Kur’an’da bazı kavramlar vardır ki, onları anlamaya çalıştığımızda tek bir kelimenin peşinden gitmeye başladığımızı düşünürüz; fakat kısa süre sonra o kelimenin bizi çok daha büyük soruların içine çektiğini fark ederiz. Tağut kavramı da bunlardan biridir.
Bugün “tağut” denildiğinde insanların zihninde birbirinden oldukça farklı anlamlar oluşabilmektedir. Kimi bu kelimeyi yalnızca putlarla ilişkilendirir, kimi belirli kişi veya kurumları kasteder, kimi ise onu genel bir kötülük veya sapkınlık ifadesi olarak kullanır. Ancak Kur’an’ın bu kavramı hangi bağlamlarda kullandığı dikkatle incelendiğinde, karşımıza ilk bakışta görünenden daha geniş bir tablo çıkmaktadır.
Çünkü Kur’an tağuttan söz ettiği yerlerde yalnızca inançlardan bahsetmez. Aynı zamanda hükümden, itaatten, otoriteden, insanlar arasındaki anlaşmazlıklardan ve Allah’ın indirdiği ile hükmetmekten de söz eder. Bu nedenle tağut kavramını anlamaya çalışırken konu doğal olarak başka sorulara açılır. Hüküm koyma yetkisi kime aittir? İnsanlar arasındaki anlaşmazlıklarda son söz kimin olmalıdır? Allah’ın belirlediği sınırlar nelerdir? Yöneticilerin ve yetki sahiplerinin konumu nedir? İnsanların ortak meseleleri nasıl karara bağlanmalıdır?
Bu soruların her biri kendi başına önemlidir. Fakat Kur’an’ın yaklaşımında bunlar birbirinden bağımsız konular değildir. Bir ayette tağut karşımıza çıkar, başka bir ayette hüküm meselesi gündeme gelir. Ardından Allah’ın sınırlarından söz edilir. Daha sonra şura, itaat ve yöneticilerle ilgili ayetler devreye girer. Böylece başlangıçta tek bir kavram gibi görünen mesele, giderek daha büyük bir bütünün parçası haline gelir.
Bu nedenle tağut konusunu anlamaya çalışırken yalnızca bir kelimenin sözlük anlamına bakmak yeterli değildir. Kavramın geçtiği ayetleri, o ayetlerin kurduğu ilişkileri ve Kur’an’ın aynı konu etrafında kullandığı diğer kavramları birlikte değerlendirmek gerekir. Ancak bu şekilde Kur’an’ın neyi eleştirdiği, neyi onayladığı ve hangi sınırları çizdiği daha açık biçimde görülebilir.
Özellikle günümüzde tağut kavramı etrafında yapılan tartışmalar düşünüldüğünde, Kur’an’ın kendi diline dönmek daha da önemli hale gelmektedir. Çünkü insanlar çoğu zaman kavramları Kur’an’ın tanımladığı biçimde değil, sonradan oluşmuş kabuller üzerinden anlamaya çalışmaktadır. Oysa bir kavramın ne ifade ettiğini öğrenmenin en güvenilir yolu, onu kullanan metnin kendisine başvurmaktır.
Bu nedenle burada yapılacak olan şey, tağut kavramına önceden verilmiş anlamları doğrulatmaya çalışmak değil; Kur’an’ın bu kavramla neyi kastettiğini anlamaya çalışmaktır. Bunun için önce tağutun geçtiği ayetlere bakacak, ardından hüküm, Allah’ın indirdiği ile hükmetmek, Hududullah, şura ve ulü’l-emr gibi kavramları kendi bağlamları içerisinde inceleyeceğiz. Böylece tağutun Kur’an’daki yerini, yalnız başına değil, içinde bulunduğu bütün yapı ile birlikte görmeye çalışacağız.
Kur’an’da Tağut Kavramı
Tağut kavramını doğru anlayabilmek için öncelikle Kur’an’ın bu kelimeyi nasıl kullandığına bakmak gerekir. Çünkü bir kavramın anlamını belirlemenin en sağlıklı yolu, onu kullanan metnin kendisinden hareket etmektir. Özellikle tağut gibi zaman içerisinde farklı anlamlar yüklenmiş kavramlarda bu daha da önemlidir.
Tağut kelimesi, taşkınlık yapmak, sınırı aşmak ve haddini geçmek anlamlarına gelen bir kökten türemiştir. Ancak bir kelimenin kök anlamı tek başına yeterli değildir. Asıl belirleyici olan şey, Kur’an’ın bu kelimeyi hangi bağlamlarda kullandığıdır. Bu nedenle öncelikle tağutun geçtiği ayetlere bakmak gerekir.
Kur’an’ın tağut kavramını ele aldığı en bilinen ayetlerden biri Bakara Suresi’nde yer almaktadır:
“Dinde zorlama yoktur. Artık doğruluk ile eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O hâlde kim tağutu reddedip Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Bakara 2:256)
Bu ayette dikkat çeken ilk nokta, Allah’a iman ile tağutun reddedilmesinin birlikte zikredilmiş olmasıdır. Ayet yalnızca Allah’a inanmayı yeterli görerek sözü bitirmemektedir. Allah’a iman ile birlikte tağutun reddedilmesinden de söz edilmektedir. Bu durum, tağut kavramının Kur’an’ın inşa ettiği inanç ve hayat anlayışı içerisinde önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir.
Ayetin yapısına dikkat edildiğinde ilginç bir durum görülür. Kur’an burada “Kim Allah’a inanırsa…” demekle yetinmemekte, “Kim tağutu reddedip Allah’a inanırsa…” buyurmaktadır. Bu ifade, tağutun yalnızca teorik bir kavram olmadığını göstermektedir. Ortada reddedilmesi gereken bir şey vardır ve ayet, Allah’a yönelişi bu reddediş ile birlikte anmaktadır.
Hemen sonraki ayette ise tağut kavramı farklı bir yönüyle karşımıza çıkar:
“Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin dostları ise tağuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara 2:257)
Bu ayette tağut tekil bir nesne veya belirli bir put olarak tanıtılmamaktadır. Dikkat edilirse ayette tağut, insanları etkileyen, yönlendiren ve onları aydınlıktan karanlığa götüren bir unsur olarak anlatılmaktadır. Ayrıca ayette geçen “tağut” ifadesi, insanların dost edindiği ve peşinden gittiği bir otorite veya yönlendirici güç izlenimi vermektedir.
Buraya kadar olan ayetlerde tağutun ne olduğu henüz tam olarak açıklanmamaktadır. Ancak şu kadarı açık hale gelmektedir: Kur’an tağutu yalnızca cansız putlardan ibaret bir kavram olarak sunmamaktadır. Kavramın etki eden, yönlendiren ve kendisine bağlılık gösterilen bir yönü bulunmaktadır.
Tağutun anlam alanını daha iyi görebilmek için Nisa Suresi’ndeki ayete bakmak gerekir:
“Sana indirilene de senden önce indirilene de inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tağutu reddetmeleri emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.” (Nisâ 4:60)
Bu ayet, tağut kavramının anlaşılması açısından son derece önemlidir. Çünkü burada tağut bir put olarak değil, insanların önünde muhakeme olmak istedikleri bir merci olarak karşımıza çıkmaktadır.
Muhakeme olmak, bir anlaşmazlığın çözümü için bir hakeme, hâkime veya karar verici bir otoriteye başvurmak anlamına gelir. Ayetteki insanların problemi, Allah’ın vahyine inandıklarını söylemelerine rağmen başka bir merci önünde hüküm aramalarıdır. Bu nedenle ayette geçen tağut kavramı ile hüküm ve otorite arasında açık bir ilişki kurulmaktadır.
Bu nokta özellikle önemlidir. Çünkü eğer tağut yalnızca putlardan ibaret olsaydı, ayette geçen muhakeme meselesini açıklamak zor olurdu. İnsanlar anlaşmazlıklarını çözmek için bir heykele veya taşa gitmezler. Ayetin işaret ettiği şey, hüküm veren veya hükmüne başvurulan bir otoriteyle ilgilidir.
Tağutun hüküm ve mücadele kavramlarıyla ilişkisini gösteren bir başka ayet de yine Nisa Suresi’nde yer almaktadır:
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler ise tağut yolunda savaşırlar. O hâlde şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz şeytanın tuzağı zayıftır.” (Nisâ 4:76)
Bu ayette de tağut bir put veya belirli bir nesne olarak anlatılmamaktadır. Aksine insanların uğruna mücadele ettikleri, taraf oldukları ve kendisine bağlılık gösterdikleri bir çizgi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayet, Allah yolu ile tağut yolunu karşı karşıya getirmektedir. Böylece tağutun yalnızca bireysel bir inanç problemi değil, aynı zamanda insanların hayatlarını yönlendiren bir otorite ve bağlılık meselesi olduğu daha belirgin hale gelmektedir.
Kur’an’ın başka bir ayetinde ise bütün peygamberlerin ortak çağrısı anlatılır:
“Andolsun ki biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının’ diye her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah onlardan kimini doğru yola iletti; onlardan kimine de sapıklık hak oldu. Yeryüzünde gezip dolaşın da yalanlayanların sonunun ne olduğuna bakın.” (Nahl 16:36)
Bu ayet son derece dikkat çekicidir. Çünkü burada tağut meselesi belirli bir topluma, belirli bir döneme veya belirli bir inanç grubuna özgü bir konu olarak sunulmamaktadır. Allah’ın gönderdiği bütün peygamberlerin ortak çağrısı iki temel unsur etrafında özetlenmektedir: Allah’a kulluk etmek ve tağuttan kaçınmak.
Bu durum, tağutun Kur’an’ın temel kavramlarından biri olduğunu göstermektedir. Çünkü peygamberlerin ortak davetinin merkezine yerleştirilen bir kavramdan söz edilmektedir.
Tağut kavramının geçtiği son ayetlerden biri ise Zümer Suresi’ndedir:
“Tağuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. O hâlde kullarımı müjdele.” (Zümer 39:17)
Bu ayette dikkat çeken husus, tağut ile kulluk kavramının aynı cümle içerisinde kullanılmasıdır. Ayet, tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelen insanlardan söz etmektedir. Böylece Kur’an’ın kurduğu karşıtlık daha görünür hale gelmektedir. Bir tarafta Allah’a yöneliş vardır; diğer tarafta ise tağuta yöneliş bulunmaktadır.
Buraya kadar incelediğimiz ayetler birlikte değerlendirildiğinde bazı sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Öncelikle tağutun Kur’an’da yalnızca putlar için kullanılan bir kavram olmadığı görülmektedir. Kavram; kendisine yönelinen, peşinden gidilen, hükmüne başvurulan, uğruna mücadele edilen ve insanları Allah’ın yolundan uzaklaştıran bir yön taşımaktadır.
Ancak bu ayetler henüz tağutun mahiyetini bütünüyle açıklamamaktadır. Çünkü şimdiye kadar tağutun geçtiği ayetlere baktık; fakat tağutun neden reddedilmesi gerektiğini ve hangi noktada ortaya çıktığını henüz incelemedik. Bunun için Kur’an’ın sürekli ilişki kurduğu başka bir konuya yönelmek gerekir: hüküm meselesine.
Nitekim Nisa 4:60 ayeti tağutu doğrudan muhakeme ve hüküm konusu ile ilişkilendirmiştir. Bu nedenle tağut kavramını daha derin biçimde anlayabilmek için şimdi şu soruya cevap vermek gerekir:
Kur’an’a göre hüküm koyma yetkisi kime aittir?
Hüküm Koyma Yetkisi Kime Aittir?
Tağut kavramının geçtiği ayetler incelendiğinde, özellikle Nisa 4:60 ayetinin dikkatleri hüküm meselesine yönelttiği görülmektedir. Ayette insanların tağutun önünde muhakeme olmak istemelerinden söz edilmekteydi. Bu nedenle tağutun ne olduğunu anlayabilmek için önce Kur’an’ın hüküm konusunda ne söylediğine bakmak gerekir.
Çünkü bir otoritenin meşru olup olmadığını değerlendirebilmek için, öncelikle hükmün kaynağının ne olduğunu bilmek gerekir. Kur’an bu konuda oldukça açık ifadeler kullanmaktadır.
Hz. Muhammed’e hitaben şöyle buyrulmaktadır:
“De ki: Şüphesiz ben Rabbimden gelen apaçık bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Çabucak gelmesini istediğiniz şey benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah’ındır. O hakkı anlatır ve O hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” (En’âm 6:57)
Bu ayette hükmün Allah’a ait olduğu açıkça ifade edilmektedir. Ancak burada durup “hüküm” kelimesinin neyi ifade ettiğini de düşünmek gerekir. Çünkü günlük dilde hüküm denildiğinde çoğu zaman yalnızca bir mahkeme kararı akla gelmektedir. Oysa Kur’an’ın kullandığı anlam bundan daha geniştir. Hüküm, insanlar arasındaki anlaşmazlıkları çözmeyi, bir konuda son sözü söylemeyi, doğru ile yanlışı belirlemeyi ve bağlayıcı karar vermeyi de kapsamaktadır.
Kur’an aynı gerçeği Hz. Yusuf’un dilinden tekrar etmektedir:
“Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf 12:40)
Burada hüküm meselesi ile kulluk meselesi aynı cümle içerisinde ele alınmaktadır. Ayet önce “Hüküm yalnız Allah’ındır” buyurmakta, hemen ardından da “O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir” demektedir.
Bu bağlantı önemlidir. Çünkü Kur’an’a göre hüküm konusu yalnızca hukuk veya yönetim meselesi değildir. Aynı zamanda kulluk meselesidir. Bir başka ifadeyle, hükmün kime ait olduğu sorusu ile kimin otoritesinin kabul edildiği sorusu birbirinden bağımsız değildir.
Burada dikkat çekici olan başka bir nokta daha vardır. Ayette geçen ifade “Hüküm Allah’ın da hakkıdır” şeklinde değildir. “Hüküm yalnız Allah’ındır” denilmektedir. Kur’an’ın kullandığı bu vurgu, konunun merkezinde yer almaktadır ve ilerleyen bölümlerde inceleyeceğimiz birçok ayetin anlaşılmasına da temel oluşturmaktadır.
Ancak bu noktada doğal olarak bir soru ortaya çıkmaktadır. Eğer hüküm yalnız Allah’a aitse, insanların toplumları yönetmesi, kararlar alması veya ortaya çıkan yeni meseleler hakkında düzenlemeler yapması nasıl mümkün olacaktır?
Bu soru önemlidir. Çünkü Kur’an bir yandan hükmün Allah’a ait olduğunu söylerken, diğer yandan yöneticilerden, hâkimlerden, hakemlerden, şahitlerden ve ulü’l-emrden de söz etmektedir. Bu nedenle burada acele bir sonuca ulaşmak doğru olmaz.
Öncelikle Kur’an’ın hüküm konusunu biraz daha açmasına izin vermek gerekir.
Bu noktada karşımıza son derece önemli bir ayet çıkmaktadır:
“Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisâ 4:65)
Bu ayet, hüküm meselesinin yalnızca teorik bir konu olmadığını göstermektedir. Ayette insanların aralarındaki anlaşmazlıklar söz konusu edilmektedir. Ardından bu anlaşmazlıklarda Hz. Muhammed’in hakem kabul edilmesinden bahsedilmektedir. Fakat ayetin asıl dikkat çekici kısmı burada değildir.
Ayet, verilen hükmün kabul edilmesini yeterli görmemektedir.
Verilen hükme karşı iç dünyada bir sıkıntı duyulmamasını ve tam bir teslimiyet gösterilmesini de istemektedir.
Bu durum bize önemli bir şey göstermektedir. Kur’an’ın ele aldığı konu yalnızca insanların nasıl karar vereceği değildir. Asıl konu, kararların hangi otoriteye dayanacağıdır.
Burada şu soru akla gelebilir: Nisa 4:65 ayeti Hz. Muhammed’in hüküm verdiğini söylüyorsa, o hâlde hüküm koyma yetkisi Hz. Muhammed’e de ait değil midir?
Bu soru son derece önemlidir ve ilerleyen bölümlerde ayrıntılı olarak ele alınacaktır. Ancak burada şu kadarını söylemek gerekir ki Kur’an, Hz. Muhammed’i Allah’ın vahyinden bağımsız bir hüküm kaynağı olarak sunmamaktadır. Tam tersine, Hz. Muhammed’in görevi Allah’ın indirdiği ile hükmetmektir. Bu nedenle ayetin konusu, Allah’ın hükmüne dayanan bir hakemliktir; Allah’tan bağımsız bir hüküm koyma yetkisi değildir.
Nitekim Kur’an’ın başka ayetlerinde de hüküm ile vahiy arasındaki bağ sürekli olarak vurgulanmaktadır. Bu bağın en açık şekilde görüldüğü yer ise Mâide Suresi’nin 44 ile 50. ayetleri arasındaki bölümdür.
Bu ayetlerde yalnızca hükmün kaynağı açıklanmaz; aynı zamanda Allah’ın indirdiği ile hükmetmenin ne anlama geldiği de ortaya konur. Tağut, hüküm ve otorite konularını doğru anlayabilmek için şimdi bu ayetlere daha yakından bakmak gerekmektedir.
Allah’ın İndirdiği ile Hükmetmek Ne Demektir?
Kur’an’ın hüküm konusundaki yaklaşımı yalnızca “Hüküm Allah’ındır” ifadesiyle sınırlı değildir. Çünkü bu ifade tek başına bırakıldığında, bunun hayatta nasıl karşılık bulacağı tam olarak anlaşılamayabilir. Allah’ın hükmünün insanlar arasındaki ilişkilere, anlaşmazlıklara ve toplumsal düzene nasıl yansıyacağı sorusunun da cevaplanması gerekir.
Kur’an bu soruya en kapsamlı cevabı Mâide Suresi’nin 44 ile 50. ayetleri arasında vermektedir. Bu ayetler dikkatle okunduğunda, Allah’ın indirdiği ile hükmetmenin yalnızca bir inanç meselesi değil, aynı zamanda bir uygulama meselesi olduğu görülmektedir.
İlk olarak Tevrat’tan söz edilir:
“İçinde doğruya rehberlik ve nur olduğu halde Tevrat’ı biz indirdik. Kendilerini Allah’a vermiş peygamberler onunla Yahudilere hükmederlerdi. Allah’ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için rabbânîler ve hahamlar da onunla hükmederlerdi. Hepsi ona şahitti. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi az bir karşılığa satmayın. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” (Mâide 5:44)
Ayet yalnızca Tevrat’ın indirildiğini söylemekle kalmamaktadır. Aynı zamanda peygamberlerin, rabbânîlerin ve hahamların onunla hükmettiklerini bildirmektedir.
Burada önemli olan nokta şudur: Tevrat’ın varlığı ile Tevrat’la hükmedilmesi aynı şey değildir.
Bir kitabın Allah tarafından gönderilmiş olması tek başına yeterli görülmemektedir. O kitabın ortaya koyduğu hükümlerin uygulanması da istenmektedir. Bu nedenle ayetin sonunda “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler…” ifadesi yer almaktadır.
Kur’an burada yalnızca vahyin okunmasını veya bilinmesini değil, hüküm alanında ölçü alınmasını da gündeme getirmektedir.
Bir sonraki ayette konu daha da somut hale gelmektedir:
“Tevrat’ta onlara şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralamalarda kısas vardır. Kim bunu bağışlarsa kendisi için kefaret olur. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.” (Mâide 5:45)
Dikkat edilirse bu ayette artık genel ifadeler değil, somut bir hukukî hüküm zikredilmektedir. Allah kısas hükmünü hatırlatmakta ve ardından tekrar aynı ilkeye dönmektedir.
Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü ayet bize Allah’ın indirdiği ile hükmetmenin ne anlama geldiğini göstermektedir. Burada söz konusu olan şey yalnızca Allah’a inanmak değildir. Allah’ın bildirdiği hükümlerin dikkate alınması ve uygulanmasıdır.
Ardından sıra İncil ehline gelir:
“İncil ehli de Allah’ın onda indirdiği ile hükmetsin. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir.” (Mâide 5:47)
Bu ayet de aynı ilkeyi tekrar etmektedir. Böylece ortaya dikkat çekici bir tablo çıkmaktadır. Kur’an, Tevrat ehli için bir ölçü, İncil ehli için başka bir ölçü, kendisi için ise üçüncü bir ölçü ortaya koymamaktadır. Ortak ilke aynıdır: Allah’ın indirdiği ile hükmetmek.
Daha sonra söz Hz. Muhammed’e yönelir:
“Sana da kendinden önceki kitabı doğrulayıcı ve onu koruyucu olarak bu Kitab’ı hak ile indirdik. Artık onların arasında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen haktan ayrılarak onların arzularına uyma. Her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat size verdikleri ile sizi denemek istedi. Öyleyse hayırlı işlerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri size O bildirecektir.” (Mâide 5:48)
Bu ayet makalenin en önemli ayetlerinden biridir.
Çünkü burada Hz. Muhammed’e doğrudan bir emir verilmektedir:
“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet.”
Bu emir, hüküm meselesinin merkezini oluşturmaktadır. Dikkat edilirse ayette “Kendi görüşünle hükmet”, “Toplumun gelenekleriyle hükmet” veya “İnsanların çoğunluğunun istediği şekilde hükmet” denilmemektedir.
Emrin konusu açıktır:
Allah’ın indirdiği ile hükmet.
Ayetin devamında geçen “Her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik” ifadesi de ayrıca önemlidir.
Çünkü burada “şeriat” ve “minhac” kavramları karşımıza çıkmaktadır.
Günümüzde şeriat kelimesi etrafında çok farklı tartışmalar yürütülmektedir. Ancak ayetin kendisine bakıldığında şeriatın öncelikle Allah tarafından belirlenen yol ve düzen anlamında kullanıldığı görülmektedir. Ayette ayrıca “minhac”, yani yol, yöntem ve izlenecek güzergâh anlamına gelen bir kavram da kullanılmaktadır.
Bu nedenle ayetin verdiği ilk mesaj, insanların kendi başlarına yol belirlemeleri değil; Allah’ın belirlediği yol içerisinde hareket etmeleridir.
Bir sonraki ayette aynı emir tekrar edilmektedir:
“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse bil ki Allah bazı günahları sebebiyle onları cezalandırmak istiyordur. İnsanların çoğu gerçekten yoldan çıkmıştır.” (Mâide 5:49)
Burada dikkat çekici olan nokta, Allah’ın indirdiği ile hükmetme emrinin insanların arzularına uymamakla birlikte zikredilmesidir. Çünkü hüküm konusu gündeme geldiğinde insanlar çoğu zaman kendi çıkarlarını, alışkanlıklarını veya isteklerini ölçü haline getirme eğilimindedirler.
Kur’an ise hükmün ölçüsünü başka bir yerde aramaktadır.
Bütün bu ayetlerin ardından son derece çarpıcı bir soru sorulmaktadır:
“Yoksa cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanan bir toplum için hükmü Allah’tan daha güzel olan kim vardır?” (Mâide 5:50)
Bu soru, bölümün bütününü özetleyen bir sorudur. Çünkü ayet dikkatleri insanların kimliğine değil, hükmün kaynağına yöneltmektedir.
Ayet “cahiliye insanları”ndan söz etmemektedir. “Cahiliye hükmü”nden söz etmektedir.
Böylece Kur’an’ın ilgilendiği asıl meselenin hükmün kaynağı olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
Bu noktaya kadar geldiğimizde önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Allah’ın indirdiği ile hükmetmek, yalnızca Allah’ın varlığını kabul etmek veya vahyin hak olduğunu söylemek anlamına gelmemektedir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmek, Allah’ın bildirdiği hükümlerin hüküm alanında ölçü kabul edilmesi anlamına gelmektedir.
Ancak burada yeni bir soru ortaya çıkmaktadır. Allah’ın indirdiği ile hükmetmek emrediliyorsa, Allah hangi alanlarda doğrudan hüküm koymuştur? Hangi konular Allah tarafından belirlenmiş, hangi konular insanların kararına bırakılmıştır?
Bu soruların cevabı bizi Kur’an’ın önemli kavramlarından biri olan Hududullah’a, yani Allah’ın sınırlarına götürmektedir.
Hududullah: Allah’ın Çizdiği Sınırlar
Mâide Suresi’ndeki ayetler, Allah’ın indirdiği ile hükmetmenin ne anlama geldiğini göstermektedir. Ancak bu noktada önemli bir soru ortaya çıkmaktadır. Allah’ın indirdiği ile hükmetmek emrediliyorsa, Allah hangi konularda doğrudan hüküm koymuştur? İnsanların değiştiremeyeceği veya kendi tercihleriyle yeniden şekillendiremeyeceği alanlar var mıdır?
Kur’an bu soruya cevap verirken dikkat çekici bir kavram kullanmaktadır: Hududullah.
Kelime anlamı itibarıyla Hududullah, “Allah’ın sınırları” demektir. Ancak Kur’an’daki kullanıma bakıldığında bu ifadenin yalnızca genel bir öğüt veya soyut bir ahlâk çağrısı olmadığı görülmektedir. Allah bu kavramı belirli hükümlerin ardından kullanmakta ve böylece o hükümlerin kendi çizdiği sınırlar olduğunu bildirmektedir.
Hududullah kavramının geçtiği ayetlerden biri oruç hükümlerinin anlatıldığı bölümde yer almaktadır:
“Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah sizin kendinize haksızlık ettiğinizi bildi ve tövbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdığını isteyin. Şafağın beyaz ipliği siyah ipliğinden ayırt edilinceye kadar yiyin, için; sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescitlerde itikâfta bulunduğunuz zaman kadınlara yaklaşmayın. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır; onlara yaklaşmayın. Allah ayetlerini insanlara böyle açıklıyor ki sakınsınlar.” (Bakara 2:187)
Bu ayette dikkat edilmesi gereken nokta, Allah’ın önce neyin helâl, neyin yasak olduğunu açıklaması, ardından da “Bunlar Allah’ın sınırlarıdır” buyurmasıdır. Ayet yalnızca sınırların aşılmamasını istememekte, sınırların yakınına gidilmemesini de öğütlemektedir.
Burada önemli olan başka bir ayrıntı daha vardır. Allah’ın sınırları yalnızca yasaklardan oluşmamaktadır. Ayetin ilk kısmında Allah’ın helâl kıldığı şeylerden söz edilmektedir. Daha sonra bu düzenin tamamı için “Bunlar Allah’ın sınırlarıdır” denilmektedir. Bu durum bize önemli bir şey göstermektedir: Allah’ın sınırları yalnızca haramlardan ibaret değildir. Allah’ın helâl kıldığı alanlar da O’nun belirlediği düzenin bir parçasıdır.
Hududullah kavramının en yoğun şekilde geçtiği yerlerden biri ise boşanma hükümleridir.
Allah şöyle buyurmaktadır:
“Boşanma iki defadır. Bundan sonrası ya iyilikle geçinmek ya da güzellikle ayrılmaktır. Kadınlara verdiklerinizden bir şeyi geri almanız size helâl değildir. Ancak karı-kocanın Allah’ın sınırlarını koruyamamaktan korkmaları başka. Eğer onların Allah’ın sınırlarını koruyamayacaklarından siz de korkarsanız, kadının ayrılmak için bir bedel vermesinde ikisine de günah yoktur. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Sakın onları aşmayın. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara 2:229)
Bu ayet Hududullah kavramının ne kadar ciddi bir anlam taşıdığını göstermektedir. Allah boşanma ile ilgili hükümleri açıkladıktan sonra bunların kendi sınırları olduğunu bildirmekte ve ardından “Sakın onları aşmayın” buyurmaktadır.
Daha da dikkat çekici olan şey, ayetin sonunda geçen ifadedir:
“Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”
Burada zulüm kavramı doğrudan Hududullah ile ilişkilendirilmektedir. Böylece Allah’ın sınırlarını aşmak yalnızca teknik bir kural ihlali olarak değil, aynı zamanda adalet ve zulüm meselesi olarak da ele alınmaktadır.
Boşanma hükümlerinin devamında aynı vurgu tekrar edilir:
“Eğer erkek kadını bir daha boşarsa, kadın başka bir erkekle evlenmedikçe ona helâl olmaz. Eğer ikinci koca da onu boşarsa, Allah’ın sınırlarını koruyacaklarını düşünmeleri hâlinde tekrar birbirlerine dönmelerinde ikisine de günah yoktur. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Allah bunları bilen bir topluluk için açıklamaktadır.” (Bakara 2:230)
Kur’an’ın aynı ifade üzerinde tekrar tekrar durması dikkat çekicidir. Çünkü Allah burada yalnızca bilgi vermemekte, aynı zamanda çizdiği sınırların korunmasını istemektedir.
Hududullah kavramının geçtiği en önemli bölümlerden biri de miras hükümleridir.
Kur’an miras paylarını ayrıntılı biçimde açıkladıktan sonra şöyle buyurmaktadır:
“İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse Allah onu, içlerinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere koyar. İşte büyük kurtuluş budur.” (Nisâ 4:13)
Bu ayetin hangi hükümlerin ardından geldiğine dikkat etmek gerekir. Hemen öncesinde Allah miras paylarını açıklamaktadır. Anne-babanın, çocukların, eşlerin ve diğer mirasçıların payları belirlenmektedir. Ardından Allah bunların kendi sınırları olduğunu bildirmektedir.
Bu durum son derece önemlidir. Çünkü miras paylaşımı insanların keyfî tercihlerine bırakılmamaktadır. Kur’an burada belirli paylar belirlemekte ve ardından bunları Hududullah olarak tanımlamaktadır.
Bir sonraki ayette ise konu daha da güçlü bir şekilde ifade edilmektedir:
“Kim de Allah’a ve Resulüne karşı gelir ve O’nun sınırlarını aşarsa, Allah onu içinde ebedî kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.” (Nisâ 4:14)
Bu ayet Hududullah’ın Kur’an’daki ağırlığını açıkça göstermektedir. Çünkü Allah’ın sınırlarının aşılması, sıradan bir tavsiye ihlali olarak sunulmamaktadır.
Burada durup önemli bir tespit yapmak gerekir.
Kur’an’da Hududullah kavramı geçtiğinde karşımıza sürekli aynı yapı çıkmaktadır. Önce Allah bir hüküm koymaktadır. Daha sonra bu hükmü kendi sınırları olarak tanımlamaktadır. Böylece bazı alanların doğrudan Allah tarafından düzenlendiği açıkça ortaya konulmaktadır.
Bu durum özellikle makalemizin temel sorularından biri açısından önemlidir. Çünkü Allah’ın indirdiği ile hükmetmekten söz ediliyorsa, öncelikle Allah’ın hangi alanlarda doğrudan hüküm koyduğunu bilmek gerekir. Hududullah ayetleri bize tam da bunu göstermektedir.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken başka bir konu daha vardır. Kur’an bazı alanlarda doğrudan sınırlar koyarken, aynı zamanda insanların karar vermesi gereken alanların da varlığını kabul etmektedir. Toplumun günlük işleyişi, yeni ortaya çıkan meseleler ve hayatın sayısız ayrıntısı hakkında kararlar alınması gerekmektedir.
Peki insanlar bu kararları nasıl alacaktır? Allah’ın sınırlarının bulunduğu alanlarla insanların karar verebildiği alanlar arasındaki ilişki nasıl kurulacaktır?
Bu soruların cevabı bizi Kur’an’ın önemli kavramlarından biri olan şûrâya götürmektedir.
Şûrâ: İnsanların Karar Vereceği Alanlar Nasıl Belirlenecektir?
Hududullah kavramı incelendiğinde önemli bir gerçek ortaya çıkmaktadır. Kur’an bazı alanlarda yalnızca genel ilkeler vermemekte, doğrudan hüküm koymaktadır. Miras hükümleri bunun açık örneklerinden biridir. Aynı şekilde boşanma ile ilgili bazı hükümler, belirli ibadet hükümleri ve ilerleyen bölümlerde göreceğimiz başka bazı alanlar da doğrudan Allah tarafından düzenlenmektedir.
Fakat burada cevaplanması gereken önemli bir soru vardır. Eğer Allah bazı alanlarda doğrudan hüküm koyuyorsa, insanların karar verebileceği alanlar hiç yok mudur? Toplumun yönetimi, kamu hizmetleri, şehirlerin düzenlenmesi, güvenlik, ulaşım, eğitim, teknoloji ve hayatın sayısız ayrıntısı nasıl şekillenecektir?
Kur’an bu sorulara bütün ayrıntıları tek tek sıralayarak cevap vermez. Bunun yerine bir yöntem gösterir.
Bu yöntemin merkezinde şûrâ kavramı bulunmaktadır.
Şûrâ, danışma, istişare etme, görüş alışverişinde bulunma ve ortak akılla karar verme anlamlarına gelen bir kavramdır. Kur’an’da bu kavramın geçtiği temel ayetlerden biri şöyledir:
“Rablerinin çağrısına uyanlar, namazı dosdoğru kılanlar, işleri aralarında şûrâ ile olanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayanlar için mükâfat vardır.” (Şûrâ 42:38)
Bu ayet dikkatle okunduğunda ilginç bir durum görülmektedir. Allah, müminlerin özelliklerini sayarken şûrâyı sıradan bir ayrıntı olarak zikretmemektedir. Ayette Allah’ın çağrısına uymaktan, namazdan ve infaktan söz edilmekte, bunların arasında da insanların işlerini şûrâ ile yürüttükleri bildirilmektedir.
Bu durum şûrânın Kur’an açısından önemli bir ilke olduğunu göstermektedir.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta vardır.
Şûrâ, Allah’ın koyduğu hükümleri değiştirme mekanizması olarak sunulmamaktadır. Çünkü daha önce incelediğimiz Hududullah ayetleri bazı alanlarda Allah’ın doğrudan sınır çizdiğini göstermiştir. Şûrâ bu sınırları ortadan kaldıran veya yeniden yazan bir kurum değildir.
Örneğin insanlar bir araya gelip şûrâ yaparak miras paylarını değiştiremezler. Çünkü Kur’an bu konuda hüküm koymuş ve bu hükümleri Hududullah olarak tanımlamıştır. Aynı şekilde Allah’ın haram kıldığı bir şeyi çoğunluk kararıyla helâl hale getirmek de mümkün değildir. Çünkü burada artık insanların karar alanından değil, Allah’ın hüküm koyduğu alandan söz edilmektedir.
Bu noktada Kur’an’ın ortaya koyduğu denge daha net görünmeye başlamaktadır. Bir tarafta Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu alanlar vardır. Diğer tarafta ise insanların karar vermesi gereken alanlar bulunmaktadır. Şûrâ işte bu ikinci alanla ilgilidir.
Bu ayrım doğru kurulmadığında iki farklı hata ortaya çıkabilir. Birinci hata, Allah’ın hüküm koyduğu alanları da insanların tercihine açık görmek ve her konunun çoğunluk kararıyla değiştirilebileceğini düşünmektir. İkinci hata ise insanların hiçbir konuda karar verme yetkilerinin bulunmadığını sanmaktır.
Kur’an’ın ortaya koyduğu model bu iki yaklaşımın da dışında görünmektedir.
Çünkü Kur’an bir yandan Allah’ın sınırlarından söz etmekte, diğer yandan insanların işlerini şûrâ ile yürüttüklerini bildirmektedir.
Bu durum bize önemli bir şey göstermektedir. Kur’an insanların karşılaşacağı her teknik meseleyi ayrıntılı biçimde düzenlememektedir. Bir belediyenin nasıl organize edileceği, yolların nasıl yapılacağı, seçim sisteminin hangi yöntemle işleyeceği, kamu kurumlarının hangi yapıda kurulacağı veya teknolojik gelişmelere nasıl uyum sağlanacağı gibi konular Kur’an’da ayrıntılı biçimde düzenlenmemiştir.
Bunun nedeni eksiklik değildir. Tam tersine, insan hayatının her çağda ve her toplumda farklı şartlara sahip olmasıdır.
Kur’an bazı alanlarda doğrudan hüküm koyarken, bazı alanlarda ise insanlara karar verme sorumluluğu bırakmaktadır.
Ancak bu noktada yeni bir soru ortaya çıkmaktadır. İnsanların karar verebildiği alanlar varsa, bu kararlar tamamen sınırsız mıdır? Bir toplum istediği her düzenlemeyi yapabilir mi? Şûrâ ile alınan her karar meşru kabul edilebilir mi?
Bu sorular önemlidir. Çünkü Kur’an bazı konularda ayrıntılı hüküm vermemiş olsa da, insanların karar verirken göz önünde bulundurması gereken temel ilkeleri açıklamaktadır.
Bu nedenle şûrâyı anlamak için yalnızca Şûrâ 42:38 ayetine bakmak yeterli değildir. İnsanların karar alanının sınırlarını belirleyen başka ayetlere de bakmak gerekir.
Kur’an’ın bu konudaki en önemli ayetlerinden biri Nisa Suresi’nde yer almaktadır:
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Nisâ 4:58)
Bu ayet, insanların karar verebildiği alanların başıboş bırakılmadığını göstermektedir.
Kur’an burada belirli bir yönetim modeli tarif etmemektedir. Bir devlet yapısının ayrıntılarını da açıklamamaktadır. Fakat hangi sistem kurulursa kurulsun, hangi yöntem tercih edilirse edilsin, iki temel ilkenin korunmasını istemektedir: emanet ve adalet.
Emanetin ehline verilmesi, görev ve sorumlulukların liyakat sahibi insanlara teslim edilmesini gerektirmektedir.
Adalet ise alınan kararların kişi, grup, çıkar veya düşmanlık üzerinden değil, hakkaniyet üzerinden verilmesini gerektirmektedir.
Kur’an aynı ilkeyi başka bir ayette daha vurgulamaktadır:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsiz davranmaya sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Mâide 5:8)
Bu ayet, adalet ilkesini daha da ileri taşımaktadır. Çünkü insanlar çoğu zaman dostlarına karşı adaletli davranabilirler. Asıl zor olan, hoşlanmadıkları insanlara karşı da adaleti koruyabilmektir.
Kur’an tam bu noktaya dikkat çekmektedir. Bir topluluğa duyulan öfke veya düşmanlık bile adalet ölçüsünü değiştirmemelidir.
Bu ayetler birlikte değerlendirildiğinde önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ın ayrıntılı hüküm koymadığı alanlar vardır. İnsanlar bu alanlarda karar verebilirler. Şûrâ bunun yöntemlerinden biridir. Ancak bu alan tamamen sınırsız değildir.
Kur’an insanların karar verebildiği alanlarda da emanet, adalet, dürüstlük ve hakkaniyet gibi temel ilkelerin korunmasını istemektedir.
Böylece bir tarafta Allah’ın doğrudan belirlediği Hududullah bulunurken, diğer tarafta insanların karar verdiği alanlar ortaya çıkmaktadır. Fakat her iki alan da sonuçta Allah’ın belirlediği ölçülerden bağımsız değildir.
Şimdiye kadar gördüğümüz bütün bu ilkeler, toplum içerisinde görev ve yetki sahibi insanların konumunu da anlamamıza yardımcı olmaktadır. Çünkü kararlar alınacaksa, uygulamalar yapılacaksa ve toplumsal düzen sağlanacaksa, bu görevleri yerine getirecek otoriteler de olacaktır.
Kur’an bu noktada ulü’l-emr kavramını gündeme getirmektedir.
Ulü’l-Emr: Yetki Sahiplerinin Konumu ve Sınırları
Kur’an’ın ortaya koyduğu tabloya bakıldığında iki gerçeğin aynı anda korunduğu görülmektedir. Bir tarafta Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu alanlar bulunmaktadır. Diğer tarafta ise insanların ortak meselelerini karara bağlamaları, toplumsal düzeni sağlamaları ve ortaya çıkan sorunlara çözüm üretmeleri gerekmektedir.
Bu durum doğal olarak başka bir soruyu gündeme getirmektedir. Eğer toplum içerisinde kararlar alınacaksa, bu kararların uygulanmasını sağlayacak otoriteler kim olacaktır? Yetki sahibi insanların konumu nedir? Kur’an yöneticilerden veya idarecilerden söz etmekte midir?
Bu soruların cevabı Nisa Suresi’nde yer alan önemli bir ayette karşımıza çıkmaktadır:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resul’e itaat edin ve sizden olan ulü’l-emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Resul’e götürün. Bu hem daha hayırlı hem de sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisâ 4:59)
Bu ayet uzun zamandır farklı şekillerde yorumlanmıştır. Ancak ayetin söylediği şeyleri adım adım takip etmek, kavramı daha sağlıklı anlamamızı sağlayacaktır.
Öncelikle ayet, toplum içerisinde “ulü’l-emr” olarak adlandırılan bir kesimin varlığını kabul etmektedir. Kelime anlamı itibarıyla ulü’l-emr, yetki ve sorumluluk sahibi kimseler demektir. Bu ifade belirli bir kişiyi değil, toplum içerisinde yönetim, idare, uygulama ve sorumluluk alanlarında görev üstlenen kimseleri kapsamaktadır.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken ilk husus şudur: Kur’an yöneticilerin veya yetki sahiplerinin varlığını reddetmemektedir.
Bazen “Hüküm yalnız Allah’ındır” ayeti ile Nisa 4:59 ayeti birbirine karşıt gibi sunulabilmektedir. Oysa ayetler birlikte okunduğunda böyle bir çelişki görülmemektedir. Çünkü Kur’an bir yandan hükmün Allah’a ait olduğunu bildirirken, diğer yandan toplumsal hayatın belirli sorumluluklar ve görevler çerçevesinde yürütüldüğünü de kabul etmektedir.
Nitekim bir toplumun tamamen otoritesiz şekilde yaşaması mümkün değildir. Adaletin sağlanması, güvenliğin korunması, kamu işlerinin yürütülmesi, insanların haklarının korunması ve alınan kararların uygulanması belirli görev ve sorumlulukları gerektirmektedir.
Kur’an da bu gerçeği dikkate almakta ve ulü’l-emr kavramını kullanmaktadır. Ancak ayetin asıl dikkat çekici kısmı burada başlamaktadır. Çünkü ayet yalnızca itaatten söz etmemektedir. Aynı zamanda anlaşmazlık durumunda ne yapılacağını da açıklamaktadır.
“Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Resul’e götürün.”
Bu cümle son derece önemlidir. Çünkü ayet ihtilaf durumunda dönüş merciini de belirlemektedir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, ayetin “ulü’l-emre götürün” dememesidir.
Anlaşmazlığın çözüm mercii olarak Allah ve Resul zikredilmektedir.
Bu ayrıntı ilk bakışta küçük gibi görünse de aslında Kur’an’ın otorite anlayışının merkezinde yer almaktadır. Çünkü ayet hem ulü’l-emri kabul etmekte hem de onun sınırını çizmektedir.
Bir başka ifadeyle, ulü’l-emr vardır; fakat nihai ölçü değildir. Ulü’l-emr vardır; fakat son hüküm mercii değildir. Ulü’l-emr vardır; fakat Allah’ın ve Resul’ün üzerinde değildir.
Bu durum daha önce incelediğimiz bütün ayetlerle uyumludur. En’âm 6:57’de hükmün Allah’a ait olduğu bildirilmişti. Yusuf 12:40’ta hükmün yalnız Allah’a ait olduğu vurgulanmıştı. Mâide 5:44-50 ayetlerinde Allah’ın indirdiği ile hükmetmek emredilmişti. Şimdi Nisa 4:59 ayeti bu tabloya yeni bir halka eklemektedir.
Toplum içerisinde yetki sahipleri bulunabilir. Fakat onların meşruiyeti, Allah’ın belirlediği sınırlar içerisinde kalmalarına bağlıdır.
Bu noktada önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ın kabul ettiği otorite anlayışı ile mutlak otorite anlayışı aynı şey değildir. Kur’an yöneticileri ilahlaştırmaz. Onları hata yapmaz kişiler olarak sunmaz. Onlara sınırsız yetki vermez. Tam tersine, onların da Allah’ın belirlediği ölçülere bağlı olduğunu göstermektedir.
İşte bu nedenle ulü’l-emr kavramı, tağut kavramını anlamak açısından da büyük önem taşımaktadır. Çünkü Kur’an’ın eleştirdiği şey otoritenin varlığı değildir. Kur’an’ın eleştirdiği şey, otoritenin kendi sınırlarını aşmasıdır.
Bu nedenle şimdi şu soruya daha yakından bakmak gerekir:
Kur’an’a göre bir otorite hangi noktada meşru olmaktan çıkar ve tağut haline gelir?
İhtilaf Halinde Nihai Merci
Nisa 4:59 ayeti yalnızca ulü’l-emrin varlığını kabul ettiği için önemli değildir. Aslında ayetin asıl ağırlığı, anlaşmazlık durumunda dönüş merciini belirlemesinde ortaya çıkmaktadır. Çünkü toplumsal hayatın olduğu her yerde farklı görüşler, çıkar çatışmaları, yorum farklılıkları ve hukukî uyuşmazlıklar da olacaktır. İnsanların tamamının her konuda aynı düşünmesi mümkün olmadığı gibi, yöneticilerin ve yetki sahiplerinin de her zaman aynı sonuca ulaşmaları mümkün değildir. Bu nedenle asıl belirleyici soru, bir ihtilaf ortaya çıktığında son sözün kime ait olacağıdır.
Kur’an bu konuda oldukça açık bir ilke ortaya koymaktadır. Nisa 4:59 ayetinin ikinci kısmında şöyle buyrulmaktadır:
“…Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Resul’e götürün. Bu hem daha hayırlı hem de sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisâ 4:59)
Bu ifade dikkatle incelendiğinde, ayetin yalnızca bireysel hayatı değil, toplumsal hayatı da ilgilendiren temel bir ilke ortaya koyduğu görülmektedir. Çünkü ayet herhangi bir anlaşmazlık türüyle kendisini sınırlandırmamaktadır. Kullanılan ifade genel tutulmuştur. Böylece ortaya çıkan ilke de genel hale gelmektedir: Bir konuda ihtilaf çıktığında nihai başvuru mercii Allah ve Resul’dür.
Burada özellikle “nihai merci” ifadesi üzerinde durmak gerekir. Çünkü Kur’an toplum içerisinde farklı otoritelerin, yöneticilerin, hâkimlerin veya karar mekanizmalarının bulunabileceğini kabul etmektedir. İnsanlar çeşitli konularda kararlar alabilir, uygulamalar geliştirebilir ve toplumsal düzeni sağlayabilirler. Ancak bütün bu süreçlerin üzerinde yer alan bir ölçü bulunmaktadır. Kur’an’ın ortaya koyduğu sistemde hiçbir insan, hiçbir kurum ve hiçbir yönetici kendi başına son hüküm mercii değildir.
En’âm 6:57 ve Yusuf 12:40 ayetlerinde hükmün Allah’a ait olduğu bildirilmişti. Mâide 5:44-50 ayetlerinde Allah’ın indirdiği ile hükmetmek emredilmişti. Hududullah ayetlerinde Allah’ın bazı alanlarda doğrudan sınırlar çizdiğini görmüştük. Nisa 4:59 ise bütün bu ilkeleri uygulama alanına taşımaktadır. Çünkü insanlar arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde hangi ölçünün esas alınacağını açıklamaktadır.
Bu noktada önemli bir soru ortaya çıkmaktadır. Ayette geçen “Allah’a ve Resul’e götürün” ifadesi bugün nasıl anlaşılmalıdır?
Hz. Muhammed hayattayken bu sorunun cevabı açıktı. İnsanlar ortaya çıkan ihtilafları doğrudan Hz. Muhammed’e götürebiliyorlardı. Ancak Kur’an’ın bu ilkesinin yalnızca o döneme ait olduğunu düşünmek doğru olmaz. Çünkü ayetin gerekçesi belirli bir tarihsel olay değil, Allah’a ve ahiret gününe iman olarak gösterilmektedir. Bu nedenle ayetin ortaya koyduğu ilke süreklilik taşımaktadır.
Kur’an’ın kendi bütünlüğü içerisinde bakıldığında, Allah’a götürmek Allah’ın indirdiği vahye başvurmak anlamına gelmektedir. Resul’e götürmek ise Hz. Muhammed’in Allah’tan aldığı vahiy doğrultusunda ortaya koyduğu hükme başvurmak anlamına gelmektedir. Nitekim daha önce incelediğimiz Mâide 5:48 ve Mâide 5:49 ayetlerinde Hz. Muhammed’e verilen emir de tam olarak buydu:
“…Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet.” (Mâide 5:48)
Bu nedenle Kur’an’ın çizdiği çerçevede Allah ile Resul arasında iki ayrı hüküm kaynağı bulunmamaktadır. Hz. Muhammed’in görevi, Allah’ın indirdiği ile hükmetmektir. Dolayısıyla ihtilaf halinde Allah’a ve Resul’e dönüş çağrısı, sonuçta vahyin ortaya koyduğu ölçülere dönüş çağrısıdır.
Bu noktada Nisa 4:65 ayeti daha da anlam kazanır:
“Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisâ 4:65)
Bu ayet yalnızca bir hakemlik meselesinden söz etmemektedir. Ayetin asıl vurgusu, verilen hükmün kabul edilme biçimi üzerindedir. Çünkü insanlar bazen bir hükmü dışarıdan kabul etmiş gibi görünebilirler; fakat iç dünyalarında ona karşı direnç gösterebilirler. Kur’an ise yalnızca görünürdeki itaati değil, hükmün meşruiyetini içten kabul etmeyi de gündeme getirmektedir.
Burada dikkat çekici olan husus, ayetin ihtilaf ile iman arasında doğrudan bağ kurmasıdır. Çünkü Kur’an’ın bakış açısında mesele yalnızca hukukî bir süreç değildir. Hangi otoritenin nihai merci kabul edildiği, kişinin Allah’a bakışıyla da ilişkilidir. İnsanların kendi arzularını, geleneklerini, toplumsal baskıları veya başka otoriteleri Allah’ın hükmünün önüne geçirip geçirmedikleri sorusu tam da burada önem kazanmaktadır.
İşte bu nedenle Nisa 4:59 ve Nisa 4:65 ayetleri birlikte okunduğunda çok güçlü bir ilke ortaya çıkmaktadır. Kur’an’a göre toplum içerisinde yöneticiler, yetkililer, kurumlar ve karar mekanizmaları bulunabilir. Bunlar toplumsal düzenin doğal parçalarıdır. Ancak bir ihtilaf ortaya çıktığında nihai ölçü onların görüşü değil, Allah’ın ortaya koyduğu hükümler olmalıdır. Kur’an’ın çizdiği çerçevede meşruiyetin son kaynağı insan iradesi değil, Allah’ın hükmüdür.
Bu noktada artık makalenin temel sorularından birine daha yakından yaklaşmış bulunuyoruz. Eğer nihai merci Allah ise, Allah’ın hüküm koyduğu alanlara insanların müdahalesi nasıl gerçekleşmektedir? Kur’an hangi davranışları Allah’ın yetki alanına müdahale olarak görmektedir? Daha da önemlisi, bir otorite hangi noktada meşru sınırlarını aşarak tağut niteliği kazanmaktadır?
Bu soruların cevabı, Kur’an’ın çeşitli yerlerinde verilen somut örneklerde ortaya çıkmaktadır. Tevbe, En’âm, Nisa ve Tahrîm surelerinde yer alan bazı ayetler, Allah’ın hüküm koyduğu alana müdahalenin nasıl gerçekleştiğini ve Kur’an’ın neden buna bu kadar güçlü şekilde karşı çıktığını anlamamıza yardımcı olmaktadır.
Kur’an’da Allah’ın Hüküm Koyduğu Alana Müdahalenin Somut Örnekleri
Şimdiye kadar incelediğimiz ayetler bir araya getirildiğinde belirli bir çerçeve ortaya çıkmaktadır. Hükmün Allah’a ait olduğu, insanların ihtilaf halinde Allah’a ve Resul’e dönmeleri gerektiği, Allah’ın bazı alanlarda doğrudan sınırlar çizdiği ve toplumsal düzen içerisinde görev yapan otoritelerin de bu sınırların üzerinde bulunmadığı görülmektedir. Ancak bütün bunlar henüz genel ilkeler düzeyindedir. Kur’an yalnızca ilkeler ortaya koymakla yetinmez; aynı zamanda bu ilkelerin ihlal edildiği somut örnekler de verir. Böylece Allah’ın hüküm koyduğu alana müdahalenin ne anlama geldiği daha açık hale gelir.
Kur’an’ın eleştirdiği şey her zaman doğrudan inkâr değildir. Bazı durumlarda insanlar Allah’ın varlığını kabul etmekte, hatta kendilerini dinî bir kimliğin parçası olarak görmektedirler. Buna rağmen Allah’ın hüküm koyduğu alanlarda başka ölçüler geliştirmekte veya Allah’ın belirlediği sınırları değiştirmeye çalışmaktadırlar. Kur’an’ın üzerinde durduğu meselelerden biri de budur.
Bu konudaki en çarpıcı örneklerden biri Tevbe Suresi’nde yer almaktadır:
“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Oysa onlar yalnızca bir olan Allah’a kulluk etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilah yoktur. Allah onların ortak koştukları şeylerden uzaktır.” (Tevbe 9:31)
Bu ayet ilk okunduğunda bazı insanlar bunun yalnızca putperestlikle ilgili olduğunu düşünebilir. Oysa ayetin bağlamı dikkatle incelendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Çünkü burada söz konusu edilen topluluklar, din adamlarını ilah olarak isimlendiren insanlar değildir. Hatta büyük çoğunluğu Allah’a inandığını iddia eden insanlardır. Buna rağmen Kur’an onların hahamlarını ve rahiplerini rab edindiklerini söylemektedir.
Bu durum doğal olarak şu soruyu gündeme getirir: Bir insan başka bir insana secde etmiyorsa, onu ilah olarak adlandırmıyorsa veya ona ibadet etmiyorsa, nasıl olur da onu rab edinmiş olabilir?
Kur’an’ın hüküm ve otorite anlayışı dikkate alındığında bu sorunun cevabı daha görünür hale gelmektedir. Çünkü daha önce gördüğümüz gibi Kur’an hüküm ile kulluk arasında doğrudan ilişki kurmaktadır. Yusuf 12:40 ayetinde hükmün yalnız Allah’a ait olduğu bildirildikten hemen sonra yalnız Allah’a kulluk edilmesi emredilmektedir. Dolayısıyla Tevbe 9:31 ayeti de yalnızca fiziksel ibadetleri değil, otorite ve bağlayıcılık meselesini gündeme getirmektedir.
Kur’an’ın verdiği ikinci örnek, insanların Allah’ın belirlediği sınırları kendi çıkarlarına göre değiştirmeleriyle ilgilidir. Tevbe Suresi’nde haram aylar konusunda şöyle buyrulmaktadır:
“Haram ayları ertelemek inkârda daha da ileri gitmektir. İnkâr edenler bununla saptırılırlar. Allah’ın haram kıldığının sayısını denk getirmek için onu bir yıl helâl sayarlar, bir yıl da haram sayarlar. Böylece Allah’ın haram kıldığını helâl kılmış olurlar. Kötü işleri kendilerine süslü gösterilmiştir. Allah inkârcılar topluluğunu doğru yola iletmez.” (Tevbe 9:37)
Bu ayette dikkat çekici olan nokta, insanların Allah’ın koyduğu sistemi bütünüyle reddetmemeleridir. Ayette anlatılan kişiler haram ayların varlığını inkâr etmemektedir. Hatta sayısını da korumaktadırlar. Fakat Allah’ın belirlediği zamanları kendi ihtiyaçlarına göre değiştirmekte ve böylece Allah’ın koyduğu düzen üzerinde tasarrufta bulunmaktadırlar. Kur’an’ın itiraz ettiği nokta tam olarak budur.
Bu örnek son derece önemlidir. Çünkü burada karşımıza çıkan problem, Allah’ın hükmünü tamamen yok saymak değildir. Sorun, Allah’ın koyduğu düzeni değiştirme yetkisinin insanlar tarafından üstlenilmesidir. Başka bir ifadeyle mesele, Allah’ın hükmünü reddetmekten önce, Allah’ın hükmü üzerinde tasarruf sahibi olmaya çalışmaktır.
Kur’an’ın verdiği üçüncü örnek ise En’âm Suresi’nde yer almaktadır. Bu bölümde müşriklerin bazı hayvanları, bazı ürünleri ve bazı kullanım alanlarını kendilerine göre yasakladıkları anlatılmaktadır. Uzun bir pasaj boyunca insanların Allah’ın emretmediği yasaklar üretmeleri eleştirilmektedir. Bu bağlamda Kur’an şu soruyu yöneltmektedir:
“De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kıldı?..” (A’râf 7:32)
Bu soru son derece sarsıcıdır. Çünkü insanlar çoğu zaman Allah’ın yasaklarını ihlal etmenin problem olduğunu düşünürler. Oysa Kur’an’ın dikkat çektiği başka bir tehlike daha vardır: Allah’ın yasaklamadığı şeyleri yasaklamak.
Daha önce Hududullah bölümünde gördüğümüz gibi, Allah’ın helâl kıldığı alanlar da O’nun belirlediği düzenin bir parçasıdır. Bu nedenle Allah’ın helâl bıraktığı bir şeyi haram ilan etmek de, Allah’ın haram kıldığı bir şeyi helâl ilan etmek kadar ciddi bir müdahale olarak karşımıza çıkmaktadır. Kur’an’ın bakış açısından mesele yalnızca yasakların miktarı değildir; asıl mesele hükmün kaynağıdır.
Buraya kadar verilen örneklerde ortak bir çizgi görülmeye başlamaktadır. İnsanlar bazen Allah’ın haram kıldığını serbest bırakmakta, bazen Allah’ın serbest bıraktığını yasaklamakta, bazen de Allah’ın belirlediği düzeni kendi tercihlerine göre değiştirmektedir. Bu örneklerin tamamında ortak olan şey, Allah’ın hüküm koyduğu alana müdahale edilmesidir.
Ancak Kur’an’ın verdiği en dikkat çekici örneklerden biri henüz ele alınmamıştır. Çünkü bu örnek doğrudan Hz. Muhammed ile ilgilidir ve hüküm koyma yetkisinin sınırlarını anlamamız açısından son derece önemlidir. Tahrîm Suresi’nin ilk ayeti, makalemizin şimdiye kadar ele aldığı birçok konuyu aynı noktada birleştirmektedir. Bu ayet yalnızca peygamberlik meselesiyle ilgili değildir; aynı zamanda hüküm koyma yetkisinin kime ait olduğu sorusuna da ışık tutmaktadır.
Bu nedenle şimdi Tahrîm 66:1 ayetine yakından bakmak gerekmektedir. Çünkü bu ayet, Allah’ın hüküm koyma yetkisi ile insanların yetkisi arasındaki sınırın en açık görüldüğü örneklerden birini oluşturmaktadır.
Hz. Muhammed ve Hüküm Koyma Yetkisinin Sınırı
Kur’an’ın Allah’ın hüküm koyduğu alana müdahaleyle ilgili verdiği örnekler arasında en dikkat çekici olanlardan biri Tahrîm Suresi’nin ilk ayetidir. Bu ayet önemlidir; çünkü burada söz konusu olan kişi sıradan bir insan değil, Allah’ın elçisi olan Hz. Muhammed’dir. Eğer hüküm koyma yetkisinin sınırları doğru anlaşılmak isteniyorsa, Kur’an’ın bu ayette ne söylediğine özellikle dikkat etmek gerekir.
Tahrîm Suresi şöyle başlamaktadır:
“Ey Peygamber! Eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram kılıyorsun? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Tahrîm 66:1)
Bu ayet yüzyıllar boyunca farklı yönlerden ele alınmıştır. Ancak burada bizi ilgilendiren nokta, ayetin merkezinde yer alan temel ilkedir. Allah, Hz. Muhammed’e hitap etmekte ve Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi kendisine neden haram kıldığını sormaktadır. Ayetin dikkat çekici tarafı, bu davranışın arkasındaki niyetin kötü olmamasıdır. Ayetin ifadesine göre Hz. Muhammed bunu eşlerinin hoşnutluğunu gözeterek yapmıştır. Yani burada açık bir isyan, inkâr veya Allah’ın hükmünü reddetme amacı bulunmamaktadır.
Buna rağmen Allah bu davranışı onaylamamaktadır.
Bu nokta son derece önemlidir. Çünkü ayet bize hüküm koyma yetkisinin yalnızca kötü niyetli insanlar tarafından gasp edilmeye çalışılabileceğini göstermemektedir. Tam tersine, iyi niyetli bir gerekçeyle bile olsa Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi haramlaştırmanın problemli olduğunu ortaya koymaktadır. Böylece mesele niyetin ötesine geçmekte ve doğrudan yetki alanına dönüşmektedir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, Hz. Muhammed’in Allah’ın hükmünü inkâr etmiş olması değildir. Ayette böyle bir anlam yoktur. Kur’an’ın ortaya koyduğu mesele farklıdır. Allah’ın helâl kıldığı bir konuda nihai belirleme yetkisinin kime ait olduğu gösterilmektedir. Helâl ve haram belirleme yetkisi Allah’a aittir ve bu yetki, peygamberlik makamı da dahil olmak üzere hiçbir insanî makam tarafından bağımsız biçimde kullanılamaz.
Bu ayet makalenin önceki bölümleriyle birlikte okunduğunda daha da anlam kazanmaktadır. En’âm 6:57 ve Yusuf 12:40 ayetlerinde hükmün Allah’a ait olduğunu görmüştük. Mâide 5:44-50 ayetlerinde Allah’ın indirdiği ile hükmetmenin emredildiğini incelemiştik. Tevbe 9:31 ayetinde din adamlarının otorite kaynağı haline getirilmesinin eleştirildiğini görmüştük. Şimdi ise Kur’an, aynı ilkeyi Hz. Muhammed üzerinden göstermektedir. Böylece hüküm koyma yetkisinin yalnızca sıradan insanlardan değil, peygamberlerden de bağımsız olarak Allah’a ait olduğu daha açık hale gelmektedir.
Bu noktada yanlış anlaşılabilecek bir hususu da açıklığa kavuşturmak gerekir. Kur’an’ın burada yaptığı şey, Hz. Muhammed’i eleştirmek veya onun değerini azaltmak değildir. Tam tersine, Hz. Muhammed’in konumunu doğru yere yerleştirmektedir. Çünkü Kur’an’ın çizdiği tabloda Hz. Muhammed’in görevi yeni hükümler üretmek değil, Allah’ın indirdiğini tebliğ etmek, açıklamak ve onunla hükmetmektir. Nitekim daha önce incelediğimiz Mâide 5:48 ayetinde Hz. Muhammed’e verilen emir de buydu:
“…Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet.” (Mâide 5:48)
Dikkat edilirse ayette “Kendi hükmünü koy” denilmemektedir. Hz. Muhammed’in görevi, Allah’ın indirdiği hükmü uygulamak ve insanlara ulaştırmaktır. Tahrîm 66:1 ayeti de tam olarak bu sınırı görünür hale getirmektedir.
Bu nedenle Kur’an’ın ortaya koyduğu tablo son derece tutarlıdır. Allah hükmün sahibidir. Peygamberler ise bu hükmü insanlara ulaştıran elçilerdir. Peygamberlik makamı, Allah’ın hükmünü değiştirme veya onun üzerine yeni hükümler ekleme yetkisi veren bir makam değildir. Aksine peygamberlerin görevi, insanların dikkatini kendi şahıslarına değil, Allah’ın hükmüne yöneltmektir.
Bu sonucun makalemiz açısından büyük önemi vardır. Çünkü burada ulaşılan ilke yalnızca Hz. Muhammed ile ilgili değildir. Eğer Allah’ın elçisi bile Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi bağımsız şekilde haram kılamıyorsa, o halde herhangi bir din âliminin, yöneticinin, kurumun, meclisin veya başka bir otoritenin böyle bir yetkiye sahip olduğunu düşünmek çok daha problemli hale gelmektedir.
İşte bu nedenle Tahrîm 66:1 ayeti, Kur’an’ın hüküm anlayışının merkezinde yer alan ayetlerden biridir. Bu ayet yalnızca bir tarihî olayı anlatmamaktadır. Aynı zamanda hüküm koyma yetkisinin sınırlarını göstermektedir. Allah’ın belirlediği helâl ve haram alanı üzerinde nihai söz sahibi olan yalnızca Allah’tır.
Buraya kadar yapılan inceleme bizi önemli bir sonuca yaklaştırmaktadır. Kur’an’a göre bazı alanlar doğrudan Allah tarafından düzenlenmiştir ve bu alanlarda hüküm koyma yetkisi Allah’a aittir. Ancak bu noktada henüz cevaplanması gereken önemli bir soru bulunmaktadır. Allah hangi alanlarda doğrudan hüküm koymuştur? Hangi konular insanların tercihine bırakılmış, hangi konular ise doğrudan Allah tarafından belirlenmiştir?
Bu sorunun cevabı, Kur’an’da teşri alanlarının incelenmesini gerektirmektedir. Çünkü Allah’ın hüküm koyduğu alanlar netleşmeden, Allah’ın indirdiği ile hükmetmenin ne anlama geldiği de tam olarak anlaşılamaz.
Kur’an’da Teşri Alanları
Allah’ın hüküm koyma yetkisinin kendisine ait olduğunu söylemek tek başına yeterli değildir. Çünkü hemen ardından şu soru ortaya çıkmaktadır: Allah hangi alanlarda hüküm koymuştur?
Bu soru önemlidir. Çünkü eğer Allah’ın hüküm koyduğu alanlar ile insanların karar verebildiği alanlar birbirine karıştırılırsa, makalenin önceki bölümlerinde ulaştığımız sonuçlar da belirsiz hale gelir. Bir taraftan Allah’ın hüküm koyduğu alanların sınırları kaybolur, diğer taraftan insanların karar verebileceği alanlar gereksiz yere daraltılmış olur. Bu nedenle Kur’an’ın hangi konularda doğrudan hüküm koyduğunu dikkatle incelemek gerekir.
Kur’an’a bakıldığında Allah’ın bazı alanlarda yalnızca genel ahlâk ilkeleri vermediği görülmektedir. Bazı konularda doğrudan hükümler koymakta, sınırlar çizmekte ve bu sınırların korunmasını istemektedir. Daha önce Hududullah bölümünde bunun bazı örneklerini görmüştük. Ancak şimdi bu alanları daha sistemli biçimde ele almak gerekmektedir.
İlk dikkat çeken alan aile hukukudur. Kur’an evlilik, boşanma, bekleme süreleri, eşlerin hakları ve aile içi ilişkilerle ilgili birçok hüküm içermektedir. Özellikle Bakara, Nisa ve Talak surelerinde bu konular ayrıntılı şekilde ele alınmaktadır. Burada önemli olan nokta, Allah’ın yalnızca aileyi korumayı öğütlememesi, aynı zamanda belirli kurallar koymasıdır. Boşanmanın nasıl gerçekleşeceği, boşanma sonrasında hangi hakların korunacağı ve tarafların hangi sınırlar içerisinde hareket edeceği açık biçimde belirtilmektedir.
Örneğin Talak Suresi’nde şöyle buyrulmaktadır:
“Ey Peygamber! Kadınları boşadığınız zaman onları iddetleri içinde boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz olan Allah’tan sakının. Apaçık bir hayâsızlık yapmaları dışında onları evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa kendisine zulmetmiş olur. Bilemezsin, belki Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarır.” (Talâk 65:1)
Bu ayet, aile hukukunun yalnızca tavsiyelerden oluşmadığını göstermektedir. Allah burada belirli bir usul koymakta ve ardından bunun kendi sınırları olduğunu bildirmektedir. Böylece aile hukukunun önemli bir kısmının doğrudan Allah tarafından düzenlendiği anlaşılmaktadır.
Kur’an’ın doğrudan hüküm koyduğu ikinci büyük alan miras hukukudur. Bu konu özellikle önemlidir; çünkü Kur’an bazı miras paylarını ayrıntılı rakamlarla açıklamaktadır. Birçok konuda genel ilkeler kullanan Kur’an’ın, miras konusunda bu kadar ayrıntılı hükümler vermesi dikkat çekicidir.
Allah şöyle buyurmaktadır:
“Allah size çocuklarınız hakkında şunu emrediyor: Erkeğe, iki kadının payı kadar vardır…” (Nisâ 4:11)
Ayet bundan sonra farklı mirasçıların paylarını ayrıntılı biçimde açıklamaya devam etmektedir. Ardından Nisa 4:12 ve Nisa 4:176 ayetlerinde de miras paylaşımına ilişkin hükümler detaylandırılmaktadır.
Bu noktada önemli olan yalnızca payların ne olduğu değildir. Daha önce gördüğümüz gibi, bu hükümler açıklandıktan hemen sonra Allah bunları Hududullah olarak tanımlamaktadır:
“İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır…” (Nisâ 4:13)
Bu nedenle miras konusu Kur’an’da insanların tercihine bırakılmış alanlardan biri olarak görünmemektedir. Tam tersine, Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu ve sınırlarını belirlediği alanlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kur’an’ın hüküm koyduğu üçüncü önemli alan ceza hukukudur. Bu başlık altında haksız yere cana kıyma, kısas, hırsızlık, zina iftirası ve zina gibi konular yer almaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Kur’an’ın yalnızca bu fiilleri kötü olarak nitelendirmemesi, bazıları için hukukî sonuçlar da belirlemesidir.
Mâide 5:45 ayetinde kısas ilkesi açıklanmakta, Nur 24:2 ayetinde zina suçuyla ilgili yaptırım belirtilmekte, Mâide 5:38 ayetinde ise hırsızlıkla ilgili hüküm yer almaktadır. Bu ayetlerin ayrıntılı değerlendirmesi ilerleyen bölümlerde yapılacaktır. Ancak burada görülmesi gereken temel nokta şudur: Kur’an bazı suçlar karşısında yalnızca ahlâkî öğüt vermemekte, hukukî hükümler de ortaya koymaktadır.
Kur’an’ın doğrudan hüküm koyduğu alanlardan biri de ekonomik hayattır. Bu konu çoğu zaman yalnızca faiz meselesine indirgenmektedir; ancak Kur’an’ın yaklaşımı bundan daha geniştir. Ticaret, borç ilişkileri, ölçü ve tartı, yetim malları, emanet ve faiz gibi birçok konu doğrudan Kur’an’ın ilgi alanına girmektedir.
Özellikle faiz konusunda kullanılan dil dikkat çekicidir:
“Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından size açılmış bir savaşı bilin…” (Bakara 2:279)
Bu ayetin bağlamı faizle ilgilidir ve Kur’an’ın bu konuya verdiği önemi göstermektedir. Aynı şekilde borç ilişkilerinin nasıl kayıt altına alınacağı Bakara 2:282 ayetinde ayrıntılı şekilde anlatılmaktadır. Bu durum ekonomik hayatın da tamamen insanların tercihine bırakılmış bir alan olarak görülmediğini göstermektedir.
Bütün bu örnekler birlikte değerlendirildiğinde önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Kur’an yalnızca bireysel ibadetlerden söz eden bir kitap değildir. Aynı zamanda aile hayatı, miras, ekonomik ilişkiler ve bazı cezaî konular hakkında da hükümler içermektedir. Üstelik bu hükümler çoğu zaman genel tavsiyeler biçiminde değil, doğrudan düzenlemeler şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, Kur’an’ın her ayrıntıyı düzenlemeye çalışmamasıdır. Örneğin bir şehrin belediye teşkilatının nasıl kurulacağı, vergi dairelerinin nasıl çalışacağı, seçim sisteminin hangi teknik yöntemle işleyeceği veya ulaşım kurallarının nasıl belirleneceği gibi konularda ayrıntılı hükümler bulunmamaktadır. Bu durum bizi makalenin bir sonraki önemli sorusuna götürmektedir.
Eğer Kur’an bazı alanlarda doğrudan hüküm koymuş, bazı alanlarda ise ayrıntılı düzenlemeler yapmamışsa, insanların karar verebileceği alanların sınırı nerede başlamaktadır? Başka bir ifadeyle, Allah’ın hüküm koyduğu alanlarla insanların düzenleme yapabileceği alanlar arasındaki çizgi nasıl belirlenmelidir?
Bu sorunun cevabı, teşri ile tanzim arasındaki ilişkinin daha yakından incelenmesini gerektirmektedir.
Tanzim Alanı ve Sınırları
Kur’an’ın bazı alanlarda doğrudan hüküm koyduğu artık açık biçimde görülmektedir. Aile hukuku, miras, bazı cezaî hükümler ve ekonomik hayatın belirli bölümleri bunun örnekleri arasında yer almaktadır. Ancak aynı zamanda Kur’an’ın hayatın bütün ayrıntılarını tek tek düzenlemediği de görülmektedir. Bir devlet teşkilatının kaç kademeden oluşacağı, belediyelerin hangi idari yapıyla çalışacağı, yolların nasıl planlanacağı, seçimlerin hangi teknik yöntemlerle yapılacağı veya kamu kurumlarının nasıl organize edileceği gibi sayısız konu hakkında ayrıntılı hükümler bulunmamaktadır.
Bu durum ilk bakışta bir boşluk gibi görülebilir. Oysa Kur’an’ın bütününe bakıldığında bunun bir eksiklik değil, bilinçli bir tercih olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü insan toplulukları farklı zamanlarda, farklı coğrafyalarda ve farklı şartlar altında yaşamaktadır. Bir çöl toplumunun ihtiyaçları ile büyük sanayi şehirlerinde yaşayan insanların ihtiyaçları aynı değildir. Kur’an’ın amacı da her dönemin teknik ayrıntılarını belirlemek değil, insanların hangi ilkeler doğrultusunda hareket edeceğini göstermektir.
İşte bu noktada daha önce kullandığımız iki kavram arasındaki fark belirginleşmektedir. Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu alanlar ile insanların düzenleme yaptığı alanlar aynı şey değildir. Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu alanlar, daha önce gördüğümüz Hududullah kapsamındaki alanlardır. İnsanların düzenleme yaptığı alanlar ise burada “tanzim alanı” olarak ifade ettiğimiz bölümdür. Bu kavram Kur’an’da doğrudan geçmez; ancak Kur’an’ın ortaya koyduğu çerçeveyi anlatmak için kullanılmaktadır.
Tanzim alanı, Allah’ın hüküm koymadığı veya ayrıntılarını insanlara bıraktığı konularda yapılan düzenlemeleri ifade etmektedir. Ancak bu alanın var olması, insanların sınırsız bir yetkiye sahip olduğu anlamına gelmemektedir. Çünkü Kur’an bazı konuları ayrıntılı biçimde düzenlememiş olsa bile, insanların karar verirken bağlı kalması gereken temel ilkeleri açıklamaktadır.
Bu ilkelerin başında adalet gelmektedir. Nisa Suresi’nde şöyle buyrulmaktadır:
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Nisâ 4:58)
Bu ayet yalnızca hâkimlere veya yöneticilere hitap etmemektedir. Ayetin ortaya koyduğu ilke çok daha geniştir. İnsanlar arasında hüküm verilen her durumda adalet ölçüsünün korunması istenmektedir. Aynı şekilde görev ve sorumlulukların ehil kimselere verilmesi emredilmektedir. Bu nedenle hangi yönetim modeli tercih edilirse edilsin, hangi kurum kurulursa kurulsun veya hangi hukukî düzenleme yapılırsa yapılsın, bunların Kur’an’ın ortaya koyduğu adalet ve emanet ilkeleriyle uyumlu olması gerekmektedir.
Kur’an bu ilkeyi başka bir ayette daha güçlü bir şekilde vurgulamaktadır:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsiz davranmaya sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Mâide 5:8)
Bu ayet yalnızca adaletin gerekli olduğunu söylemekle kalmamaktadır. Adaletin en zor şartlarda bile korunmasını istemektedir. İnsanlar çoğu zaman sevdikleri kişilere karşı adaletli davranabilirler. Ancak düşmanlık duydukları insanlara karşı aynı adaleti göstermek çok daha zordur. Kur’an tam da bu noktaya dikkat çekmekte ve kin duygusunun bile adalet ölçüsünü değiştirmesine izin vermemektedir.
Bu ayetler birlikte değerlendirildiğinde önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ın ayrıntılı biçimde düzenlemediği alanlar vardır. İnsanlar bu alanlarda karar verebilirler. Şûrâ mekanizması işletilebilir, yeni kurumlar kurulabilir, yeni uygulamalar geliştirilebilir ve toplumun ihtiyaçlarına göre düzenlemeler yapılabilir. Ancak bütün bunlar Kur’an’ın ortaya koyduğu temel ilkelerden bağımsız değildir.
Örneğin trafik kuralları Kur’an’da ayrıntılı biçimde yer almamaktadır. Ancak insanların can güvenliğini koruyan, adaleti sağlayan ve toplumsal düzeni güçlendiren kurallar koyulabilir. Kur’an’da seçim sistemlerinin ayrıntıları anlatılmamaktadır. Ancak kurulacak sistemin adaleti, güvenilirliği ve emanet ilkesini koruması gerekir. Kur’an’da belediye teşkilatlarının yapısı açıklanmamaktadır. Ancak oluşturulacak yapıların zulüm üretmemesi, kamu yararını gözetmesi ve insanların haklarını koruması gerekir.
Bu nedenle tanzim alanı, bazı insanların düşündüğü gibi başıboş bir alan değildir. Aynı şekilde Hududullah’ın bulunduğu alanlarla da karıştırılmamalıdır. Bir tarafta Allah’ın doğrudan belirlediği hükümler bulunmaktadır. Diğer tarafta ise insanların düzenleme yapabildiği alanlar yer almaktadır. Fakat her iki alan da sonuçta Allah’ın ortaya koyduğu temel ölçülerle bağlantılıdır.
Bu noktada makalenin başından beri inşa edilen çerçeve daha belirgin hale gelmektedir. Allah bazı alanlarda doğrudan hüküm koymakta, bazı alanlarda ise insanlara hareket alanı bırakmaktadır. Ancak bu hareket alanı mutlak bir özgürlük anlamına gelmemektedir. İnsanlar karar verebilirler; fakat adalet, emanet, dürüstlük ve hakkaniyet gibi Kur’an’ın ortaya koyduğu temel ilkeleri korumak zorundadırlar.
Buraya kadar yapılan inceleme bizi önemli bir soruya götürmektedir. Eğer Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu alanlar varsa ve insanlar bu alanlarda yeni hükümler koyma yetkisine sahip değilse, o halde Allah’ın hüküm koyduğu alanlara müdahale edildiğinde ne olur? Kur’an bu müdahaleleri nasıl değerlendirmektedir? Daha da önemlisi, bir kişi, kurum veya sistem hangi noktada Allah’ın yetki alanına müdahale etmiş olur?
Bu sorular bizi yeniden tağut kavramına ve meşru otorite ile tağut arasındaki sınırın daha net biçimde ortaya konulmasına götürmektedir.
Meşru Otorite ile Tağut Arasındaki Sınır
Makalenin başından itibaren adım adım ilerleyen tartışma bizi aynı noktaya getirmektedir. Kur’an hükmün Allah’a ait olduğunu bildirmekte, Allah’ın bazı alanlarda doğrudan hükümler koyduğunu açıklamakta, bu hükümlerin bir kısmını Hududullah olarak tanımlamakta ve insanların ihtilaf halinde Allah’a ve Resul’e dönmelerini istemektedir. Bunun yanında toplum içerisinde yöneticilerin, yetki sahiplerinin ve karar mekanizmalarının varlığını da kabul etmektedir. Bütün bu başlıklar birlikte değerlendirildiğinde artık şu soruya daha net cevap vermek mümkün hale gelmektedir: Kur’an’a göre meşru otorite ile tağut arasındaki sınır nerede başlamaktadır?
Bu soruya sağlıklı cevap verebilmek için öncelikle bir yanlış anlamayı ortadan kaldırmak gerekir. Kur’an’ın eleştirdiği şey otoritenin varlığı değildir. Eğer mesele yalnızca otorite olsaydı, Kur’an ulü’l-emrden söz etmezdi. İnsanlar arasında hükmedilmesini emretmezdi. Emanetlerin ehline verilmesini istemezdi. Adaletle hükmetmeyi emretmezdi. Şûrâ ilkesini ortaya koymazdı. Bütün bunlar, Kur’an’ın toplumsal düzeni, yöneticileri ve kurumsal yapıları reddetmediğini göstermektedir.
Aynı şekilde Kur’an’ın eleştirdiği şey devlet fikri de değildir. Çünkü Kur’an’ın anlattığı peygamber kıssalarında yönetim, otorite, kamu düzeni ve toplumsal organizasyon gibi unsurların varlığı açıkça görülmektedir. Hz. Yusuf’un Mısır’daki görevi, Hz. Davud’un ve Hz. Süleyman’ın yönetimi veya Hz. Musa’nın Firavun düzeniyle mücadelesi gibi örnekler, Kur’an’ın toplum hayatını otoritesiz bir yapı olarak tasarlamadığını göstermektedir.
Sorun başka bir noktada ortaya çıkmaktadır.
Kur’an’ın üzerinde durduğu asıl mesele, otoritenin hangi sınırlar içerisinde hareket ettiğidir.
Bu sınırı anlamak için daha önce incelediğimiz ayetleri birlikte düşünmek gerekir. En’âm 6:57 ayetinde Allah şöyle buyurmaktadır:
“De ki: Şüphesiz ben Rabbimden gelen apaçık bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Çabucak gelmesini istediğiniz şey benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah’ındır. O hakkı anlatır ve O hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” (En’âm 6:57)
Yusuf Suresi’nde ise aynı ilke tekrar edilmektedir:
“Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf 12:40)
Bu ayetler hükmün Allah’a ait olduğunu göstermektedir. Daha sonra Mâide 5:44-50 ayetlerinde Allah’ın indirdiği ile hükmetmek emredilmiş, Nisa 4:59 ve Nisa 4:65 ayetlerinde ihtilaf halinde Allah’a ve Resul’e dönülmesi gerektiği açıklanmıştı. Bütün bu ayetler birlikte okunduğunda ortaya çıkan ortak sonuç şudur: Kur’an’a göre meşruiyetin son kaynağı Allah’ın hükmüdür.
İşte meşru otorite ile tağut arasındaki sınır da tam bu noktada ortaya çıkmaktadır.
Bir otorite, Allah’ın çizdiği sınırları koruyarak hareket ediyorsa, Allah’ın hüküm koyduğu alanlarda kendisini hüküm koyucu olarak görmüyorsa ve sahip olduğu yetkiyi Allah’ın hükümlerinin üzerinde bir konuma taşımıyorsa, Kur’an’ın çizdiği çerçeve içerisinde hareket etmektedir.
Buna karşılık bir otorite, Allah’ın hüküm koyduğu alanlarda kendi hükümlerini Allah’ın hükümlerinin yerine geçirmeye başlıyor, Allah’ın helâl kıldığını haram veya haram kıldığını helâl ilan ediyor, Allah’ın belirlediği sınırları değiştirme yetkisini kendisinde görüyor veya insanların Allah’ın hükmü yerine kendi hükmüne yönelmesini istiyorsa, burada artık farklı bir durum ortaya çıkmaktadır.
Kur’an’ın tağut kavramıyla işaret ettiği alan da burasıdır.
Bu noktada Nisa 4:60 ayeti yeniden hatırlanmalıdır:
“Sana indirilene de senden önce indirilene de inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tağutu reddetmeleri emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.” (Nisâ 4:60)
Daha önce de gördüğümüz gibi, ayetteki dikkat çekici nokta tağutun önünde muhakeme olunmak istenmesidir. Bu nedenle ayet, tağut ile hüküm meselesi arasında doğrudan bağ kurmaktadır. İnsanların Allah’ın hükmü yerine başka bir merciye yönelmesi, ayetin merkezinde yer alan problemdir.
Tağut kavramının başka bir yönü de Nisa Suresi’nin ilerleyen ayetlerinde ortaya çıkmaktadır:
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler ise tağut yolunda savaşırlar. O hâlde şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz şeytanın tuzağı zayıftır.” (Nisâ 4:76)
Bu ayet tağutun yalnızca teorik bir kavram olmadığını göstermektedir. İnsanlar belirli yolları, belirli otoriteleri ve belirli düzenleri savunabilirler. Kur’an burada Allah yolu ile tağut yolunu karşı karşıya getirmektedir. Böylece mesele yalnızca bireysel inanç alanıyla sınırlı kalmamakta, insanların hangi otorite anlayışını benimsedikleri sorusuna kadar uzanmaktadır.
Bu noktada önemli bir dengeyi korumak gerekir. Kur’an’ın ortaya koyduğu çerçeve, karşılaşılan her yanlış uygulamayı veya her günahı doğrudan tağut olarak isimlendirmemektedir. Çünkü insanlar hata yapabilirler. Yöneticiler yanlış kararlar verebilirler. Toplumlar adaletsizliklere düşebilirler. Bunların her biri ayrı ayrı değerlendirilmesi gereken meselelerdir.
Kur’an’ın üzerinde durduğu esas konu, Allah’a ait olan hüküm koyma yetkisinin başka kişi, kurum veya sistemler tarafından sahiplenilmesidir. Tağut kavramının merkezinde bulunan problem budur. Bu nedenle tağut yalnızca bir put, bir heykel veya tarihsel bir figür olarak anlaşılmamalıdır. Kur’an’ın kullandığı bağlam dikkate alındığında, tağut kavramı hüküm, otorite ve bağlılık meseleleriyle doğrudan ilişkilidir.
Makalenin başında sorulan soruların büyük bölümü artık cevap bulmuş durumdadır. Tağutun yalnızca putlardan ibaret olmadığı, hüküm ve otoriteyle ilişkili bir kavram olduğu, Allah’ın bazı alanlarda doğrudan hüküm koyduğu, insanların ise bu hükümlerin dışında kalan alanlarda Şûrâ ve adalet ilkeleri çerçevesinde düzenlemeler yapabildiği görülmektedir. Ancak bütün bu bölümlerden sonra yapılması gereken son şey, ulaşılan sonuçları bir araya getirerek Kur’an’ın ortaya koyduğu tabloyu bütünlük içerisinde değerlendirmektir.
Kur’an’ın Ölçüleriyle Günümüz Sistemlerini Değerlendirmek
Buraya kadar ulaştığımız sonuçlar teorik bazı tespitlerden ibaret değildir. Eğer öyle olsaydı, tağut, hüküm, Hududullah, Şûrâ ve ulü’l-emr kavramlarını bu kadar ayrıntılı incelemenin de çok fazla anlamı kalmazdı. Çünkü Kur’an yalnızca geçmiş toplumları anlatmak veya insanlara soyut bilgiler vermek için indirilmiş bir kitap değildir. Allah’ın hükümleri insanların hayatlarında karşılık bulsun diye indirilmiştir. Bu nedenle şimdiye kadar incelediğimiz ayetlerin günümüz dünyasına ne söylediğini de sormak gerekir.
Bu noktada insanların zihninde genellikle iki farklı yaklaşım ortaya çıkmaktadır. Birinci yaklaşım, Kur’an’ın yalnızca bireysel ibadetlerden söz ettiğini ve hukuk düzeniyle ilgilenmediğini iddia etmektedir. Bu anlayışa göre din; namaz, oruç, dua ve kişisel ahlâk alanına aittir. Devlet, hukuk, ekonomi ve toplumsal düzen ise tamamen insanların belirleyeceği alanlardır. İkinci yaklaşım ise Kur’an’ın hayatın her ayrıntısını düzenlediğini ve insanların hiçbir konuda karar verme yetkilerinin bulunmadığını düşünmektedir.
Makale boyunca gördüğümüz ayetler, bu iki yaklaşımın da Kur’an’ın ortaya koyduğu tabloyu tam olarak yansıtmadığını göstermektedir. Çünkü Kur’an bir taraftan Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu alanları göstermekte, diğer taraftan şûrâ ilkesini ortaya koymakta ve insanların bazı alanlarda düzenleme yapabileceğini kabul etmektedir. Bu nedenle doğru soru şudur:
Allah hangi alanlarda hüküm koymuştur ve insanların karar verebileceği alanlar nerede başlamaktadır?
Bu soru cevaplandığında günümüz dünyasındaki birçok tartışma da daha anlaşılır hale gelmektedir.
Örneğin bugün dünyanın birçok ülkesinde parlamentolar, meclisler veya benzeri kurumlar bulunmaktadır. Bu kurumlar kanun yapmakta, mevcut kanunları değiştirmekte veya yeni düzenlemeler oluşturmaktadır. İlk bakışta bu durum Kur’an açısından problemli görünmeyebilir. Çünkü daha önce de gördüğümüz gibi Kur’an insanların bazı alanlarda karar vermesine izin vermektedir. Belediyelerin nasıl çalışacağı, ulaşım sistemlerinin nasıl kurulacağı, şehir planlamasının nasıl yapılacağı veya teknolojik gelişmelere nasıl uyum sağlanacağı gibi konular insanların karar verebildiği alanlara girmektedir.
Ancak aynı meclis veya aynı parlamento, Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu bir alanda hüküm koymaya başladığında mesele değişmektedir. Çünkü burada artık teknik bir düzenlemeden değil, Allah’ın teşri alanına giren bir konudan söz edilmektedir.
Miras bunun en açık örneklerinden biridir. Nisa Suresi’nde miras payları ayrıntılı biçimde açıklanmış, ardından bunlar Hududullah olarak tanımlanmıştır (Nisâ 4:11-14). Bu durumda bir meclisin çıkıp miras paylarını tamamen farklı esaslara göre yeniden belirlemesi, yalnızca yeni bir düzenleme yapmak anlamına gelmez. Çünkü burada Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu bir alan söz konusudur.
Aynı durum faiz konusunda da geçerlidir. Kur’an faizi sıradan bir ekonomik tercih olarak ele almamakta, son derece ağır ifadeler kullanmaktadır (Bakara 2:275-279). Bu durumda bir toplumun ekonomik sistemini faiz üzerine kurması ile yolların genişliğini belirlemesi aynı kategoride değerlendirilemez. Birisi insanların düzenleme alanına girerken, diğeri Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu bir alanla ilgilidir.
Zina, hırsızlık, kısas ve benzeri konular da aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Burada mesele insanların daha modern veya daha geleneksel yöntemler tercih etmesi değildir. Mesele, Allah’ın hüküm koyduğu bir konuda son sözün kime ait olduğudur. Makalenin başından beri üzerinde durduğumuz soru da zaten budur.
Bu noktada demokrasi kavramı üzerinde düşünmek gerekir. Demokrasi günümüzde farklı biçimlerde uygulanan ve farklı anlamlarda kullanılan geniş bir kavramdır. Bu nedenle demokrasi hakkında tek cümlelik hükümler vermek hem kolaycılık olur hem de meseleyi basitleştirir. Ancak Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüler açısından şu soru mutlaka sorulmalıdır:
Bir toplumda çoğunluk, Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu bir konuda Allah’ın hükmünü değiştirme yetkisine sahip midir?
Bu soru önemlidir. Çünkü Kur’an’ın ortaya koyduğu sistemde hakikatin ölçüsü çoğunluk değildir. Nitekim Kur’an’ın birçok yerinde insanların çoğunluğunun gerçeği bilmediği, şükretmediği veya doğru yolu izlemediği belirtilmektedir. Bu nedenle Kur’an’ın ölçüsü sayı değil, vahiydir.
Burada mesele demokrasiye karşı olmak veya demokrasiyi savunmak değildir. Mesele, çoğunluğun yetkisinin sınırının ne olduğudur. Eğer çoğunluğun yetkisi Allah’ın hüküm koyduğu alanları da kapsıyorsa, o zaman Kur’an’ın “Hüküm yalnız Allah’ındır” ilkesinin nasıl korunacağı sorusu ortaya çıkmaktadır. Eğer çoğunluk Allah’ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını helâl yapabiliyorsa, o zaman Tevbe 9:31, Tevbe 9:37 ve Tahrîm 66:1 ayetlerinde eleştirilen davranışlarla bunun arasındaki farkın da açıklanması gerekir.
Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüye göre asıl mesele yönetim biçiminin adı değildir. Bir sistem kendisine demokrasi de diyebilir, cumhuriyet de diyebilir, monarşi de diyebilir veya başka bir isim kullanabilir. Kur’an’ın sorduğu soru farklıdır:
Allah’ın hüküm koyduğu alanlarda son söz kime aittir?
İşte bu soru cevaplanmadan yapılan tartışmaların büyük kısmı eksik kalmaktadır.
Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçülerle günümüz sistemleri değerlendirilmeye devam edildiğinde, üzerinde durulması gereken bir başka kavram da laikliktir. Çünkü modern dünyada hukuk, devlet ve din ilişkisi tartışılırken en sık kullanılan kavramlardan biri budur. Ancak burada da kavramın tarihsel serüvenini veya farklı ülkelerde aldığı çeşitli biçimleri incelemekten ziyade, Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçülerle bu düşüncenin hangi noktalarda örtüştüğünü veya ayrıştığını anlamaya çalışmak gerekir.
Eğer laiklikten kastedilen şey, insanların farklı inançlara sahip olmalarına rağmen aynı toplum içerisinde yaşayabilmeleri, devletin belirli bir din adamları sınıfı tarafından yönetilmemesi veya insanların inanç tercihlerine zorlanmaması ise, bu başlıkların her biri ayrıca değerlendirilmesi gereken konulardır. Ancak laiklik çoğu zaman daha farklı bir anlamda kullanılmaktadır. Özellikle hukuk ve devlet düzeni açısından kullanıldığında, dinî hükümlerin hukuk sisteminin dışında tutulması veya devlet düzeninin dinî hükümlerden bağımsız olarak kurulması anlamına gelebilmektedir.
İşte Kur’an ile asıl gerilim de bu noktada ortaya çıkmaktadır.
Çünkü makale boyunca gördüğümüz gibi Kur’an’ın anlattığı din anlayışı yalnızca vicdanlara ait bir inanç sistemi değildir. Kur’an yalnızca Allah’ın varlığına inanılmasını istememekte, aynı zamanda insanların hayatlarına ilişkin çeşitli hükümler de ortaya koymaktadır. Miras hükümleri bunun açık örneğidir. Boşanma hükümleri bunun açık örneğidir. Ticaret, borç ilişkileri, faiz, şahitlik, kısas ve başka birçok konu da aynı şekilde Kur’an’ın doğrudan müdahil olduğu alanlar arasında yer almaktadır.
Bu nedenle Kur’an’ın ortaya koyduğu tablo ile dinin tamamen özel alana çekildiği bir model arasında doğal bir gerilim bulunmaktadır. Çünkü Kur’an’ın kendisi dinî hükümleri toplum hayatının dışına çıkarmamaktadır. Tam tersine, insanların günlük hayatlarında karşılaştıkları birçok mesele hakkında hükümler ortaya koymaktadır.
Bu noktada şu soru önem kazanmaktadır:
Eğer Allah bir konuda hüküm koymuşsa, o hükmün toplum hayatında karşılığı nasıl ortaya çıkacaktır?
Bu soru teorik bir soru değildir. Çünkü daha önce de gördüğümüz gibi, Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu alanların büyük bölümü bireylerin tek başlarına uygulayabilecekleri alanlar değildir. Mirasın uygulanabilmesi için hukuk düzeni gerekir. Boşanma hükümlerinin uygulanabilmesi için hukuk düzeni gerekir. Kısasın uygulanabilmesi için hukuk düzeni gerekir. Ticaret hukukunun korunabilmesi için hukuk düzeni gerekir. İnsanlar arasındaki anlaşmazlıkların çözümü için mahkemeler gerekir. Mahkemelerin işleyebilmesi için kanunlar gerekir. Kanunların uygulanabilmesi için de kurumsal yapılar gerekir.
Bu nedenle Allah’ın indirdiği ile hükmetmek meselesi yalnızca bireysel bir tercih olarak düşünülemez. Çünkü Kur’an’ın bazı hükümleri doğrudan toplumsal ve hukukî alanla ilgilidir. Bir toplum Allah’ın hüküm koyduğu alanlarda Allah’ın hükümlerini uygulamak istiyorsa, bu hükümlerin hukuk düzeni içerisinde yer alması da gerekecektir.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta bulunmaktadır. Bu durum, Kur’an’ın bütün ayrıntıları belirlediği anlamına gelmemektedir. Makalenin önceki bölümlerinde de gördüğümüz gibi, Kur’an birçok alanı insanların düzenlemesine bırakmaktadır. Bir meclisin bulunup bulunmaması, seçim sisteminin nasıl işleyeceği, kamu kurumlarının hangi yapıyla çalışacağı veya teknolojik gelişmelere nasıl uyum sağlanacağı gibi konular doğrudan Kur’an’da düzenlenmemiştir.
Fakat bu serbestlik, Allah’ın hüküm koyduğu alanlara kadar uzanmamaktadır.
Başka bir ifadeyle, insanlar yolların nasıl yapılacağına karar verebilirler; ancak Allah’ın miras hükümlerini yeniden yazamazlar. İnsanlar belediyelerin nasıl çalışacağını belirleyebilirler; ancak Allah’ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını helâl ilan etme yetkisine sahip değildirler. İnsanlar seçim sistemlerini düzenleyebilirler; ancak Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu alanlarda Allah’ın yerine geçerek yeni hükümler koyamazlar.
Tam da bu noktada Tevbe 9:31 ayeti yeniden önem kazanmaktadır. Çünkü ayetin eleştirdiği şey yalnızca din adamlarına aşırı saygı gösterilmesi değildir. Ayetin merkezindeki problem, Allah’a ait olan otorite alanının başka insanlar tarafından fiilen kullanılmaya başlanmasıdır. Bu nedenle Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü değişmemektedir: Hüküm koyma yetkisinin kaynağı Allah’tır.
Bu durum günümüz Müslümanları açısından önemli sonuçlar doğurmaktadır. Çünkü bugün dünyanın birçok yerinde yaşayan Müslümanlar, Allah’ın hüküm koyduğu alanlarla insanların düzenleme yaptığı alanlar arasındaki farkı kaybetmiş durumdadır. Bir taraftan Allah’ın hükümlerinin uygulanmasını istemekte, diğer taraftan bu hükümlerin hukuk düzeninde karşılık bulup bulmamasını önemsiz görebilmektedirler. Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu tablo böyle değildir.
Bir toplumun gerçekten Allah’ın indirdiği ile hükmetmesi, yalnızca insanların bireysel olarak namaz kılması veya oruç tutması anlamına gelmez. Çünkü namaz ve oruç bireysel ibadetlerdir. Oysa Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu alanların önemli bir kısmı toplumsal ve hukukî alanlarla ilgilidir. Bu nedenle Allah’ın indirdiği ile hükmetmekten söz edildiğinde, doğal olarak hukuk düzeni ve kanunlar da gündeme gelmektedir.
Bu noktada bazı insanlar şu itirazı ileri sürebilirler: Bir toplumda yaşayan herkes Müslüman değilse ne olacaktır? İnsanlar farklı inançlara sahipse nasıl bir düzen kurulacaktır?
Bu önemli bir sorudur. Ancak bu soru, Allah’ın hüküm koyduğu alanlarda hüküm koyma yetkisinin kime ait olduğu sorusunu ortadan kaldırmamaktadır. Çünkü makalenin başından beri tartışılan konu, toplumların pratik olarak nasıl organize olacağı değil, meşruiyetin kaynağının ne olduğudur. Kur’an’ın verdiği cevap ise baştan beri aynıdır: Hüküm Allah’ındır.
İşte bu nedenle Kur’an’ın ortaya koyduğu sistem ile “kanun koyma yetkisi kayıtsız ve şartsız insanlara aittir” düşüncesi arasında ciddi bir farklılık bulunmaktadır. Çünkü Kur’an’a göre insanlar düzenleme yapabilirler; ancak hüküm koyucu konumuna yükselemezler. İnsanlar tanzim edebilirler; ancak teşri sahibi olamazlar. İnsanlar uygulama yöntemleri geliştirebilirler; ancak Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu alanlarda Allah’ın yerine geçemezler.
Bu noktaya kadar yapılan değerlendirmeler bizi makalenin başındaki tağut kavramına yeniden götürmektedir. Çünkü artık tağutun neden yalnızca putlardan ibaret olmadığı daha net anlaşılmaktadır. Kur’an’ın kullandığı bağlamlarda tağut, yalnızca taş veya ağaçtan yapılmış nesneleri ifade etmemektedir. Tağut aynı zamanda insanların Allah’a ait olan otorite alanını başka kaynaklara vermeleriyle de ilişkilidir.
Bu nedenle günümüzde tağut meselesi konuşulurken yalnızca tarihî putlara bakmak yeterli değildir. Asıl bakılması gereken şey, Allah’ın hüküm koyduğu alanlarda kimin söz sahibi olduğudur. Çünkü Kur’an’ın dikkatleri sürekli olarak yönelttiği nokta burasıdır.
Tağut kavramının günümüzde nasıl anlaşılması gerektiği sorusu da tam bu noktada daha somut hale gelmektedir. Çünkü makalenin başından beri ortaya koyduğumuz çerçeve doğruysa, tağutun yalnızca tarih kitaplarında kalmış bir kavram olması mümkün değildir. Kur’an’ın anlattığı tağut, yalnızca Hz. İbrahim’in kavminin putlarıyla veya geçmiş toplumların yanlış inançlarıyla sınırlı olsaydı, Nisa 4:60 ayetinin ortaya koyduğu problem de büyük ölçüde tarihsel bir mesele olarak kalırdı. Oysa ayette anlatılan şey son derece canlı ve süreklilik taşıyan bir problemdir: Allah’ın hükmü yerine başka mercilere yönelmek.
Bu nedenle tağutun günümüzdeki karşılığını ararken önce şu hatadan kaçınmak gerekir. Tağut, belirli bir bina, belirli bir kurum, belirli bir meslek grubu veya belirli bir yönetim biçimi için otomatik olarak kullanılan bir etiket değildir. Kur’an’ın yöntemi bundan daha derindir. Kur’an isimlerden önce işlevlere bakmaktadır. Bir yapının kendisine ne isim verdiğinden çok, hangi yetkiyi kullandığı ve hangi alanda söz sahibi olduğu önemlidir.
Örneğin bir meclis düşünelim. Eğer bu meclis yolların yapımı, şehirlerin planlanması, eğitim sisteminin teknik ayrıntıları, kamu hizmetlerinin organizasyonu veya insanların ortak ihtiyaçlarına yönelik düzenlemeler üzerinde çalışıyorsa, burada daha önce tanımladığımız tanzim alanı içerisinde faaliyet göstermektedir. Çünkü Kur’an bu alanların ayrıntılarını doğrudan belirlememiştir. İnsanların şûrâ yoluyla karar vermeleri ve ihtiyaçlarına göre düzenlemeler yapmaları zaten Kur’an’ın ortaya koyduğu çerçeveyle uyumludur.
Ancak aynı meclis Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu alanlarda kendisini son merci olarak görmeye başlarsa, durum değişmektedir. Çünkü burada artık insanların düzenleme yapmasından değil, Allah’ın hüküm koyduğu bir alanda yeni hükümler üretmesinden söz edilmektedir. Kur’an’ın dikkat çektiği tehlike de tam olarak budur.
Bu nedenle mesele bir kurumun adı değildir. Mesele o kurumun kendisini hangi konumda gördüğüdür.
Bir başka örnek üzerinden düşünelim. Bir anayasa hazırlanırken insanların temel hakları, devlet kurumlarının yapısı, kamu hizmetlerinin işleyişi ve toplumsal düzenin teknik ayrıntıları belirlenebilir. Bunlar tanzim alanının doğal parçalarıdır. Ancak aynı anayasa Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu alanlarda son sözün insanlara ait olduğunu ilan ediyorsa, o zaman Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüler açısından yeni bir değerlendirme yapılması gerekir. Çünkü burada artık teknik bir düzenleme değil, hüküm koyma yetkisinin kaynağı tartışılmaktadır.
Bu nedenle makalenin başından beri tekrar ettiğimiz soru yeniden karşımıza çıkmaktadır:
Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu alanlarda son söz kime aittir?
Kur’an’ın verdiği cevap açıktır. En’âm 6:57 ve Yusuf 12:40 ayetlerinde hükmün Allah’a ait olduğu bildirilmektedir. Mâide 5:44-50 ayetlerinde Allah’ın indirdiği ile hükmetmek emredilmektedir. Nisa 4:59 ve Nisa 4:65 ayetlerinde ihtilaf halinde Allah’a ve Resul’e dönülmesi istenmektedir. Bu nedenle Kur’an’ın çizdiği çerçevede Allah’ın hüküm koyduğu alanlarda nihai otorite insan değildir.
Bu noktada şeytan ile tağut arasındaki ilişki daha da görünür hale gelmektedir. Nisa 4:60 ayetini yeniden hatırlamak gerekir. Ayette tağutun önünde muhakeme olmak isteyen insanlardan söz edildikten hemen sonra şöyle buyrulmaktadır:
“Sana indirilene de senden önce indirilene de inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tağutu reddetmeleri emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.” (Nisâ 4:60)
Bu ayette şeytanın rolü özellikle dikkat çekicidir. Çünkü Kur’an burada yalnızca yanlış bir hukuk tercihini eleştirmemektedir. Aynı zamanda bu tercihin arkasındaki yönelişe de dikkat çekmektedir. Allah’ın hükmünden uzaklaşmak ile şeytanın çağrısına uymak aynı bağlam içerisinde zikredilmektedir.
Kur’an’ın başka birçok yerinde de şeytanın temel hedefinin insanları Allah’ın yolundan uzaklaştırmak olduğu anlatılmaktadır. Şeytan insanları yalnızca açık inkâra çağırmaz. Bazen Allah’ın emirlerini ikinci plana iten sistemlere, alışkanlıklara, çıkar ilişkilerine ve otoritelere yönlendirmeye çalışır. Bu nedenle Kur’an’ın bakış açısından mesele yalnızca siyasî veya hukukî bir mesele değildir. Aynı zamanda kulluk meselesidir.
İşte bu yüzden tağut konusu Kur’an’da sürekli olarak iman konusu ile birlikte ele alınmaktadır. Bakara 2:256 ayetinde Allah’a iman ile tağutun reddi aynı cümle içerisinde yer almaktadır. Nahl 16:36 ayetinde bütün peygamberlerin ortak çağrısının Allah’a kulluk etmek ve tağuttan kaçınmak olduğu bildirilmektedir. Zümer 39:17 ayetinde ise tağuta kulluk etmekten kaçınanlara müjde verilmektedir.
Burada önemli olan nokta şudur: Tağutun reddedilmesi yalnızca teorik bir fikir beyanı değildir. Eğer tağut Allah’ın hüküm koyduğu alanda ortaya çıkan bir otorite problemiyse, tağutu reddetmek de doğal olarak Allah’ın hüküm koyma yetkisini kabul etmek anlamına gelir. Başka bir ifadeyle, tağutun reddi yalnızca “Ben tağutu reddediyorum” demekle gerçekleşmez. Allah’ın hükmünün üstünlüğünü kabul etmek ve bunu hayatın ölçüsü haline getirmekle gerçekleşir.
Bu noktada günümüz Müslümanlarının karşı karşıya bulunduğu temel mesele de daha görünür hale gelmektedir. Çünkü bugün birçok insan Allah’ın varlığına, Kur’an’ın hak olduğuna ve Hz. Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna inandığını söylemektedir. Ancak aynı insanlar çoğu zaman Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu alanlarla insanların düzenleme yaptığı alanlar arasındaki farkı gözden kaçırabilmektedir. Sonuç olarak Allah’ın hüküm koyduğu alanlar da zamanla insanların tercihine bırakılmış alanlar gibi görülmeye başlanmaktadır.
Kur’an’ın ortaya koyduğu tablo ise farklıdır. Kur’an bazı alanları insanların tercihine bırakmakta, bazı alanlarda ise doğrudan hüküm koymaktadır. Bu nedenle Allah’ın indirdiği ile hükmetmek isteyen bir toplumun önündeki temel görevlerden biri, bu ayrımı yeniden görünür hale getirmektir. Çünkü Allah’ın hüküm koyduğu alanların tespit edilmesi, bu hükümlerin korunması ve hukuk düzeni içerisinde karşılık bulması olmadan Allah’ın indirdiği ile hükmetmekten söz etmek giderek daha zor hale gelmektedir.
Bu noktada doğal olarak şu soru ortaya çıkmaktadır: Eğer Kur’an’ın ortaya koyduğu çerçeveyi doğru anlıyorsak, Müslümanların sorumluluğu nedir?
Bu soruya cevap verirken iki farklı aşırılıktan uzak durmak gerekir. Birinci aşırılık, Allah’ın hükümlerinin toplum hayatıyla hiçbir ilgisinin bulunmadığını düşünmektir. Bu yaklaşım Kur’an’ın ortaya koyduğu tabloyla bağdaşmamaktadır. Çünkü daha önce gördüğümüz gibi Allah yalnızca bireysel ibadetlerden söz etmemekte, aynı zamanda toplumsal hayatın çeşitli alanlarında da hükümler koymaktadır. İkinci aşırılık ise insanların kendi başlarına hareket ederek hukuk düzenini ve kamu otoritesini yok saymalarıdır. Bu da Kur’an’ın ortaya koyduğu düzen anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Çünkü Kur’an kaosu, başıboşluğu ve herkesin kendi hükmünü uygulamaya çalıştığı bir yapıyı teşvik etmemektedir.
Dolayısıyla mesele bireylerin kendi başlarına ceza uygulamaları veya kendi hukuk düzenlerini kurmaya çalışmaları değildir. Makalenin önceki bölümlerinde de gördüğümüz gibi, Kur’an’da geçen birçok hüküm zaten bireysel olarak uygulanabilecek hükümler değildir. Kısas, miras, boşanma, şahitlik ve benzeri konular doğal olarak mahkemeleri, hukuk düzenini ve kurumsal yapıları gerektirmektedir. Bu nedenle Allah’ın indirdiği ile hükmetmekten söz edildiğinde, konu kaçınılmaz olarak toplumun hukuk düzenine ve kanunlarına kadar uzanmaktadır.
Burada önemli olan nokta şudur: Kur’an’ın ortaya koyduğu modelde kanunlar tamamen başıboş bırakılmış değildir. Aynı şekilde kanun koyucunun mutlak egemenliği anlayışı da bulunmamaktadır. Çünkü Kur’an’a göre Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu alanlar vardır. Bu alanlarda insanların görevi yeni hükümler üretmek değil, Allah’ın hükmünü uygulamaktır.
Bu durum özellikle kanun yapma meselesi açısından önem taşımaktadır. Günümüzde birçok insan kanun yapma yetkisini sınırsız bir yetki gibi düşünmektedir. Oysa makale boyunca ulaştığımız sonuçlar farklı bir tablo ortaya koymaktadır. Eğer Allah belirli bir konuda hüküm koymuşsa, artık insanların görevi o hükmü değiştirmek değil, onu uygulayacak hukukî ve kurumsal mekanizmaları oluşturmaktır.
Miras bunun açık örneğidir. Kur’an miras paylarını belirlemiştir. Bu durumda yapılması gereken şey, miras hükümlerini yeniden yazmak değildir. Yapılması gereken şey, bu hükümlerin adil biçimde uygulanmasını sağlayacak hukukî düzeni kurmaktır.
Aynı durum boşanma hükümleri için de geçerlidir. Kur’an boşanmanın belirli yönlerini düzenlemiştir. Bu durumda insanların görevi bu hükümleri ortadan kaldırmak değil, onları uygulayacak kurumları ve usulleri geliştirmektir.
Faiz konusunda da aynı durum söz konusudur. Kur’an faizi yasaklamışsa, mesele yalnızca bireylerin faizden kaçınması değildir. Aynı zamanda ekonomik düzenin bu hükümle nasıl uyumlu hale getirileceği sorusu da gündeme gelmektedir.
Burada tekrar teşri ve tanzim ayrımına dönmek gerekir. Çünkü makalenin başından beri inşa ettiğimiz çerçeve tam olarak bu ayrım üzerine kurulmaktadır. Allah’ın hüküm koyduğu alanlarda insanlar teşri sahibi değildir. Buna karşılık Allah’ın ayrıntılarını belirlemediği alanlarda insanlar tanzim yapabilirler. Kamu kurumları kurabilirler, yeni ihtiyaçlara uygun çözümler geliştirebilirler, teknolojik gelişmelere göre yeni düzenlemeler oluşturabilirler. Ancak bütün bu faaliyetler Allah’ın hükümlerini değiştirme yetkisi anlamına gelmez.
Bu nedenle Kur’an’ın ortaya koyduğu modele göre ideal olan şey, hukuk düzeninin Kur’an’ın hükümleriyle çatışmaması değil, o hükümler üzerine inşa edilmesidir. Çünkü Allah’ın indirdiği ile hükmetmekten söz ediliyorsa, bu hükümlerin yalnızca kitap sayfalarında bulunması yeterli değildir. Toplumsal hayatta da karşılıklarının bulunması gerekir.
Bu noktada oy verme ve siyasî katılım gibi konular da gündeme gelmektedir. İnsanlar çoğu zaman bu konular hakkında kesin ve kısa cevaplar aramaktadır. Oysa Kur’an bu soruları doğrudan ele almamaktadır. Bu nedenle burada dikkatli olmak gerekir.
Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu şey, hükmün Allah’a ait olduğudur. Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu şey, Allah’ın indirdiği ile hükmetme emridir. Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu şey, Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu alanların varlığıdır. Ancak modern seçim sistemleri, siyasi partiler veya temsil mekanizmaları Kur’an’ın doğrudan ele aldığı konular değildir.
Bu nedenle bir Müslümanın oy vermesi veya siyasî süreçlere katılması meselesi değerlendirilirken, asıl sorulması gereken soru farklıdır. Soru şudur:
Bu faaliyet Allah’ın hüküm koyduğu alanlarda Allah’ın hükümlerinin hâkim olmasına mı hizmet etmektedir, yoksa Allah’ın hükümlerinin daha da uzaklaştırılmasına mı?
Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü açısından önemli olan nokta budur. Çünkü mesele kullanılan aracın adı değil, yöneldiği istikamettir.
Burada kesin olan bir şey vardır: Kur’an’ın ortaya koyduğu çerçevede bir Müslüman Allah’ın hüküm koyduğu alanlarda Allah’ın hükümlerini önemsiz göremez. Allah’ın doğrudan hüküm koyduğu alanları yalnızca tarihsel ayrıntılar olarak değerlendiremez. Allah’ın hükümlerinin toplum hayatında karşılık bulmasını istemeyi gereksiz veya anlamsız göremez. Çünkü makalenin başından beri incelediğimiz ayetler tam tersini göstermektedir.
Belki de günümüz Müslümanlarının karşı karşıya bulunduğu en büyük problemlerden biri de budur. İnsanlar Allah’ın hükümlerini sevmek ile onların uygulanmasını istemek arasındaki bağı kaybetmeye başlamışlardır. Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu modelde bu ikisi birbirinden ayrı değildir. Allah’ın hükmünün hak olduğuna inanmak ile o hükmün hayatta karşılık bulmasını istemek aynı yönelişin parçalarıdır.
Bu nedenle Allah’ın indirdiği ile hükmetmek meselesi yalnızca hukukçuların, siyasetçilerin veya yöneticilerin konusu değildir. Aynı zamanda her Müslümanın üzerinde düşünmesi gereken bir kulluk meselesidir. Çünkü makalenin başında da gördüğümüz gibi Kur’an hüküm konusunu yalnızca hukukla ilişkilendirmemekte, kullukla da ilişkilendirmektedir. Yusuf 12:40 ayetinde hüküm ile kulluk aynı bağlam içerisinde yer almakta, Nisa 4:60 ayetinde tağut ile şeytan aynı bağlam içerisinde zikredilmekte, Bakara 2:256 ayetinde ise Allah’a iman ile tağutun reddi aynı cümlede buluşmaktadır.
Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo şudur: Kur’an’a göre mesele yalnızca hangi sistemin iktidarda olduğu veya hangi yönetim biçiminin tercih edildiği değildir. Asıl mesele, Allah’ın hüküm koyduğu alanlarda nihai otoritenin kim olduğudur. Çünkü tağut meselesi de, Allah’ın indirdiği ile hükmetmek meselesi de, Hududullah meselesi de dönüp dolaşıp aynı soruda birleşmektedir:
İnsan hayatında son sözü kim söyleyecektir?
Kur’an’ın bu soruya verdiği cevap, makalenin ilk sayfalarında olduğu gibi son sayfalarında da değişmemektedir:
Hüküm yalnız Allah’ındır…