başarı anlayışıyla karşılaştıracağız.
Asıl amaç ise insanlara yeni bir başarı tarifi sunmak değildir. Amaç, başarı hakkında zaten sahip olduğumuz kabulleri Kur’an’ın ölçüleriyle yeniden değerlendirmektir. Çünkü insan bütün ömrünü başarı peşinde geçirip sonunda neyin peşinden koştuğunu yeniden düşünmek zorunda kalabilir.
Kur’an’da Başarı Kavramı
Başarı hakkında konuşmaya başlamadan önce, Kur’an’ın bu konuyu hangi kavramlar üzerinden anlattığını görmek gerekir. Çünkü bir konuda kullanılan kelimeler, o konuya nasıl bakılması gerektiğini de gösterir. Günümüzde başarı denildiğinde akla çoğunlukla kazanmak, yükselmek, hedefe ulaşmak veya başkalarından daha iyi bir konuma gelmek gelir. Kur’an’ın kullandığı kavramlar ise bizi farklı bir bakış açısına yönlendirir.
Kur’an’da başarı denildiğinde öne çıkan kavramlardan biri “fevz”dir. Bu kelime kazanmak, kurtulmak, hedefe ulaşmak ve istenen sonuca erişmek anlamlarını taşır. Ancak Kur’an’da fezv kavramının dikkat çekici bir yönü vardır. Allah’ın “büyük başarı” olarak tanımladığı şeyler incelendiğinde, bunların neredeyse tamamının ahiretle ilgili olduğu görülür.
“Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metâından başka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân 3:185)
Bu ayet, Kur’an’ın başarı anlayışını birkaç cümle içinde özetleyen ayetlerden biridir. İnsanların başarı olarak gördüğü birçok şey bu ayette anılmaz. Ne servetten bahsedilir, ne makamdan, ne güçten, ne de insanların takdirinden. Başarı, insanın nihai akıbeti üzerinden tanımlanır.
Benzer şekilde Allah, cennete girenler için şöyle buyurur:
“Allah şöyle diyecek ‘Bugün, doğrulara, doğruluklarının yarar sağlayacağı gündür.’ Onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte bu büyük başarıdır.” (Mâide 5:119)
Burada başarı yalnızca cennete girmekle de sınırlı değildir. Allah’ın kulundan razı olması, başarının merkezine yerleştirilmiştir. Bu nokta önemlidir. Çünkü insan hayatı boyunca birçok kişinin takdirini kazanabilir. Ailesinin, çevresinin, toplumunun veya yaşadığı çağın gözünde başarılı olabilir. Fakat Kur’an’ın yönelttiği ölçü farklıdır. Allah’ın rızası olmadan elde edilen başarılar, gerçekten başarı sayılabilir mi?
Kur’an’ın kullandığı ikinci önemli kavram ise “felah”tır. Bu kelime çoğu zaman kurtuluşa ermek, gerçek anlamda başarılı olmak, amacına ulaşmak ve kazançlı çıkmak anlamlarında kullanılır. Kur’an’da “muflihûn” yani kurtuluşa erenler veya başarıya ulaşanlar şeklindeki ifadeler birçok ayette geçer.
“İşte onlar Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de onlardır.” (Bakara 2:5)
Burada dikkat çeken nokta, felahın sadece bir sonuca değil, bir yaşam biçimine bağlı olmasıdır. Allah’ın başarılı olarak tanımladığı insanlar belirli bir ahlaka, belirli bir inanca ve belirli bir hayat düzenine sahip insanlardır. Başarı, yalnızca varılacak bir nokta değil; aynı zamanda yaşanacak bir yoldur.
Kur’an’ın başarıyla ilgili üçüncü temel kavramı ise “hüsran”dır. Eğer fevz ve felah kazanmayı ifade ediyorsa, hüsran da kaybetmeyi ifade eder. Ancak burada söz konusu olan sıradan bir kayıp değildir. Hüsran, insanın hayatını yanlış bir temele kurması ve sonunda elinde gerçekten değerli hiçbir şey kalmaması anlamına gelir.
“Asra yemin olsun ki insan gerçekten hüsran içindedir. Ancak iman edenler, salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesna.” (Asr 103:1-3)
Bu ayetlerde dikkat çekici olan şey, başlangıçta istisnasız bütün insanların hüsran içinde gösterilmesidir. İstisna olarak sayılan özelliklere sahip olmayan herkes, ne kadar başarılı görünürse görünsün, kaybedenler arasında yer almaktadır.
Kur’an’ın başarı anlayışını anlamak için bu üç kavramı birlikte düşünmek gerekir. Fevz, insanın ulaşmak istediği gerçek kazanımı gösterir. Felah, o kazanıma götüren başarı halini ifade eder. Hüsran ise bütün bunların karşısında duran büyük kaybı anlatır.
Bu noktada ortaya önemli bir fark çıkar. Günümüzde başarı çoğu zaman insanlar arasındaki karşılaştırmalar üzerinden değerlendirilir. Bir kişi diğerlerinden daha fazla kazanıyorsa, daha fazla tanınıyorsa veya daha güçlü bir konuma sahipse başarılı kabul edilir. Kur’an ise insanı başka insanlarla değil, kendi akıbetiyle yüzleştirir. Bu nedenle Kur’an’ın başarı anlayışında temel soru “Başkalarından daha başarılı mıyım?” değil, “Gerçekten kurtuluşa ulaşıyor muyum?” sorusudur.
Tevfik: Başarının Kaynağı
Günümüzde başarı hakkında konuşulurken en sık duyulan düşüncelerden biri şudur: İnsan isterse her şeyi başarabilir. Çalışan kazanır. Yeterince emek veren mutlaka istediği yere ulaşır. Başarı tamamen kişinin kendi iradesinin, planlamasının ve çabasının sonucudur.
İnsan elbette çalışır, gayret eder, plan yapar ve mücadele eder. Kur’an da insanı edilgenliğe çağırmaz. Fakat Kur’an’ın ortaya koyduğu bakış açısı, başarıyı yalnızca insanın kendi gücüyle açıklayan anlayıştan farklıdır. Çünkü Kur’an’a göre insanın başarısı yalnızca kendi çabasının ürünü değildir. Başarıya ulaştıran asıl güç Allah’tır.
Hz. Şuayb kavmine hitap ederken bunu açık bir şekilde ifade eder:
“Dedi ki: ‘Ey kavmim! Söyler misiniz, eğer ben Rabbimden gelen açık bir delil üzerinde isem ve O bana katından güzel bir rızık vermişse? Size yasakladığım şeylerde size aykırı davranmak istemiyorum. Gücümün yettiği ölçüde yalnızca düzeltmek istiyorum. Başarım ancak Allah’ın yardımıyladır. O’na güvendim ve O’na yöneliyorum.’” (Hûd 11:88)
Burada geçen “başarım ancak Allah’ın yardımıyladır” ifadesi, Kur’an’ın başarı anlayışına önemli bir boyut kazandırır. Çünkü insanın yaptığı her plan ile gerçekleşen sonuç arasında görünmeyen bir alan vardır. İnsan hesap yapar ama her hesap gerçekleşmez. İnsan emek verir ama her emek aynı sonucu doğurmaz. İnsan yıllarca uğraşır ama bazen hedeflediği yere ulaşamaz. Bazen de hiç beklemediği kapılar açılır.
Bu durum yalnızca dinî hayat için değil, hayatın tamamı için geçerlidir. Bir insan aynı eğitimi alabilir, aynı çabayı gösterebilir, aynı fedakârlıkları yapabilir; fakat sonuçlar her zaman aynı olmaz. Kur’an, bu gerçeği görmezden gelmez. Aksine insanın gücünü de sınırlarını da aynı anda hatırlatır.
Burada ince bir denge vardır. Bir tarafta hiçbir şey yapmadan sonucu beklemek vardır. Diğer tarafta ise bütün başarıyı kendi gücüne bağlamak vardır. Kur’an her iki uçtan da uzak durur. İnsan çalışmalıdır. İnsan sorumluluk almalıdır. İnsan elinden geleni yapmalıdır. Ancak bütün bunları yaparken, elde ettiği sonucun yalnızca kendi eseri olduğu düşüncesine kapılmamalıdır.
Belki de bu yüzden Kur’an’da kibir, insanı en fazla yanıltan hastalıklardan biri olarak gösterilir. Çünkü kibir, insana sahip olduğu her şeyi kendi gücüyle elde ettiğini düşündürür. Böyle bir insan zamanla Allah’ın verdiği imkânları kendi başarısı sanmaya başlar. Oysa insan biraz durup hayatına baktığında, kendi tercih etmediği ne kadar çok şeye sahip olduğunu fark eder. Hangi ailede doğacağını seçmemiştir. Hangi dönemde yaşayacağını seçmemiştir. Hangi yeteneklerle dünyaya geleceğini seçmemiştir. Karşısına çıkacak fırsatları da çoğu zaman kendisi hazırlamamıştır.
Bu gerçek, başarıyı küçültmez. Tam tersine onu daha doğru bir yere oturtur. İnsan çalışır ama çalışmasının karşılığını yaratamaz. İnsan tohumu eker ama tohumu büyüten kendisi değildir. İnsan yola çıkar ama yolu sonuna kadar açan kendisi değildir.
Kur’an’ın başarı anlayışında bu nedenle tevfik önemli bir yere sahiptir. Tevfik, insanın gayreti ile Allah’ın yardımı arasındaki bağı hatırlatır. İnsan başarı için çalışır; fakat başarıyı sahiplenmez. Çünkü bilir ki bugün elinde bulunan her imkân da, ulaştığı her sonuç da, önüne açılan her kapı da Allah’ın izni olmadan gerçekleşemezdi.
Bu bakış açısı, başarıyı yalnızca bir performans meselesi olmaktan çıkarır. Başarı aynı zamanda bir kulluk meselesine dönüşür. İnsan elde ettiği sonuçlarla övünmek yerine onları emanet olarak görmeye başlar. Böylece başarı, kişiyi büyüten değil; Allah’a daha fazla yönelten bir nimet haline gelir.
Kur’an’a Göre Kimler Başarılıdır?
Kur’an başarıyı tanımlamakla yetinmez. Aynı zamanda hangi insanların başarılı olduğunu da açıkça bildirir. Bu noktada dikkat çekici olan şey, Allah’ın başarılı olarak tanımladığı insanların özellikleri ile günümüzde başarılı kabul edilen insanların özelliklerinin her zaman örtüşmemesidir.
Bir insan çok tanınabilir, çok zengin olabilir veya çok güçlü bir konuma ulaşabilir. Fakat Kur’an bu özelliklerin hiçbirini tek başına başarı ölçüsü olarak sunmaz. Bunun yerine insanın Allah ile ilişkisine, ahlakına, tercihlerine ve hayatını hangi istikamette yaşadığına bakar.
Kur’an’ın daha ilk sayfalarında başarılı insanların kimler olduğu anlatılmaya başlanır:
“Bu, kendisinde şüphe olmayan bir kitaptır; Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir. Onlar gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan harcarlar. Sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar; ahirete de kesin olarak inanırlar. İşte onlar Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de onlardır.” (Bakara 2:2-5)
Bu ayetlerde başarılı insanların servetlerinden, mesleklerinden veya toplumsal konumlarından söz edilmez. Allah’ın öne çıkardığı özellikler iman, ibadet, paylaşma ve ahiret bilincidir. Çünkü Kur’an’ın başarı anlayışında insanın iç dünyası ile dış dünyası birbirinden ayrı değildir. İnsan neye inanıyorsa, hayatını da ona göre şekillendirir.
Başka bir ayette Allah, kurtuluşa erenlerin özelliklerini daha ayrıntılı anlatır:
“Müminler gerçekten kurtuluşa ermiştir. Onlar namazlarında içten bir saygı içindedirler. Boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler. Zekatı verirler. İffetlerini korurlar… Emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler. Namazlarını korurlar. İşte onlar varis olacaklardır. Firdevs’e varis olacaklar ve orada ebedî kalacaklardır.” (Mü’minûn 23:1-11)
Burada başarı bir hedefe ulaşmakla değil, bir karakter inşa etmekle ilişkilendirilmiştir. Namaz, emanet, sözünde durmak, iffet, boş işlerden uzak durmak gibi özellikler ilk bakışta modern dünyanın başarı listelerinde üst sıralarda görünmeyebilir. Bir iş görüşmesinde, bir şirket değerlendirmesinde veya bir ödül töreninde bunlardan pek söz edilmez. Fakat Allah’ın başarı ölçüsünde bunlar merkezî bir yere sahiptir.
Kur’an’ın üzerinde özellikle durduğu bir başka özellik ise insanın kendi nefsini arındırmasıdır.
“Nefsini arındıran gerçekten başarıya ulaşmıştır. Onu kirleten ise kaybetmiştir.” (Şems 91:9-10)
Bu ayet başarı konusuna farklı bir açıdan yaklaşır. Çünkü burada insanın çevresinden değil, kendi içinden söz edilir. Günümüzde insanlar çoğu zaman dış dünyayı değiştirmeye çalışır. Daha iyi şartlara ulaşmak, daha iyi imkânlar elde etmek ve daha iyi bir hayat kurmak isterler. Fakat insan kendi iç dünyasını ihmal ettiğinde, dışarıdaki kazanımların onu nereye taşıyacağı belirsiz hale gelir.
Kur’an’a göre başarılı insanlar arasında Allah’a ve Resulüne itaat edenler de vardır:
“Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, Allah onu altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar; orada sürekli kalırlar. İşte büyük başarı budur.” (Nisâ 4:13)
Dikkat edilirse burada da başarı, insanın kendi koyduğu hedeflerle değil, Allah’ın belirlediği istikametle ilişkilendirilmektedir. Çünkü Kur’an’ın başarı anlayışında insan kendi başına bir ölçü koyan değil, Allah’ın ölçülerini kabul eden bir varlıktır.
Başarıya ulaştıran özelliklerden biri de tövbedir.
“…Ey müminler! Hep birlikte Allah’a yönelip tövbe edin ki başarıya ulaşasınız.” (Nûr 24:31)
Bu ayet önemli bir gerçeği ortaya koyar. Kur’an’ın başarı anlayışı kusursuz insan üretmeye çalışmaz. İnsan hata yapabilir, yanlış tercihlerde bulunabilir, günaha düşebilir. Asıl belirleyici olan, insanın hatası karşısındaki tavrıdır. Yanlışında ısrar eden mi olacaktır, yoksa Allah’a yönelip kendisini düzeltmeye çalışan mı?
Kur’an’ın başarılı olarak tanımladığı insanlar arasında sabredenler de vardır. Özellikle ahiretteki sahnelerden birinde Allah şöyle buyurur:
“Bugün onları sabretmelerine karşılık ödüllendirdim. Şüphesiz onlar kazananların ta kendileridir.” (Mü’minûn 23:111)
Bu ayet, başarı ile sabır arasındaki ilişkiyi ortaya koyar. Çünkü insan çoğu zaman sonuca odaklanır. Kur’an ise sonucun öncesindeki yolu da önemser. İnandığı değerlerden vazgeçmeden yürümek, zorluklar karşısında ayakta kalmak ve Allah’a bağlılığını korumak, başarı yolunun ayrılmaz parçalarıdır.
Bütün bu ayetler bir arada düşünüldüğünde ortaya dikkat çekici bir tablo çıkar. Kur’an’ın başarılı insan tarifi, dünyadaki yaygın başarı tariflerinden oldukça farklıdır. Allah’ın öne çıkardığı özelliklerin çoğu insanın kalbiyle, ahlakıyla ve kulluğuyla ilgilidir. Bu nedenle Kur’an’ın başarı anlayışını anlamak isteyen bir kişi, önce başarıyı hangi ölçülerle değerlendirdiğini gözden geçirmek zorundadır. Çünkü kullanılan ölçü değiştiğinde, başarılı görünen insanlar da değişmeye başlar.
Fedakârlık ve Mücadele: Kur’an’ın Başarı Ölçülerinden Biri
Başarı hakkında konuşulurken genellikle elde edilen sonuçlar öne çıkarılır. İnsanlar çoğu zaman bir kişinin hangi noktaya ulaştığına bakar; oraya ulaşırken nelerden vazgeçtiğine, hangi bedelleri ödediğine veya hangi mücadelelerden geçtiğine daha az dikkat eder. Kur’an ise başarıyı değerlendirirken yalnızca sonucu değil, insanın hangi uğurda yaşadığını ve neleri göze aldığını da dikkate alır.
Bu nedenle Kur’an’da başarılı insanlar anlatılırken sık sık fedakârlık vurgusuyla karşılaşılır. Allah’ın övdüğü insanlar, rahatlarını korumayı her şeyin önüne koyanlar değil; gerektiğinde mallarıyla, zamanlarıyla, emekleriyle ve hatta canlarıyla Allah’ın gösterdiği yolda mücadele edenlerdir.
“İman edenler, hicret edenler ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda mücadele edenler Allah katında derece bakımından daha üstündürler. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Tevbe 9:20)
Burada başarı ile mücadele arasında doğrudan bir bağ kurulmaktadır. Çünkü insanın değer verdiği şeyler, zor zamanlarda verdiği kararlarla ortaya çıkar. Bir insanın neye inandığını söylemesi kolaydır. Asıl mesele, inandığı şey uğruna neyi feda etmeye hazır olduğudur.
Kur’an’ın başarı anlayışı bu noktada günümüzün yaygın başarı anlayışından ayrılır. Modern dünyada başarı çoğu zaman daha fazla elde etmek üzerinden tanımlanır. Daha fazla gelir, daha fazla imkân, daha fazla güvence, daha fazla konfor… Kur’an ise bazı durumlarda başarının daha fazla almakla değil, daha fazla vermekle ilgili olduğunu söyler.
Bu düşünce en açık şekilde şu ayette görülür:
“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında kendilerine cennet vermek üzere satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar; öldürürler ve öldürülürler. Bu, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da O’nun üzerine aldığı gerçek bir vaattir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? Öyleyse yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinin. İşte bu, büyük başarının ta kendisidir.” (Tevbe 9:111)
İlk bakışta alışılmış başarı anlayışına ters gibi görünen bir tablo vardır. İnsanlar genellikle sahip olduklarını korumaya çalışır. Kur’an ise Allah yolunda verilen şeylerin kayıp olmadığını, aksine gerçek kazanç olduğunu bildirir. Bu nedenle Kur’an’ın başarı anlayışında fedakârlık ile kayıp aynı şey değildir. İnsan bazen bir şeyden vazgeçerek kazanır, bazen de her şeyi elinde tutmaya çalışırken kaybeder.
Tevbe Suresi’nde Tebük Seferi bağlamında anlatılan olaylar da bu gerçeği gösterir. Bir grup insan zorluklar karşısında geri durmayı tercih etmiş, bir grup insan ise ağır şartlara rağmen sorumluluktan kaçmamıştır. Allah ikinci grubu anlatırken şöyle buyurur:
“Resul ve onunla birlikte olan müminler mallarıyla ve canlarıyla mücadele ettiler. Bütün hayırlar onlarındır ve kurtuluşa erenler de onlardır.” (Tevbe 9:88)
Ardından bu insanların ulaşacağı sonuca işaret edilir:
“Allah onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Orada ebedî kalacaklardır. İşte büyük başarı budur.” (Tevbe 9:89)
Bu ayetlerde dikkat çeken nokta, başarının konforla değil sadakatle ilişkilendirilmesidir. Çünkü insanın gerçek karakteri çoğu zaman rahat zamanlarda değil, zor zamanlarda ortaya çıkar. Her şey yolundayken inançlarından söz etmek kolaydır. Fakat fedakârlık gerektiğinde hangi değerlerin korunacağı sorusu çok daha belirleyicidir.
Burada yanlış anlaşılmaması gereken önemli bir nokta vardır. Kur’an’ın anlattığı fedakârlık, dünyadan tamamen vazgeçmek veya insanın kendisini sürekli mahrum bırakması değildir. Kur’an’ın eleştirdiği şey nimetlere sahip olmak değil, nimetlerin insanı yönetmeye başlamasıdır. Mal sahibi olmak başka şeydir; malın insanın sahibi haline gelmesi başka şeydir.
Bu yüzden başarı konusu yalnızca savaş, hicret veya olağanüstü şartlarla ilgili değildir. Günlük hayatın içinde de aynı ilke geçerlidir. İnsan zamanını ne için harcamaktadır? Gücünü ne için kullanmaktadır? Kazandığı imkânları hangi amaç doğrultusunda değerlendirmektedir? Sahip olduğu şeyler onu Allah’a yaklaştırmakta mıdır, yoksa Allah’tan uzaklaştırmakta mıdır?
Kur’an’ın başarı anlayışında bu soruların cevabı büyük önem taşır. Çünkü Allah’ın övdüğü insanlar, yalnızca inanan insanlar değil; inandıkları şeyin hayatlarında bir karşılığı olan insanlardır. Başarı da tam bu noktada ortaya çıkar. İnsan, sahip olduklarını neyin uğruna kullandığını gösterdiğinde, başarı hakkında söyledikleri ile başarı adına yaşadıkları birbirine yaklaşmaya başlar.
Başarı Yanılsaması: Karun’un Hikâyesi
Kur’an’ın başarı anlayışını anlamaya çalışırken insanı en fazla düşündüren kıssalardan biri Karun kıssasıdır. Çünkü Karun’un hikâyesi yalnızca bir kişinin zenginleşmesini anlatmaz. Aynı zamanda insanların başarıyı nasıl değerlendirdiğini ve bu değerlendirmede nasıl yanılabildiğini de gösterir.
Karun, Hz. Musa’nın kavmindendi. Allah ona büyük bir servet vermişti. Kur’an, onun sahip olduğu zenginliğin boyutunu anlatırken, hazinelerinin anahtarlarını bile güçlü bir topluluğun zor taşıyacağını söyler. Böyle bir servetin insanlar üzerinde etki bırakmaması mümkün değildi.
Karun bir gün bütün ihtişamıyla insanların karşısına çıktığında, çevresindeki insanların tepkisi oldukça tanıdıktır:
“Karun, bütün ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler dediler ki: ‘Keşke Karun’a verilenlerin benzeri bize de verilseydi! Şüphesiz o büyük bir pay sahibidir.’” (Kasas 28:79)
Bu cümle yalnızca Karun dönemindeki insanların sözü değildir. İnsanlık tarihi boyunca sayısız kez tekrar edilmiştir. Çünkü insanlar çoğu zaman gördükleri sonuca bakar, o sonucun ardındaki gerçeği göremezler.
Bugün de insanlar büyük evlere, büyük şirketlere, büyük servetlere, büyük şöhretlere bakıp benzer cümleler kurabiliyor. Bazen açıkça, bazen içlerinden. Kimi zaman bir iş insanına bakarak, kimi zaman bir sanatçıya, kimi zaman bir sporcuya, kimi zaman da sosyal medyada gördüğü bir hayat tarzına bakarak aynı duyguyu yaşayabiliyor:
“Keşke benim de böyle bir hayatım olsaydı.”
Karun kıssasının çarpıcı tarafı tam burada başlar. Çünkü Kur’an, insanların hayranlıkla baktığı tabloyu olduğu gibi bırakmaz. O tabloyu ters çevirir.
Aynı sahnede başka insanlar da vardır. Onlar Karun’un servetini görmüş, fakat olaya farklı bir yerden bakmışlardır:
“Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun size! İman edip salih amel işleyenler için Allah’ın vereceği karşılık daha hayırlıdır. Buna da ancak sabredenler kavuşturulur.’” (Kasas 28:80)
Aynı olay, iki farklı bakış açısı. Bir grup insan görünen zenginliğe bakıyor. Diğer grup ise görünenin ötesine bakıyor. Bir grup başarı görüyor. Diğer grup ise başarının ölçüsünü sorguluyor.
Karun’un hikâyesi bununla da bitmez. Allah daha sonra onu ve servetini yerin dibine geçirir.
“Sonunda onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Allah’a karşı ona yardım edecek hiçbir topluluk olmadı. Kendisi de kendisine yardım edebilenlerden değildi.” (Kasas 28:81)
Bir önceki gün onun yerinde olmayı isteyen insanlar, ertesi gün bambaşka şeyler söylemeye başlarlar. Çünkü hayran oldukları şeyin aslında göründüğü kadar sağlam olmadığını fark etmişlerdir.
Karun kıssası servetin kötü olduğunu söylemez. Kur’an’ın başka yerlerinde Allah’ın verdiği nimetlerden yararlanmak teşvik edilir. Buradaki mesele zenginlik değil, zenginliğin başarıyla eş anlamlı hale getirilmesidir.
Karun’un hatası yalnızca zengin olması değildi. Asıl hata, sahip olduğu şeyleri kendi gücünün ürünü olarak görmesiydi. Nitekim Kur’an onun şu sözünü aktarır:
“Karun dedi ki: ‘Bu servet bana ancak sahip olduğum bilgi sayesinde verildi.’ Peki o bilmiyor muydu ki Allah, kendisinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü ve daha çok servet toplamış kimseleri helak etmişti? Suçlulara günahları sorulmaz.” (Kasas 28:78)
Ayet içinde geçen önemli bir cümle var; “Bu servet bana ancak sahip olduğum bilgi sayesinde verildi.” Bu cümle ilk bakışta sıradan görünebilir. Oysa içinde çok önemli bir iddia saklıdır. Karun, sahip olduklarının kaynağını kendisinde görmektedir. Allah’ın verdiği nimetleri kendi başarısı olarak sahiplenmektedir.
Karun kıssası bu nedenle yalnızca servetle ilgili bir kıssa değildir. Başarıyla ilgili bir kıssadır. İnsanların başarıyı neye göre tanımladığıyla ilgili bir kıssadır. Çünkü bir insanın gerçekten başarılı olup olmadığını anlamak için, insanların ona hayran olup olmadığına bakmak yeterli değildir.
Bir insanın hayatına bugün bakmak mümkündür. Fakat Kur’an insanın yalnızca bugününe bakmaz. Başlangıcına da bakar, sonuna da bakar. İnsanların başarı değerlendirmeleri çoğu zaman bugünün fotoğrafına dayanır. Allah ise bütün hikâyeyi görmektedir.
Karun kıssasının okuyucuya bıraktığı soru da burada ortaya çıkar. İnsanların gıpta ettiği şeyler gerçekten gıpta edilmeye değer şeyler midir? Bir insanın sahip oldukları ile o insanın Allah katındaki değeri arasında zorunlu bir ilişki var mıdır? Eğer başarı yalnızca görünen sonuçlarla ölçülürse, Karun başarılı görünmektedir. Eğer başarı Allah’ın ölçüleriyle değerlendirilirse, aynı sonuca ulaşmak mümkün değildir.
Bu yüzden Karun kıssası, Kur’an’ın başarı anlayışını anlamak isteyen herkes için bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu kıssa, insanı başkalarının hayatlarına bakmaktan çok kendi başarı ölçülerine bakmaya davet eder.
Kur’an’a Göre İnsanların En Büyük Hatalarından Biri: Çokluk Yarışı
Karun kıssası başarı ile görünür sonuçların her zaman aynı şey olmadığını gösterir. Tekâsür Suresi ise bu yanılgının insan hayatında nasıl bir alışkanlığa dönüştüğünü anlatır. Kur’an’ın en kısa surelerinden biri olmasına rağmen, modern insanın başarı anlayışına yönelttiği eleştiri son derece güçlüdür.
“Çokluk yarışı sizi oyaladı; ta ki kabirleri ziyaret edinceye kadar. Hayır! Yakında bileceksiniz! Sonra yine hayır! Yakında bileceksiniz! Hayır! Eğer kesin bir bilgiyle bilseydiniz! Andolsun, cehennemi mutlaka göreceksiniz. Sonra onu kesin gözle mutlaka göreceksiniz. Sonra o gün nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.” (Tekâsür 102:1-8)
Surenin ilk ayetinde geçen “çokluk yarışı” ifadesi üzerinde durmak gerekir. Çünkü Allah burada belirli bir maldan, belirli bir makamdan veya belirli bir günah türünden söz etmez. Daha genel bir eğilime işaret eder. Daha fazla isteme, daha fazlasına sahip olma, daha fazlasını elde etmeye çalışma eğilimine.
İnsanlık tarihi boyunca bu yarışın şekli değişmiştir; fakat kendisi değişmemiştir. Bir dönemde sürülerle, başka bir dönemde topraklarla, başka bir dönemde altınlarla ölçülen üstünlük, bugün farklı araçlarla ölçülmektedir. Daha yüksek maaşlar, daha büyük evler, daha güçlü şirketler, daha fazla yatırım, daha fazla görünürlük, daha fazla etki alanı… Araçlar değişse de yarışın mantığı aynı kalmaktadır.
Tekâsür Suresi’nin dikkat çekici tarafı, Allah’ın bu yarışı doğrudan haram ilan etmemesidir. İnsan çalışabilir, kazanabilir, üretebilir. Sorun bunlar değildir. Sorun, bunların insanı oyalamaya başlamasıdır.
“Oyalamak” kelimesi burada önemlidir. Çünkü insan bazen kötü bir şey yaptığı için değil, daha önemli olanı ihmal ettiği için kaybeder. Bir kişi bütün hayatını meşru işlerle geçirebilir. Sabah erkenden kalkabilir, ailesi için çalışabilir, çocuklarının geleceğini düşünebilir, işini büyütebilir. Bunların hiçbiri tek başına yanlış değildir. Fakat bütün bunların arasında hayatın asıl amacı gözden kaybolmaya başladığında, Tekâsür Suresi’nin uyarısı devreye girer.
Bir insan yıllarca çalışabilir ve sonunda geriye dönüp baktığında ömrünün büyük kısmını neyin doldurduğunu görebilir. Hangi konular onu en fazla meşgul etti? Hangi hedefler için en fazla enerji harcadı? Hangi kayıplardan korktu? Hangi kazançlar için heyecanlandı?
Bu soruların cevapları çoğu zaman insanın neye değer verdiğini de ortaya çıkarır.
Tekâsür Suresi’nin sarsıcı tarafı da budur. Çünkü sure insanın kazandıklarını değil, uğruna yaşadıklarını sorgular. İnsan gerçekten neyin peşindeydi? Hayatının merkezine neyi koymuştu? En büyük hedefleri nelerdi?
Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Kur’an insanın ailesini düşünmesini eleştirmez. Çocukları için çalışmasını eleştirmez. Geleceğini planlamasını eleştirmez. Aksine birçok ayette insan sorumluluk almaya çağrılır. Fakat insan bazen çocuklarını dünyaya hazırladığı kadar ahirete hazırlamaz. Mallarını koruduğu kadar imanını korumaya çalışmaz. Geleceğini planladığı kadar hesabını düşünmez. İşte o zaman denge bozulmaya başlar.
Tekâsür Suresi’nin gücü biraz da buradan gelir. Çünkü sure insanı suçlamak yerine önceliklerini sorgulamaya çağırır. İnsanın hayatında en çok yer kaplayan şey gerçekten en değerli şey midir? En çok zaman ayırdığı konu gerçekten en önemli konu mudur? En büyük kaygıları gerçekten en büyük meseleleri midir?
Allah, surenin sonunda insanın nimetlerden sorguya çekileceğini bildirir. Bu ifade yalnızca sahip olunan nimetleri değil, o nimetlerle ne yapıldığını da düşündürür. Çünkü Kur’an’ın başarı anlayışında mesele yalnızca neye sahip olduğumuz değildir. Sahip olduklarımızın bizi nereye taşıdığıdır.
Tekâsür Suresi bu nedenle başarı hakkında değilmiş gibi görünen, fakat aslında başarı kavramının merkezine dokunan surelerden biridir. İnsanların çoğu başarı peşinde koştuğunu düşünür. Allah ise bazen insanın peşinden koştuğu şeyin başarı olup olmadığını sorgulamasını ister. Surenin asıl ağırlığı da burada hissedilir. Çünkü insan yanlış bir hedefin peşinden koşuyorsa, ne kadar hızlı koştuğunun artık bir önemi kalmaz.
Başarı mı, Meşguliyet mi?
Tekâsür Suresi insanın peşinden koştuğu şeyleri sorgulatır. Fakat insanın hayatındaki asıl sorun her zaman yanlış hedefler seçmesi değildir. Bazen sorun, hayatını dolduran meşguliyetlerin onu fark ettirmeden asıl hedeflerinden uzaklaştırmasıdır.
Kur’an bu konuya dikkat çeken ayetlerde, insanın günlük hayatının merkezinde yer alan şeylerden söz eder. Çünkü insan çoğu zaman büyük günahlarla değil, sıradan görünen meşguliyetlerle sınanır.
“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, işte onlar kaybedenlerin ta kendileridir.” (Münâfikûn 63:9)
Bu ayette dikkat çekici olan nokta, Allah’ın insanı günahlardan değil; mallardan ve çocuklardan söz ederek uyarmasıdır. Çünkü mal da çocuk da Allah’ın verdiği nimetlerdir. İnsan onları sever, korur ve onlar için emek verir. Sorun bunlara sahip olmak değildir. Sorun, bunların insanın hayatında Allah’ın önüne geçmeye başlamasıdır.
Kur’an’ın kullandığı ifade oldukça ölçülüdür. Allah, mallarınızı terk edin demez. Çocuklarınızı ihmal edin demez. Onların sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasına izin vermeyin der. Yani mesele sahip olmak değil; önceliklerin değişmesidir.
İnsan hayatına biraz dikkatle baktığında bunun ne kadar kolay gerçekleşebildiğini görebilir. Bir iş başlangıçta aileyi geçindirmek için yapılır. Sonra daha fazla kazanmak için sürdürülür. Sonra daha fazla büyümek için. Sonra elde edilenleri korumak için. Sonra daha fazlasını elde etmek için. Bir süre sonra insan, neden başladığını bile unutabilir.
Kur’an’ın bu konuda verdiği bir başka örnek Cuma Suresi’nde yer alır:
“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (Cum’a 62:9)
Burada da Allah alışverişten söz eder. Çünkü alışveriş meşru bir iştir. İnsanların geçimlerini sağlamaları gerekir. Ancak Allah, insanın meşru işlerinin bile belirli sınırlar içinde kalmasını ister. Hayatın tamamı kazanmaya ayrıldığında, insan fark etmeden kazandığı şeylerin hizmetkârı haline gelebilir.
Bu ayetin devamında Allah şöyle buyurur:
“Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan arayın. Allah’ı çokça anın ki başarıya ulaşasınız.” (Cum’a 62:10)
Bu ayet, Kur’an’ın dünya-ahiret dengesini anlamak açısından son derece önemlidir. Allah insanlara işlerini bırakıp sürekli ibadet etmelerini emretmez. Namazdan sonra yeryüzüne dağılmalarını, çalışıp rızık aramalarını ister. Fakat bunun yanında Allah’ı çokça anmalarını da ister ve başarıyı bu dengeyle ilişkilendirir.
Belki de modern insanın yaşadığı en büyük sorunlardan biri burada ortaya çıkmaktadır. İnsanlar çalışmaktadır, üretmektedir, koşuşturmaktadır. Fakat çoğu zaman neyin peşinde koştuklarını sorgulamaya fırsat bulamamaktadırlar. Günler haftalara, haftalar yıllara dönüşürken hayatın büyük kısmı sürekli ertelenen bazı soruların gölgesinde geçebilir.
Bir insan elli yaşına geldiğinde geriye dönüp hayatına baktığında ne görecektir? En çok neyi düşünmüştür? En çok neye üzülmüştür? En çok neyi kaybetmekten korkmuştur? En büyük heyecanları neler olmuştur?
Bu soruların cevabı çoğu zaman insanın gerçek önceliklerini de ortaya çıkarır.
Kur’an’ın başarı anlayışı burada yeniden devreye girer. Çünkü Allah’ın ölçüsünde mesele yalnızca meşgul olmak değildir. İnsan çok meşgul olabilir ve yine de yanlış yolda ilerliyor olabilir. Çok çalışıyor olması, doğru hedefe yöneldiğini göstermez. Çok şey başarmış olması da doğru şeyleri başardığını garanti etmez.
Bu yüzden Kur’an zaman zaman insanı durdurur. Hayatın akışını keser. Günlük meşguliyetlerin arasına bir soru bırakır. İnsan ne için yaşamaktadır? Sahip olduğu nimetler onu nereye götürmektedir? Günlük uğraşlarının sonunda ortaya çıkan tablo, Allah’ın başarı dediği tabloya benziyor mudur?
Çünkü insanın bütün ömrü boyunca meşgul olması mümkündür. Fakat Kur’an’ın sorduğu soru farklıdır: İnsan bütün ömrü boyunca neyle meşgul olmuştur?
Kur’an’ın Başarı Paradoksu
İnsanların başarı anlayışı ile Allah’ın başarı anlayışı arasındaki fark en net şekilde peygamberlerin ve Kur’an’da anlatılan bazı şahısların hayatlarında görülür. Çünkü insanlar çoğu zaman başarıyı görünen sonuçlarla değerlendirir. Allah ise insanları yalnızca sonuçlarına göre değil, imanlarına, sadakatlerine ve hayatlarının bütünü içindeki yönelişlerine göre değerlendirir.
Bu nedenle Kur’an’da ilk bakışta şaşırtıcı görünen bir durum ortaya çıkar. İnsanların başarılı sayabileceği bazı kişiler Allah katında kaybedenler arasında yer alırken, insanların başarısız görebileceği bazı kişiler Allah katında büyük bir değere sahip olabilir.
Hz. Musa ile Firavun bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
Bir an için kendimizi o dönemde yaşayan sıradan bir insanın yerine koyduğumuzu düşünelim. Bir tarafta Mısır’ın hükümdarı vardır. Sarayları, orduları, hazineleri ve mutlak sayılabilecek bir otoritesi vardır. Sözü geçen, korkulan ve hükmeden odur. Diğer tarafta ise yıllarca sürgün hayatı yaşamış, halkının büyük bölümü baskı altında bulunan bir peygamber vardır.
O gün yaşayan insanların önemli bir kısmı muhtemelen Firavun’u güçlü, Hz. Musa’yı ise zayıf görüyordu.
Fakat Kur’an’ın ortaya koyduğu tablo bunun tam tersidir.
Firavun sahip olduğu bütün güce rağmen kaybedenlerden biri olarak anlatılır. Çünkü insanın elindeki güç, onu Allah’a yaklaştırmıyorsa başarıya dönüşmez. İnsanların korktuğu biri olmak ile Allah’ın razı olduğu biri olmak aynı şey değildir.
Benzer bir durum Karun için de geçerlidir. Daha önce gördüğümüz gibi insanlar onun servetine hayran olmuş, onun gibi olmayı istemişlerdi. Fakat Kur’an’ın değerlendirmesi insanların değerlendirmesinden farklıdır. Çünkü Allah servetin büyüklüğüne değil, servetin insanı nereye götürdüğüne bakmaktadır.
Bu durum yalnızca Firavun ve Karun gibi olumsuz örneklerde görülmez. Kur’an’da anlatılan birçok peygamber de insanların başarı ölçülerine göre değerlendirildiğinde farklı sonuçlara ulaşılabilecek hayatlar yaşamıştır.
Hz. Nuh yüzlerce yıl boyunca tebliğ etmiş, fakat kavminin büyük çoğunluğu ona iman etmemiştir. Eğer başarı yalnızca sayılarla ölçülseydi, onun hayatını nasıl değerlendirmek gerekirdi?
Hz. İbrahim yaşadığı toplumun büyük kısmı tarafından reddedilmiş, yurdundan ayrılmak zorunda kalmıştır. Eğer başarı yalnızca toplumsal kabul görmekse, onun hayatını nasıl açıklamak gerekirdi?
Ashab-ı Kehf genç yaşta toplumlarından uzaklaşmak zorunda kalmışlardır. Ashab-ı Uhdud ise inançları uğruna hayatlarını kaybetmiştir. Eğer başarı yalnızca dünyada rahat bir hayat sürmek anlamına geliyorsa, bu insanların hikâyelerini nasıl anlamlandırmak gerekir?
Kur’an bu örnekleri anlatarak insanın başarı anlayışını yeniden şekillendirir. Çünkü Allah’ın ölçüsünde başarı, insanların alkışına bağlı değildir. İnsanların sayısı, insanların beğenisi veya insanların verdiği unvanlar da belirleyici değildir.
Bu noktada Kur’an’ın ortaya koyduğu paradoks açıkça görülür. İnsanların başarı dediği şey bazen Allah katında hiçbir değer taşımayabilir. İnsanların başarısızlık olarak gördüğü şey ise Allah katında büyük bir kazanç olabilir. Bu nedenle Kur’an’da başarı ile görünür sonuçlar arasında her zaman doğrudan bir ilişki kurulmaz. Bir insan bütün hedeflerine ulaşmış olabilir ve yine de kaybedenlerden olabilir. Bir insan hayatı boyunca zorluklarla karşılaşmış olabilir ve yine de kazananlardan olabilir.
Aslında bu durum, başarı kavramını kökten değiştirmektedir. Çünkü başarı artık insanların ne düşündüğüyle ilgili olmaktan çıkar. İnsanların alkışlaması, eleştirmesi, takdir etmesi veya görmezden gelmesi ikinci plana düşer. Asıl mesele Allah’ın değerlendirmesidir.
Bu yüzden Kur’an’ın başarı anlayışı insanı sürekli olarak başkalarıyla kıyaslamaktan uzaklaştırır. İnsanların önüne geçmek, insanlardan daha fazla kazanmak veya insanlardan daha fazla görünür olmak başarı için yeterli değildir. Önemli olan, insanın Allah’ın gösterdiği istikamette yürüyüp yürümediğidir.
Kur’an’ın anlattığı peygamberler ve salih insanlar bu gerçeği tekrar tekrar hatırlatır. Çünkü onların hayatları, başarı ile görünür sonuçların her zaman aynı şey olmadığını göstermektedir. Bazen insanların kayıp gördüğü yerde büyük bir kazanç vardır. Bazen insanların kazanç gördüğü yerde ise büyük bir kayıp saklı olabilir.
İşte Kur’an’ın başarı anlayışındaki en önemli kırılma noktalarından biri budur. İnsanların başarı listeleri ile Allah’ın başarı listeleri aynı olmayabilir. Hatta bazı durumlarda birbirinin tam tersi bile olabilir.
Dünyevi Başarı ve Ahiret Başarısı
Buraya kadar ele alınan ayetler ve örneklerden sonra zihinlerde şu soru oluşabilir: Kur’an dünyevi başarıya karşı mıdır?
Bu soru önemlidir. Çünkü Kur’an’ın başarı anlayışı doğru anlaşılmazsa, insan farkında olmadan iki farklı hatadan birine düşebilir. Bir grup insan başarıyı tamamen dünya ile sınırlar. Diğer bir grup ise başarı denildiğinde dünyayı bütünüyle değersiz görmeye başlar. Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu tablo bu iki yaklaşımın da ötesindedir.
Kur’an’a baktığımızda Allah’ın bazı kullarına büyük imkânlar verdiğini görürüz. Hz. Yusuf Mısır’da önemli bir göreve getirilmiştir. Hz. Davud’a hükümranlık verilmiştir. Hz. Süleyman hem güçlü bir yönetim hem de büyük nimetlerle desteklenmiştir. Zülkarneyn’e yeryüzünde imkân ve güç verilmiştir.
Bunların hiçbiri Kur’an tarafından olumsuz örnekler olarak anlatılmaz.
Demek ki makam sahibi olmak tek başına kötü değildir. Zengin olmak tek başına kötü değildir. Güç sahibi olmak tek başına kötü değildir. Toplum içinde etkili olmak da tek başına kötü değildir. Asıl mesele, bütün bunların insanın hayatındaki yerine ilişkindir.
Kur’an’ın eleştirdiği insanlar incelendiğinde ortak bir nokta dikkat çeker. Firavun’un problemi güç sahibi olması değildir; gücü ilahlaştırmasıdır. Karun’un problemi zengin olması değildir; servetini kendi üstünlüğünün kanıtı olarak görmesidir. Tekâsür Suresi’nin eleştirdiği şey de nimetlerin varlığı değil, çokluk yarışının insanı asıl amacından uzaklaştırmasıdır.
Bu nedenle Kur’an’ın başarı anlayışında dünya ile ahiret birbirinin rakibi değildir. Dünya, ahiretin alternatifi değildir. Dünya bir imtihan alanıdır; ahiret ise bu imtihanın sonucunun ortaya çıkacağı yerdir.
Sorun, insanın dünyanın içinde yaşaması değildir. Sorun, dünyanın insanın içine yerleşmesidir. İnsan çalışabilir. Üretebilir. Ticaret yapabilir. Makam sahibi olabilir. Ailesini geçindirebilir. Çocuklarına güzel imkânlar sunabilir. Kur’an bunların hiçbirini yasaklamaz.
Fakat bütün bunlar insanın hayatındaki en büyük amaç haline geldiğinde, başarı anlayışı yavaş yavaş değişmeye başlar. İnsan artık Allah’ın ne istediğini değil, dünyanın neyi ödüllendirdiğini daha fazla düşünmeye başlar.
Bu yüzden Kur’an bazı ayetlerde dünya hayatının geçiciliğini özellikle hatırlatır:
“Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa ahiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” (A’lâ 87:16-17)
Bu ayet dünyanın kötü olduğunu söylemez. Dünyanın geçici olduğunu söyler.
İnsanlar geçici olanı kalıcı olanın önüne koymaya başladığında sorun ortaya çıkar.
Aslında hayatın birçok alanında bu gerçeği kabul ederiz. Bir insan kısa süreli bir kazanç uğruna uzun vadeli büyük bir kayba razı olursa, onu akıllıca davranmış saymayız. Küçük bir çıkar uğruna daha büyük bir değeri kaybettiğinde bunun yanlış bir tercih olduğunu düşünürüz.
Kur’an da benzer bir mantık kurar. Dünya hayatı vardır. Önemi de vardır. Fakat ahiret karşısındaki yeri doğru anlaşılmalıdır. Çünkü dünya ne kadar uzun görünürse görünsün sınırlıdır. İnsan ne kadar yaşarsa yaşasın, hayatı bir gün sona erecektir.
İşte bu yüzden Kur’an’ın başarı anlayışında dünyevi başarı nihai hedef değildir. Değerli olabilir, faydalı olabilir, hatta Allah’ın verdiği bir nimet de olabilir. Ancak bütün bunlar daha büyük bir amaca hizmet ettiği sürece anlam kazanır.
Bir insan büyük bir servete sahip olabilir ve bunu Allah’ın razı olacağı şekilde kullanabilir. Bu durumda servet başarıya engel değil, başarıya hizmet eden bir araç haline gelir.
Bir insan makam sahibi olabilir ve adaletle hükmedebilir. Bu durumda makam başarıya engel değil, başarıya hizmet eden bir araç olur.
Bir insan ilim sahibi olabilir, etkili olabilir, güçlü olabilir ve bütün bunları Allah’ın rızasını gözeterek kullanabilir. Böyle bir durumda dünyadaki imkânlar ile ahiretteki kazanç birbirine karşı değil, birbirini destekleyen şeyler haline gelir.
Kur’an’ın başarı anlayışındaki temel ayrım tam da burada ortaya çıkar. Dünya araçtır, amaç değildir. İnsan aracı amaç haline getirdiğinde yönünü kaybetmeye başlar. Araç yerinde kaldığında ise dünya hayatı, insanı Allah’a yaklaştıran bir imkâna dönüşebilir.
Bu nedenle Kur’an’ın sorduğu soru “Ne kadar kazandın?” değildir. Kur’an’ın sorduğu soru şudur: Kazandığın şey seni nereye götürdü?
Kur’an’ın Nihai Başarı Ölçütü
Makalenin başından beri Kur’an’ın başarı anlayışını farklı yönleriyle ele aldık. Fevz, felah ve hüsran kavramlarını inceledik. Allah’ın başarılı olarak tanımladığı insanların özelliklerine baktık. Karun kıssası üzerinden başarı yanılsamasını gördük. Tekâsür Suresi’nin çokluk yarışına yönelik uyarısını değerlendirdik. Dünyadaki başarı ile ahiretteki başarı arasındaki ilişkiyi anlamaya çalıştık.
Bütün bunların ardından geriye temel bir soru kalıyor: Kur’an’a göre başarıyı belirleyen son ölçü nedir?
Bu sorunun cevabı birçok ayette karşımıza çıkar. Fakat bunların içinde biri özellikle dikkat çeker:
“Her nefis ölümü tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz verilecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, işte o başarıya ulaşmıştır. Dünya hayatı ise aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân 3:185)
Bu ayetin dikkat çekici tarafı, başarıyı son derece açık bir şekilde tanımlamasıdır. İnsanların başarı olarak gördüğü birçok şey burada sayılmaz. Servet, makam, ün, güç, nüfuz veya etki alanı bu tanımın içinde yer almaz. Allah doğrudan sonuca gider.
Ateşten uzaklaştırılmak… Cennete girmek… Başarı budur.
Kur’an’ın başarı anlayışının merkezinde yer alan gerçek de budur. Çünkü insan hayatındaki bütün diğer başarılar, bu sonucun yanında anlam kazanır veya anlamını kaybeder.
Bir insan bütün hedeflerine ulaşabilir. Büyük bir servet bırakabilir. Toplum tarafından saygı görebilir. Adı yıllarca yaşayabilir. Fakat eğer nihai sonuç Allah’ın razı olduğu bir sonuç değilse, Kur’an’ın başarı ölçüsüne göre mesele yeniden değerlendirilmek zorundadır.
Bu yüzden Kur’an sık sık insanın bakışını dünyanın içinden çıkarıp hayatın tamamına yöneltir. İnsan çoğu zaman bulunduğu anın içinden düşünür. İçinde yaşadığı yılın, bulunduğu şehrin, sahip olduğu şartların içinden bakar. Kur’an ise insanı ölüm gerçeğiyle yüzleştirir ve ardından bütün hayatı tek bir bütün olarak değerlendirmeye çağırır.
Bu noktada Mâide Suresi’ndeki şu ifade de son derece anlamlıdır:
“Allah şöyle buyuracaktır: ‘Bugün doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlar için, altlarından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte bu, büyük başarının ta kendisidir.’” (Mâide 5:119)
Burada başarı yalnızca kurtulmakla tanımlanmaz. Allah’ın rızası da işin merkezine yerleştirilir. İnsan hayatı boyunca birçok kişinin onayını almaya çalışabilir. Ailesinin. Çevresinin. Toplumun. Yaşadığı çağın.
Fakat Kur’an’ın yönelttiği bakış farklıdır. Çünkü bütün bu değerlendirmeler geçicidir. İnsanların övgüleri de eleştirileri de zamanla kaybolur. Bir dönemde çok önemli görülen insanlar unutulur. Bir dönemde herkesin konuştuğu başarı hikâyeleri yeni hikâyelerin arasında kaybolur.
Allah’ın değerlendirmesi ise kalıcıdır.
Bu nedenle Kur’an’ın başarı anlayışında asıl mesele insanların bizi nasıl gördüğü değildir. Allah’ın bizi nasıl gördüğüdür.
Saffât Suresi’nde cennet ehlinin konuşmaları aktarılırken şu ifade yer alır:
“Şüphesiz ki bu, büyük başarının ta kendisidir.” (Sâffât 37:60)
Bu ayetin geçtiği bağlamda artık dünya hayatı geride kalmıştır. Yarışlar sona ermiştir. İnsanların birbirleriyle kıyaslanmaları sona ermiştir. Mallar, makamlar ve unvanlar geride kalmıştır.
Geriye yalnızca sonuç kalmıştır.
Bu yüzden Kur’an’ın başarı anlayışı ile insanların başarı anlayışı arasındaki en büyük fark burada ortaya çıkar. İnsanlar çoğu zaman yolun belirli bir bölümüne bakarlar. Allah ise yolun sonuna bakar.
İnsanlar bugünü görürler; Allah başlangıcı da sonu da görür. İnsanlar görünen başarıları sayarlar; Allah ise insanın bütün hayatını değerlendirir.
Bu nedenle Kur’an’ın başarı anlayışı, insanı başkalarıyla yarışmaktan çok kendi istikametine bakmaya çağırır. Çünkü kıyamet günü insanın önüne başkalarının hayatı konulmayacaktır. Kendi hayatı konulacaktır. Başkalarının kazandıkları sorulmayacaktır. Kendisine verilen nimetlerle ne yaptığı sorulacaktır.
Belki de bu nedenle Kur’an’ın başarı anlayışı ilk bakışta alışılmış başarı anlayışlarından daha sade görünür. Fakat biraz yakından bakıldığında, aslında çok daha kapsamlı olduğu anlaşılır. Çünkü bu anlayış yalnızca insanın birkaç yılını değil, bütün hayatını; yalnızca dünyayı değil, ahireti de hesaba katmaktadır.
Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü sonunda tek bir noktada birleşir: İnsanların başarı dediği şeyler değerli olabilir. Faydalı olabilir. Güzel de olabilir.
Fakat gerçek başarı, Allah’ın huzuruna çıkıldığında kaybedenlerden olmamaktır.
Doğrusunu Allah bilir!