İnsan, hayatı boyunca birçok aidiyetin içinde yaşar. Bir aileye doğar, bir dili konuşur, bir şehirde büyür, bir toplumun parçası olur. Bunların hiçbiri kendi seçimi değildir. Hayat ilerledikçe bunlara yeni aidiyetler eklenir. İnsan, benimsediği değerlerle, inandığı ilkelerle ve uğruna fedakârlık yapmayı göze aldığı düşüncelerle kendisine yeni bir kimlik inşa eder. Böylece doğuştan sahip olduğu aidiyetlerle sonradan benimsediği aidiyetler iç içe geçer.
Bu aidiyetlerin hangisinin daha önemli olduğu ise yalnızca bireysel bir tercih meselesi değildir. Tarih boyunca insanlar, çoğu zaman hangi kimliğin önce geleceği konusunda anlaşmazlığa düşmüştür. Aile mi, kavim mi, millet mi, din mi, ülke mi, insanlık mı? Gerektiğinde hangisi uğruna fedakârlık yapılmalı, hangisi diğerlerinin önüne geçmelidir? Bu sorular, yalnızca düşünce dünyasını değil; savaşları, ittifakları, ayrılıkları ve toplumların geleceğini de şekillendirmiştir.
Günümüzde bu tartışmaların en çok konuşulan başlıklarından biri milliyetçiliktir. Kimi insanlar onu vatan sevgisiyle özdeşleştirirken, kimileri ortak tarih ve kültür bilinci olarak görür. Kimileri ise bir milleti diğer milletlerden üstün gören bir anlayışı ifade ettiğini düşünür. Aynı kelime farklı anlamlarda kullanıldığı için, “Kur’an milliyetçilik hakkında ne söylüyor?” sorusuna verilecek cevap da çoğu zaman insanların milliyetçilikten ne anladığına göre değişmektedir.
Oysa Kur’an’da “milliyetçilik” diye bir kavram yer almaz. Allah, insanları bu kavram üzerinden değil; insanın yaratılışı, birbirleriyle ilişkileri, bağlılıkları ve üstünlük ölçüsü üzerinden yönlendirir. Bu nedenle, Kur’an’ın bu konudaki yaklaşımını anlamak isteyen birinin önce Allah’ın insan için nasıl bir aidiyet düzeni kurduğunu görmesi gerekir. Ancak bundan sonra bugün kullandığımız kavramlar, Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüler ışığında sağlıklı biçimde değerlendirilebilir.
Kur’an, bir konuyu çoğu zaman tek ayette tamamlamaz. Bir ayette işaret ettiği bir ilkeyi başka bir ayette ayrıntılandırır; bir yerde genel olarak bildirdiğini başka bir yerde bir örnek üzerinden somutlaştırır. Aidiyet konusu da böyledir. İnsanlığın ortak kökeninden başlayıp aileye, kavme, ümmete, velâyete ve millete kadar uzanan birçok kavram, farklı surelerde birbirini tamamlayacak şekilde ele alınır. Bu yüzden konu, tek bir ayet üzerinden değil; ilgili bütün ayetler birlikte değerlendirilerek anlaşılabilir.
Bu yolculuğun ilk durağı ise bütün insanların ortak noktasıdır. Çünkü Allah’ın insan için kurduğu aidiyet düzenini anlayabilmek, önce bütün insanların hangi temel üzerinde bir araya getirildiğini görmekle başlar.
Kur’an’da İnsanlığın Ortak Kökeni
İnsanlar yeryüzünde birbirlerinden oldukça farklı görünürler. Farklı diller konuşurlar, farklı coğrafyalarda yaşarlar, farklı kültürler geliştirirler. Tarih boyunca bu farklılıklar bazen zenginlik olarak görülmüş, bazen de ayrışmanın ve çatışmanın gerekçesi hâline getirilmiştir. Oysa Allah, insanın kimliğini anlatmaya en temel noktadan başlar. İnsanları birbirinden ayıran özelliklerden önce, hepsini birleştiren ortak kökeni hatırlatır.
“Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve o ikisinden birçok erkek ve kadın yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a ve akrabalık bağlarına saygısızlık etmekten sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde sürekli gözetleyicidir.” (Nisa 4:1)
Ayetin dikkat çeken ilk yönü, hitabın yalnızca inananlara değil, bütün insanlara yapılmış olmasıdır. Allah, “Ey iman edenler” diye değil, “Ey insanlar” diye seslenmektedir. Daha ilk cümlede konunun belirli bir kavim, millet veya din mensubuyla sınırlı olmadığı anlaşılır. Anlatılan gerçek, bütün insanlığı ilgilendiren ortak bir hakikattir.
Allah, insanları tanımlarken onların yaşadıkları coğrafyaları, konuştukları dilleri veya mensup oldukları toplulukları esas almaz. İlk olarak “tek bir nefis”e dikkat çeker. Daha sonra bu tek kaynaktan eşin yaratıldığını, ardından da bütün insanların bu iki insandan yayıldığını bildirir. Böylece insanlığın başlangıç noktası olarak tek bir aile gösterilir. Bugün insanlar ne kadar farklı görünürse görünsün, Allah’ın bildirdiği yaratılış düzenine göre hepsi aynı kökten gelmektedir.
Ayetin devamında akrabalık bağlarının özellikle zikredilmesi de dikkat çekicidir. İnsanlar aynı kökten yaratılmış olmalarına rağmen zamanla ailelere, sülalelere ve daha geniş topluluklara ayrılmıştır. Allah bu bağların varlığını inkâr etmez; aksine onların korunmasını emreder. Ancak bu bağların varlığı, insanların ortak kökenini ortadan kaldırmaz. Akrabalık, insanlığın ortaklığının üzerine kurulmuş daha dar bir aidiyet halkasıdır.
İnsanlığın ortak kökeni yalnızca Nisa Suresi’nde dile getirilen bir bilgi değildir. Aynı gerçek, Hucurat Suresi’nde farklı bir yönüyle yeniden hatırlatılır.
“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanımanız için sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurat 49:13)
Bu ayetin ilk cümlesi, Nisa Suresi’ndeki ortak köken vurgusunu tamamlar. Orada “tek bir nefis”ten başlayan yaratılış anlatılırken, burada bütün insanların “bir erkek ve bir dişiden” yaratıldığı ifade edilir. Her iki ayet birlikte okunduğunda, Allah’ın insanları önce ortak bir kökende birleştirdiği, daha sonra yeryüzüne yaydığı görülmektedir.
Bu nokta önemlidir. Çünkü Kur’an, insanları önce kavimlere ayırıp sonra ortak bir yön aramaz. Tam tersine önce ortak yaratılışı ortaya koyar; farklılıklar ise bunun ardından gelir. Başlangıç noktası ayrılık değil, birliktir. İnsanın ilk kimliği bir kavme, bir millete veya bir kabileye mensup olması değil, Allah tarafından yaratılmış bir insan olmasıdır.
Bu temel kabul edilmeden, Kur’an’ın aidiyet anlayışını doğru değerlendirmek mümkün değildir. Çünkü Allah’ın kurduğu düzen, insanları birbirinden ayıran özelliklerle değil, onları aynı yaratılışta buluşturan hakikatle başlamaktadır.
Toplumsal Çeşitlilik Allah’ın Ayetidir
İnsanlığın ortak bir kökten yaratılmış olması, bütün insanların aynı özelliklere sahip olduğu anlamına gelmez. Aksine Allah, ortak yaratılışın ardından insanları farklı diller, farklı renkler ve farklı topluluklar hâlinde var etmeyi dilemiştir. Bu farklılıklar sonradan ortaya çıkmış bir kusur ya da insanların kendi oluşturduğu yapılar değildir. Allah, bunları yaratılışın bir parçası olarak bildirmektedir.
“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.” (Rum 30:22)
Bu ayette dikkat çeken ilk nokta, dillerin ve renklerin doğrudan Allah’ın ayetleri arasında sayılmasıdır. Göklerin ve yerin yaratılması nasıl Allah’ın kudretini gösteren bir ayetse, insanların farklı dillere ve farklı renklere sahip olması da aynı şekilde O’nun yaratmasının bir sonucudur. Dolayısıyla Kur’an, insanlardaki bu farklılıkları ortadan kaldırılması gereken bir problem olarak değil, üzerinde düşünülmesi gereken ilahî bir düzen olarak göstermektedir.
Burada özellikle “diller” ve “renkler”in zikredilmesi de anlamlıdır. Çünkü bunlar insanın doğuştan veya içinde yetiştiği toplum sayesinde kazandığı, kendi iradesiyle seçmediği özelliklerdir. İnsan hangi dili konuşacağını, hangi ten rengine sahip olacağını ya da hangi coğrafyada dünyaya geleceğini seçmez. Allah’ın ayet olarak nitelediği bu özellikler, insanın övünme veya başkalarını küçümseme sebebi değil; yaratılışın çeşitliliğini gösteren işaretlerdir.
Ancak Kur’an, toplumsal farklılıkları yalnızca dil ve renk üzerinden açıklamaz. Hucurat Suresi’nde aynı konu biraz daha genişletilir.
“…Birbirinizi tanımanız için sizi halklara ve kabilelere ayırdık…” (Hucurat 49:13)
Bir önceki bölümde bu ayetin, bütün insanların aynı kökten yaratıldığını bildiren yönü üzerinde durmuştuk. Burada ise ayetin devamındaki başka bir ifadeye odaklanmak gerekiyor.
Allah, insanları “halklara ve kabilelere ayırdık” buyurduktan hemen sonra bunun gerekçesini de açıklamaktadır: “Birbirinizi tanımanız için.” Ayette kullanılan bu ifade, farklı toplulukların var oluş amacını doğrudan Allah’ın kendisinin açıkladığını göstermektedir. Halkların ve kabilelerin varlığı bir üstünlük yarışının zemini değil; insanların birbirlerini tanımalarının, ilişki kurmalarının ve yeryüzünü birlikte imar etmelerinin bir aracıdır.
Burada dikkat edilmesi gereken başka bir nokta da şudur: Allah, halkları ve kabileleri yarattığını bildirirken onların varlığını ne reddetmekte ne de onları ortadan kaldırmayı istemektedir. Aksine bu farklılıkların kendi yaratmasının bir sonucu olduğunu haber vermektedir. O hâlde Kur’an açısından sorun, halkların veya kabilelerin var olması değildir. Asıl mesele, bu doğal farklılıklara Allah’ın yüklemediği anlamların yüklenmesidir.
Bu nedenle Kur’an’ın çizdiği ilk tablo oldukça açıktır. İnsanlık tek bir kökten gelmektedir. Bunun ardından Allah, insanları farklı halklar, kabileler, diller ve renkler hâlinde yaratmıştır. Ortak köken ile toplumsal çeşitlilik birbirine zıt iki gerçek değildir; ikisi de aynı ilahî düzenin parçalarıdır. Birini kabul edip diğerini inkâr etmek mümkün olmadığı gibi, farklılıkları yaratılışın amacı dışında bir üstünlük ölçüsüne dönüştürmek de ayetin ortaya koyduğu çerçeveyle bağdaşmamaktadır.
Kur’an’da Üstünlük Ölçüsü
İnsanlığın ortak bir kökten yaratıldığını ve toplumsal farklılıkların Allah’ın yaratmasının bir parçası olduğunu gördükten sonra, doğal olarak şu soru ortaya çıkmaktadır: Eğer insanlar farklı halklar, kabileler, diller ve renkler hâlinde yaratılmışsa, bunlardan herhangi biri Allah katında bir üstünlük sebebi midir?
Bu sorunun cevabı, Hucurat Suresi’nde aynı ayetin devamında verilmektedir.
“…Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurat 49:13)
Ayetin dikkat çeken yönlerinden biri, üstünlüğü tamamen Allah’ın belirlemesidir. İnsanlar tarih boyunca üstünlüğü soyla, güçle, servetle, kabileyle, milletle veya başka ölçülerle tanımlamışlardır. Allah ise bütün bu ölçüleri bir kenara bırakarak tek bir ölçü ortaya koymaktadır: Takva.
Burada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da ayette “en üstün kavim”, “en üstün halk” veya “en üstün millet” gibi bir ifadenin hiç bulunmamasıdır. Çünkü ayetin konusu topluluklar değildir; bireylerdir. Allah, üstünlüğü topluluklara değil, insanların kendi sorumluluklarına bağlamaktadır. Aynı kavme mensup iki insan arasında bile üstünlük ölçüsü doğuştan gelen ortak kimlik değil, Allah’a karşı gösterdikleri bilinç ve sorumluluktur.
Bu yönüyle ayet, önceki bölümlerde ortaya konan iki temel ilkeyi de tamamlamaktadır. Allah, insanlığın ortak kökenden geldiğini bildirmiş, ardından farklı halklar ve kabileler yaratmasının amacını açıklamıştı. Şimdi ise bu farklılıkların hiçbirinin üstünlük sebebi olmadığını bildirerek çerçeveyi tamamlamaktadır. Böylece yaratılıştan gelen özelliklerle, insanın kendi iradesiyle ortaya koyduğu ahlaki sorumluluk birbirinden ayrılmaktadır.
Takva ise insanın doğduğu aileyle, konuştuğu dille veya mensup olduğu toplulukla kazanılabilecek bir özellik değildir. Hiç kimse takvayı miras olarak devralmaz. Her insan onu kendi hayatında inşa eder. Bu nedenle Allah’ın belirlediği üstünlük ölçüsü, insanın seçemediği özelliklere değil; kendi iradesiyle ortaya koyduğu kulluğa dayanmaktadır.
Bu ayet, ilerleyen bölümlerde ele alınacak bütün aidiyet kavramları için temel bir ölçü oluşturmaktadır. Çünkü Allah, insanlara ait doğal farklılıkları kabul etmekle birlikte, onların hiçbirini üstünlük ölçüsü hâline getirmemektedir. Aidiyetler vardır; fakat üstünlük onların hiçbirinde değil, Allah’a karşı gösterilen bilinç ve sorumluluktadır.
Kur’an’da Aidiyet Hiyerarşisi
İnsan aynı anda birçok aidiyetin içinde yaşar. Bir anne ve babanın evladıdır, bir ailenin ferdidir, bir halkın içinde büyür, bir dili konuşur ve yaşadığı toplumun parçasıdır. Hayatın olağan akışı içinde bu aidiyetler çoğu zaman birbiriyle çatışmaz. Ancak insanın hangi değerden vazgeçip hangisini koruyacağına karar vermesi gereken zamanlar da olur. İşte o noktada asıl belirleyici soru ortaya çıkar: Allah, insanın hangi aidiyetini merkeze koymaktadır?
Kur’an bu soruya tek bir ayetle değil, birbirini tamamlayan birçok ayetle cevap verir. Bu ayetler birlikte okunduğunda, Allah’ın insan için kurduğu aidiyet düzeni adım adım görünür hâle gelir.
Bu çerçevenin en önemli ayetlerinden biri Âl-i İmran Suresi’nde yer almaktadır.
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşmandınız da O kalplerinizi birleştirmişti. O’nun nimeti sayesinde kardeş olmuştunuz. Siz ateşten bir çukurun tam kenarında idiniz de sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah, doğru yola eresiniz diye ayetlerini size böyle açıklamaktadır.” (Âl-i İmran 3:103)
Ayetin ilk emri, bütün bölümün temelini oluşturmaktadır: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın.” Dikkat edilirse Allah, insanları bir arada tutacak bağı tanımlarken herhangi bir kavimden, milletten, kabileden veya ortak tarihten söz etmemektedir. Birliğin merkezi olarak yalnızca kendisini göstermektedir. Hemen ardından gelen “Parçalanıp bölünmeyin.” emri de bunun doğal sonucudur. Demek ki Allah’ın gösterdiği ortak bağ korunduğu sürece birlik mümkündür; bu bağ zayıfladığında ise parçalanma kaçınılmaz hâle gelir.
Ayetin devamı, bunun tarihî bir örneğini verir. Bir zamanlar birbirlerine düşman olan insanlar, ortak bir soy keşfettikleri için değil; Allah’ın kalplerini birleştirmesi sayesinde kardeş olmuşlardır. Burada kurulan kardeşliğin kaynağı kan bağı değil, Allah’ın etrafında oluşan ortak bağlılıktır.
Bu kardeşliğin nasıl tanımlandığı ise Hucurat Suresi’nde açıkça ifade edilir.
“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.” (Hucurat 49:10)
Ayet oldukça kısa olmasına rağmen son derece güçlü bir tanım yapmaktadır. “Müminler kardeştir.” dememekte, “Müminler ancak kardeştirler.” buyurmaktadır. Böylece iman kardeşliği, sıradan bir benzetme değil, Allah’ın kurduğu gerçek bir aidiyet bağı olarak ortaya konulmaktadır. Aynı anne ve babadan gelmeyen insanlar, iman sayesinde kardeş olabilirken; yalnızca aynı soydan gelmek, Kur’an’ın tanımladığı bu kardeşliği kendiliğinden meydana getirmemektedir.
Bu kardeşliğin yalnızca duygusal bir yakınlık olmadığı, Enfal Suresi’nde daha ayrıntılı biçimde açıklanır.
“İman edip hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda mücadele edenler ile onları barındıran ve yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridir. İman edip de hicret etmeyenlere gelince, hicret edinceye kadar onların velayetinden size bir sorumluluk yoktur. Eğer din konusunda sizden yardım isterlerse, aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa karşı olmamak şartıyla onlara yardım etmeniz gerekir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir. İnkâr edenler de birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız, yeryüzünde fitne ve büyük bir bozulma olur. İman edip hicret edenler, Allah yolunda mücadele edenler, onları barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için bağışlanma ve bol rızık vardır.” (Enfal 8:72–75)
Bu ayetlerde ilk defa velâyet kavramı belirgin biçimde karşımıza çıkmaktadır. Ayet dikkatle okunduğunda, velâyetin kan bağı üzerine değil; ortak iman, ortak sorumluluk ve Allah yolunda birlikte hareket etme üzerine kurulduğu görülmektedir. İnsanları birbirine bağlayan şey yalnızca aynı topluluğa mensup olmaları değildir. Aynı hedefi paylaşmaları, birbirlerini desteklemeleri ve Allah’ın gösterdiği yolda birlikte sorumluluk üstlenmeleridir.
Burada dikkat çeken bir başka nokta da ayetin sonunda yer alan uyarıdır: “Eğer siz bunu yapmazsanız, yeryüzünde fitne ve büyük bir bozulma olur.” Demek ki Allah’ın kurduğu bu dayanışma düzeni yalnızca müminlerin kendi iç ilişkileriyle ilgili değildir. Bu düzen bozulduğunda, bunun toplumsal sonuçları da ortaya çıkmaktadır.
Aidiyetlerin öncelik sıralaması ise Tevbe Suresi’nde çok daha açık bir şekilde ortaya konur.
“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, kazandığınız mallar, kesata uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız evler size Allah’tan, Resûlü’nden ve O’nun yolunda mücadele etmekten daha sevgili ise, Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah, yoldan çıkan topluluğu doğru yola iletmez.” (Tevbe 9:24)
Bu ayetin dikkat çekici yönü, sayılan şeylerin tamamının meşru olmasıdır. Anne-baba, evlat, eş, akraba, mal, ticaret ve yurt… Bunların hiçbiri kötülenmez. Allah, insanın bunları sevmesini de yasaklamaz. Ayetin asıl vurgusu, “daha sevgili ise” ifadesindedir. Sorun, bu aidiyetlerin varlığı değildir; Allah’a bağlılığın önüne geçirilmesidir. Böylece Kur’an, doğal aidiyetleri reddetmeden onların yerini de belirlemektedir.
Bu ilke, Mücadele Suresi’nde daha çarpıcı bir örnekle pekiştirilir.
“Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir topluluğun; babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelen kimseleri sevdiklerini göremezsin. İşte Allah, onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendisinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere koyacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki Allah’ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Mücadele 58:22)
Ayetin örnek olarak seçtiği kişiler dikkat çekicidir. Baba, evlat, kardeş ve akraba… İnsan hayatındaki en güçlü doğal bağlar tek tek sayılmaktadır. Buna rağmen ayetin ölçüsü değişmez. Allah’ın yanında yer almak ile kan bağı arasında bir tercih yapılması gerektiğinde, belirleyici olan doğuştan gelen aidiyet değil, Allah’a bağlılıktır.
Bu ayetler birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo açıktır. Allah; aileyi, akrabalığı, kavmi veya toplumu ortadan kaldırmamaktadır. Bunların tamamı insan hayatının doğal parçalarıdır. Fakat Allah, bunların üzerinde yer alan başka bir aidiyet daha kurmaktadır. Bu aidiyet; ortak imanla başlayan, Allah’ın ipine sarılmakla güçlenen, kardeşlik ve velâyet bağıyla somutlaşan, gerektiğinde diğer bütün aidiyetlerin önüne geçen ilkesel bir bağlılıktır. Kur’an’ın ortaya koyduğu aidiyet düzeninin merkezi de işte bu bağlılıktır.
Kan Bağının Sınırları
Kur’an, aile bağlarına büyük önem verir. Anne ve babaya iyilik yapılmasını emreder, akrabalık bağlarının korunmasını ister ve insanların birbirlerine karşı aile içinde sorumluluk taşıdıklarını bildirir. Bu nedenle Kur’an’ın kan bağına bakışı, onu değersiz görmek değildir. Ancak aynı Kur’an, kan bağının mutlak bir güvence olmadığını da açıkça ortaya koymaktadır.
Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri Hz. Nuh’un kıssasında görülür.
“Nuh Rabbine seslendi: ‘Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vaadin elbette gerçektir. Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.’ Allah buyurdu: ‘Ey Nuh! O senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı salih olmayan bir iştir. Hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Sana cahillerden olmamanı öğütlüyorum.’” (Hud 11:45–46)
İlk bakışta Allah’ın “O senin ailenden değildir.” buyurması dikkat çekmektedir. Oysa söz konusu kişi, biyolojik olarak Hz. Nuh’un oğludur. Kan bağı konusunda herhangi bir şüphe yoktur. Buna rağmen Allah, onu Hz. Nuh’un ailesinden saymamaktadır.
Bu ifade, biyolojik akrabalığın inkâr edildiği anlamına gelmez. Ayetin devamı bunun nedenini açıklamaktadır: “Çünkü onun yaptığı salih olmayan bir iştir.” Demek ki Allah burada aileyi biyolojik anlamda değil, kendi belirlediği manevi aidiyet açısından değerlendirmektedir. Kan bağı devam etmektedir; fakat Allah’ın esas aldığı aidiyet bakımından artık aynı aile içinde değildir.
Bu kıssa, Kur’an’ın aidiyet anlayışında önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü Allah, bir peygamberin oğlunu bile sırf soy bağı sebebiyle ayrıcalıklı kabul etmemektedir. Böylece doğuştan gelen yakınlığın, insanı Allah katında tek başına güvence altına almadığı açıkça ortaya konmaktadır.
Benzer bir durum Hz. İbrahim’in hayatında da görülmektedir.
“İbrahim’in babası için bağışlanma dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden dolayıydı. Fakat onun Allah’ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çok içli ve yumuşak huyluydu.” (Tevbe 9:114)
Hz. İbrahim, babasına karşı merhametli davranmış ve onun için dua etmiştir. Ancak Allah’a karşı tavrının kesinleşmesinden sonra aynı yakınlığı sürdürmemiştir. Ayet, aile sevgisini değil; Allah’a bağlılığın aile bağlarının önüne geçtiği noktayı göstermektedir. Böylece Kur’an, merhamet ile ilkesel duruşu birbirine karıştırmamaktadır.
Bu ilke, kıyamet gününe ilişkin bir ayette daha genel bir ifadeyle dile getirilmektedir.
“Bugün ne akrabalarınız ne de çocuklarınız size fayda sağlar. Allah aranızı ayıracaktır. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.” (Mümtehine 60:3)
Dünya hayatında aile bağları insana güç, destek ve güven sağlayabilir. Fakat Allah, ahiret gününde bu bağların kimseyi kurtaramayacağını bildirmektedir. Her insan kendi yaptıklarıyla Allah’ın huzuruna çıkacaktır. Böylece soy bağı, nihai kurtuluşun ölçüsü olmaktan çıkarılmaktadır.
Kur’an’ın bu konudaki en çarpıcı örneklerinden biri ise Tebbet Suresi’dir.
“Ebu Leheb’in iki eli kurusun; zaten kurudu. Malı da kazandıkları da ona fayda vermedi. Alevli bir ateşe girecektir. Karısı da odun taşıyıcısı olarak. Boynunda bükülmüş hurma lifinden bir ip olduğu hâlde.” (Tebbet 111:1–5)
Ebu Leheb, Hz. Muhammed’in en yakın akrabalarından biridir. Amcasıdır ve aynı soydandır. Buna rağmen Kur’an’da adı kötü bir örnek olarak anılmaktadır. Eğer kan bağı başlı başına bir üstünlük veya kurtuluş sebebi olsaydı, bu örnek mümkün olmazdı. Tam tersine Allah, en yakın akrabalığın bile insanı sorumluluktan muaf tutmadığını göstermektedir.
Bu örnekler birlikte değerlendirildiğinde Kur’an’ın yaklaşımı açıkça ortaya çıkmaktadır. Kan bağı Allah’ın yarattığı doğal bir bağdır; korunması ve gözetilmesi gerekir. Ancak bu bağ, ne iman yerine geçer ne de Allah katında ayrıcalık kazandırır. Gerektiğinde aynı aile içindeki insanlar bile Allah’ın ölçülerine göre farklı aidiyetlerin içinde yer alabilirler. Böylece Kur’an, aileyi reddetmeden onun sınırlarını da açık biçimde belirlemektedir.
Atalar ve Kavmî Gelenek Eleştirisi
Kan bağının tek başına bir üstünlük veya kurtuluş sebebi olmadığını gördükten sonra, bu bağın doğal bir uzantısı olan başka bir konu karşımıza çıkmaktadır. İnsanlar yalnızca ailelerinden soylarını değil; inançlarını, geleneklerini, değer yargılarını ve hayata bakışlarını da devralırlar. Bu nedenle bir topluma mensup olmak, çoğu zaman o toplumun geçmişine de bağlı olmak anlamına gelir. Kur’an ise bu bağlılığın sınırlarını belirlemekte ve atalardan miras alınan her anlayışın sorgulanmadan benimsenmesini doğru bulmamaktadır.
Bu konudaki ilk örnek Bakara Suresi’nde yer almaktadır.
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun.’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız.’ derler. Ya ataları hiçbir şey anlamamış ve doğru yolu bulamamış idiyseler?” (Bakara 2:170)
Ayetin dikkat çekici yönü, Allah’ın doğrudan “Atalarınız yanlıştı.” dememiş olmasıdır. Bunun yerine düşündüren bir soru sormaktadır: “Ya ataları hiçbir şey anlamamış ve doğru yolu bulamamış idiyseler?” Bu soru, önemli bir ilke ortaya koymaktadır. Bir düşüncenin doğru olması, eski olmasına veya nesiller boyunca devam etmiş olmasına bağlı değildir. Eğer doğruluğun tek gerekçesi “atalarımız böyle yaptı” olursa, yanlış olduğu hâlde kuşaktan kuşağa aktarılan her anlayış da aynı şekilde meşrulaştırılmış olur.
Dolayısıyla ayetin eleştirdiği şey, atalara saygı değildir. Eleştirilen, hakikatin ölçüsünü vahiy yerine geçmişe dayandırmaktır. Atalar doğru olabilir; fakat doğru olmalarının sebebi atalar olmaları değildir. Eğer onların yolu Allah’ın indirdiğiyle uyumluysa doğru kabul edilir. Ölçü geçmiş değil, vahiydir.
Maide Suresi’nde aynı konu farklı bir yönüyle ele alınmaktadır.
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve Resûl’e gelin.’ denildiğinde, ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter.’ derler. Ya ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamış idiyseler?” (Maide 5:104)
Burada dikkat çeken nokta, insanların artık hakikate davet edilmiş olmalarıdır. Allah’ın indirdiği ortadadır; Resûl de onları buna çağırmaktadır. Buna rağmen insanlar, önlerindeki delili değerlendirmek yerine geçmişte gördükleriyle yetinmektedir. Böylece sorun yalnızca gelenek sahibi olmak değildir. Sorun, Allah’ın gösterdiği hakikat ile atalardan devralınan anlayış karşı karşıya geldiğinde tercihini geçmişten yana kullanmaktır.
Lokman Suresi ise aynı tavrı daha da çarpıcı bir ifadeyle sorgulamaktadır.
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun.’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız.’ derler. Ya şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse?” (Lokman 31:21)
Bu ayette dikkat çeken unsur, ilk defa şeytanın örnek verilmesidir. Allah böylece önemli bir gerçeğe dikkat çekmektedir. Bir yolun uzun zamandır devam ediyor olması, onun Allah’tan geldiğini göstermez. İnsanlar bazen nesiller boyunca yanlış bir anlayışı sürdürebilir, hatta bunu din zannedebilirler. Eğer ölçü yalnızca geçmiş olursa, insan farkına varmadan Allah’ın değil, şeytanın çağırdığı yolu da “ataların yolu” diye benimseyebilir.
Böylece Kur’an, geleneğin yaşını değil, kaynağını sorgulamaktadır. Bir düşüncenin değeri kaç nesildir sürdüğünden değil, Allah’ın rehberliğiyle uyumlu olup olmamasından anlaşılır.
Zuhruf Suresi ise bu davranışın yalnızca belirli bir topluma ait olmadığını göstermektedir.
“Onlar, ‘Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk; biz de onların izinden gidiyoruz.’ dediler. Senden önce hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdiysek, oranın varlık ve güç sahibi kimseleri de mutlaka, ‘Biz atalarımızı bir yol üzerinde bulduk; biz de onların izlerini takip ediyoruz.’ dediler.” (Zuhruf 43:22–23)
Bu ayet, dikkatleri tek tek toplumlardan alıp insanlık tarihine çevirmektedir. Allah, gönderdiği elçilerin hemen hepsinin aynı itirazla karşılaştığını bildirmektedir. Demek ki “ataların yolu”na sığınmak, belirli bir kavmin hatası değil; hakikatin karşısında insanın sıkça başvurduğu ortak bir savunma biçimidir. İnsan, alıştığı düzeni terk etmek istemediğinde bunu çoğu zaman geçmişe bağlılıkla gerekçelendirmektedir.
Bu nedenle Kur’an’ın eleştirisi, geçmişe sahip çıkmaya değil; geçmişi sorgulanamaz hâle getirmeye yöneliktir. Ataların sözü, Allah’ın sözüyle aynı seviyeye çıkarıldığında veya onun önüne geçirildiğinde, insan hakikati araştırmayı bırakmış olur. Oysa Kur’an, insanı sürekli olarak düşünmeye, delile bakmaya ve ölçüyü Allah’ın indirdiğinde aramaya çağırmaktadır.
Bu ayetler birlikte değerlendirildiğinde önemli bir ilke ortaya çıkmaktadır. İnsan, kavmini, tarihini ve kültürünü inkâr etmek zorunda değildir. Bunlar onun doğal aidiyetinin parçalarıdır. Ancak bu aidiyetler, hakikatin ölçüsü hâline gelemez. Bir gelenek, bir örf veya atalardan kalan herhangi bir anlayış, yalnızca geçmişten miras kaldığı için doğru kabul edilmez. Kur’an’a göre doğruluk, nesiller boyunca aktarılmış olmasından değil; Allah’ın vahyiyle uyumlu olmasından kaynaklanır. Böylece Kur’an, insanı kavminden koparmadan, kavminin geçmişini mutlak otorite hâline getirmesini de engellemiş olmaktadır.
İsrailoğulları Örneği
Kur’an’da herhangi bir topluluğa diğerlerinden daha fazla yer verilmişse, bu topluluk İsrailoğullarıdır. Bunun sebebi onların soy olarak diğer milletlerden üstün görülmesi değildir. Aksine Kur’an, onlar üzerinden bütün insanlığa hitap eden birçok ilkeyi öğretmektedir. Bu nedenle İsrailoğulları hakkında bildirilen ayetler yalnızca tarihî bilgi olarak değil, aidiyet anlayışını anlamak açısından da değerlendirilmelidir.
Kur’an, İsrailoğullarına Allah’ın birçok nimet verdiğini açıkça bildirmektedir.
“Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti hatırlayın ve sizi âlemlere üstün kıldığımı unutmayın.” (Bakara 2:47)
Aynı ifade birkaç sayfa sonra tekrar edilmektedir.
“Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti hatırlayın ve sizi âlemlere üstün kıldığımı unutmayın.” (Bakara 2:122)
İlk bakışta bu ayetler, belirli bir kavmin mutlak üstünlüğünü ilan ediyormuş gibi anlaşılabilir. Ancak Kur’an’ın bütünü birlikte okunduğunda bunun kastedilmediği görülmektedir.
Her şeyden önce ayette geçen üstünlük, herhangi bir gerekçe belirtilmeden verilmiş doğal bir ayrıcalık değildir. Her iki ayette de üstünlük hatırlatılmadan önce Allah’ın verdiği nimetlerden söz edilmektedir. Bu da üstünlüğün soyun kendisinden değil, Allah’ın o topluluğa verdiği özel görevlerden, vahiyden, peygamberlerden ve imkânlardan kaynaklandığını göstermektedir. Başka bir ifadeyle bu üstünlük, doğuştan gelen değişmez bir değer değil; Allah’ın belirli bir dönemde belirli bir topluluğa verdiği tarihî bir nimettir.
Nitekim Kur’an’ın devamındaki anlatımlar da bunu doğrulamaktadır. İsrailoğulları birçok defa Allah’ın emirlerine karşı gelmeleri, verdikleri sözleri bozmaları, peygamberlere isyan etmeleri ve kendilerine emanet edilen sorumluluğu yerine getirmemeleri sebebiyle eleştirilmektedir. Eğer üstünlük soyun değişmez bir özelliği olsaydı, bu eleştirilerin anlamı kalmazdı. Oysa Kur’an tam tersine, en fazla nimet verilen topluluğun aynı zamanda en ağır şekilde hesaba çekildiğini göstermektedir.
Bu durum, Kur’an’ın üstünlük anlayışıyla da tamamen uyumludur. Daha önce Hucurat Suresi’nde Allah’ın üstünlük ölçüsünü takva olarak belirlediğini görmüştük. O hâlde Bakara Suresi’nde İsrailoğullarına verilen üstünlüğü, bütün zamanlarda geçerli mutlak bir üstünlük olarak anlamak mümkün değildir. Çünkü Kur’an kendi içinde böyle bir anlayışı desteklememektedir.
Burada önemli olan nokta, Allah’ın nimet vermesi ile ayrıcalık tanımasını birbirinden ayırmaktır. Allah, tarih boyunca bazı toplumlara daha fazla peygamber göndermiş, onlara daha büyük sorumluluklar yüklemiş ve farklı imkânlar vermiştir. Ancak bu durum, onların Allah katında sorgulanmayacak bir üstünlüğe sahip oldukları anlamına gelmez. Aksine nimet arttıkça sorumluluk da artmaktadır.
Bu nedenle İsrailoğulları örneği, milliyetçilik tartışmaları açısından oldukça öğreticidir. Çünkü Kur’an, tarih boyunca en çok öne çıkardığı topluluğu bile sırf soyundan dolayı üstün kabul etmemektedir. Onları övdüğü yerde de eleştirdiği yerde de ölçü aynı kalmaktadır: Allah’a bağlılık ve O’nun verdiği sorumluluğu yerine getirmek.
Böylece Kur’an, bir topluma geçmişte verilmiş nimetlerin veya tarihî ayrıcalıkların, o topluluğun bütün nesillerini kapsayan kalıcı bir üstünlük oluşturmadığını göstermektedir. Soy, kavim ve tarih önemli olabilir; ancak Allah katındaki değeri belirleyen bunlar değil, insanın ve toplumun Allah’ın gösterdiği yola karşı takındığı tavırdır.
Kur’an’da Aidiyetin Kavramsal Çerçevesi
Buraya kadar ele alınan ayetler, Kur’an’ın aidiyet konusunda ortaya koyduğu temel ilkeleri göstermektedir. Ancak bu ilkeleri daha doğru anlayabilmek için Kur’an’ın kullandığı kavramlara da yakından bakmak gerekir. Çünkü bugün “millet”, “ulus”, “ırk”, “kavim” veya “toplum” gibi kelimeler çoğu zaman birbirinin yerine kullanılmaktadır. Oysa Kur’an, farklı aidiyet biçimlerini ifade etmek için farklı kavramlar tercih etmekte ve her birini kendi anlam alanı içinde kullanmaktadır.
Bu kavramların birbirine karıştırılması, Kur’an’ın aidiyet anlayışının da yanlış yorumlanmasına yol açabilmektedir. Bu nedenle önce Kur’an’ın kullandığı temel kavramları kendi bağlamlarında incelemek yerinde olacaktır.
Ümmet
Kur’an’da aidiyeti ifade eden en kapsamlı kavramlardan biri ümmettir. Kelime, yalnızca aynı coğrafyada yaşayan veya aynı soydan gelen insanları ifade etmez. Kur’an’daki kullanımlarına bakıldığında ümmeti bir arada tutan unsurun ortak kan bağı değil, ortak inanç ve ortak yöneliş olduğu görülmektedir.
Bu durum Enbiya Suresi’nde açıkça ifade edilmektedir.
“Şüphesiz bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana kulluk edin.” (Enbiya 21:92)
Ayet dikkatle okunduğunda ümmetin birliğinin doğrudan Allah’ın birliğiyle ilişkilendirildiği görülmektedir. Allah, “Sizin Rabbiniz bir kavmin Rabbidir.” dememekte; “Ben sizin Rabbinizim.” buyurduktan sonra “Bu ümmetiniz tek bir ümmettir.” demektedir. Böylece ümmeti meydana getiren bağın etnik değil, tevhid temelli olduğu anlaşılmaktadır.
Aynı ifade Müminun Suresi’nde de tekrar edilmektedir.
“Şüphesiz bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana karşı gelmekten sakının.” (Müminun 23:52)
İki ayetin birlikte tekrar edilmesi tesadüf değildir. Kur’an, ümmet kavramını farklı bağlamlarda aynı ilkeye bağlayarak pekiştirmektedir. Bir topluluğu ümmet yapan şey; ortak soy, ortak dil veya ortak tarih değil, aynı Rabbe kulluk etmeleridir.
Bu aidiyetin insanlar arasındaki karşılığı ise Hucurat Suresi’nde görülmektedir.
“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.” (Hucurat 49:10)
Bu ayet, ümmet fikrinin pratik sonucunu göstermektedir. Aynı ümmetin mensupları birbirlerine yabancı insanlar değildir; Allah onları kardeş olarak tanımlamaktadır. Bu kardeşlik herhangi bir biyolojik yakınlığa değil, ortak imana dayanmaktadır. Daha önce de gördüğümüz gibi, Kur’an’da kardeşlik bağı kan bağının yerine geçmez; fakat onun üzerinde yeni ve daha kapsayıcı bir aidiyet oluşturur.
Ümmet olmanın yalnızca ortak bir inancı paylaşmaktan ibaret olmadığı da Enfal Suresi’nde görülmektedir.
“İman edip hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda mücadele edenler ile onları barındıran ve yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridir…” (Enfal 8:72)
Bu ayet, ümmetin yalnızca teorik bir birlik olmadığını göstermektedir. Aynı ümmetin mensupları, gerektiğinde birbirlerine destek olmak, dayanışma içinde yaşamak ve ortak sorumluluk üstlenmekle yükümlüdürler. Dolayısıyla ümmet, yalnızca ortak bir kimliği değil; ortak sorumluluğu da ifade etmektedir.
Bütün bu ayetler birlikte değerlendirildiğinde ümmet kavramının Kur’an’daki çerçevesi daha net ortaya çıkmaktadır. Ümmet; aynı soydan gelen insanların oluşturduğu bir topluluk değildir. Aynı dili konuşmaları veya aynı coğrafyada yaşamaları da belirleyici değildir. Ümmeti bir araya getiren esas bağ, Allah’a kullukta birleşmeleri, aynı vahye yönelmeleri ve bu ortak inancın gerektirdiği sorumlulukları birlikte taşımalarıdır.
Bu nedenle Kur’an’ın aidiyet düzeni içinde ümmet, insanın doğuştan sahip olduğu kimliklerden farklı bir yerde durmaktadır. İnsan kavmini seçemez; fakat ümmetin bir parçası olmayı bilinçli bir tercihle seçebilir. Bu yönüyle ümmet, yaratılıştan gelen değil; imanla kazanılan en kapsayıcı aidiyet olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kavim
Kur’an’da en sık kullanılan toplumsal aidiyet kavramlarından biri de kavimdir. Günümüzde bu kelime bazen “millet”, bazen “ırk”, bazen de “ulus” anlamında kullanılmaktadır. Oysa Kur’an’daki kullanımına bakıldığında kavim, bunların hiçbiriyle tam olarak örtüşmemektedir.
Kur’an’da hemen hemen bütün peygamberlerin kendi toplumlarına hitap ederken aynı ifadeyi kullandıkları görülür:
“Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u gönderdik. O dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?’” (Hud 11:50)
“Semûd kavmine de kardeşleri Salih’i gönderdik. O dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Sizi yerden yarattı ve orayı imar etmenizi istedi. O hâlde O’ndan bağışlanma dileyin, sonra da O’na yönelin. Şüphesiz Rabbim çok yakındır, dualara cevap verendir.’” (Hud 11:61)
“Medyen halkına da kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. O dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur…’” (Hud 11:84)
Bu ayetlerde dikkat çeken ortak nokta, peygamberlerin hitap ettikleri topluluğu “kavmim” diye nitelendirmeleridir. Oysa bu toplumların önemli bir kısmı peygamberlerini inkâr etmiş, hatta bazıları onları öldürmeye teşebbüs etmiştir. Buna rağmen Allah, onların kavim olma niteliğini ortadan kaldırmamaktadır.
Bu durum önemli bir gerçeği göstermektedir. Kur’an’da kavim olmak, aynı inancı paylaşmayı gerektirmez. Bir kavmin içinde iman eden de vardır, inkâr eden de. İtaat eden de vardır, isyan eden de. Kavim kavramı, insanların iman durumunu değil; doğup büyüdükleri toplumsal çevreyi ifade etmektedir.
Hz. Nuh’un kıssasında bunun dikkat çekici bir örneğiyle daha karşılaşılır.
“Nuh Rabbine seslendi: ‘Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir…’ Allah buyurdu: ‘Ey Nuh! O senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı salih olmayan bir iştir…’” (Hud 11:45–46)
Daha önce bu ayeti kan bağı bağlamında değerlendirmiştik. Burada ise farklı bir yönü öne çıkmaktadır. Allah, Hz. Nuh’un oğlunu manevi anlamda ailesinden saymamaktadır; fakat hiçbir yerde onun artık Hz. Nuh’un kavminden çıktığını söylememektedir. Çünkü kavim, imanla oluşan bir aidiyet değildir. İnsan inanç bakımından farklı bir konuma düşebilir; fakat doğduğu toplumun mensubu olmaya devam eder.
Bu ayrım, Kur’an’ın kavramları ne kadar titizlikle kullandığını göstermektedir. Aynı kişi, manevi aidiyet bakımından farklı bir yerde olabilir; buna rağmen doğal aidiyeti değişmeyebilir.
Kur’an boyunca “Ey kavmim” hitabının tekrar edilmesi de bu gerçeği desteklemektedir. Peygamberler, kendilerini inkâr eden insanlara bile “Ey kavmim” diye seslenmektedir. Çünkü onların amacı kavimlerini reddetmek değildir; kavimlerini Allah’ın gösterdiği yola davet etmektir. Demek ki kavim olmak ile aynı inancı paylaşmak farklı şeylerdir.
Bu nedenle Kur’an’da kavim kavramı ne övülen ne de yerilen bir kavramdır. Kavim, Allah’ın yarattığı doğal toplumsal aidiyetlerden biridir. Daha önce Hucurat Suresi’nde gördüğümüz gibi, insanlar halklara ve kabilelere ayrılmış olarak yaratılmışlardır. Kavim de bu doğal toplumsal yapının bir parçasıdır.
Kur’an’ın eleştirdiği şey, kavim sahibi olmak değildir. Eleştirilen; kavmi hakikatin ölçüsü hâline getirmek, kavim bağlılığını Allah’a bağlılığın önüne geçirmek veya sırf aynı kavme mensup olduğu için insanlara mutlak üstünlük atfetmektir. Buna karşılık insanın kendi kavmini sevmesi, onun iyiliğini istemesi ve onu hakka çağırması Kur’an’ın örneklediği bir tutumdur.
Böylece kavim kavramı, Kur’an’ın aidiyet düzeni içinde doğal ve fıtrî bir kimliği ifade etmektedir. İnsan onu doğuştan kazanır; seçmez. Ancak bu aidiyet, daha önce ele aldığımız ümmet ve velâyet gibi iman temelli aidiyetlerin yerine geçmez. Kur’an’ın çizdiği çerçevede kavim, insanın doğal kimliğidir; nihai kimliği değildir.
Millet
Bugün Türkçede “millet” denildiğinde akla genellikle aynı ülkeye, aynı vatana veya aynı etnik kimliğe mensup insanlar gelmektedir. “Türk milleti”, “Fransız milleti” veya “Japon milleti” gibi ifadeler de bu anlayışın ürünüdür. Ancak Kur’an’da kullanılan millet kavramı, bugünkü anlamından oldukça farklıdır. Bu nedenle modern anlamı Kur’an’a taşımak, kavramın asıl içeriğini değiştirecektir.
Kur’an’da millet kelimesinin geçtiği ayetlere bakıldığında, kelimenin hiçbir yerde bir etnik topluluğu veya ulusu ifade etmek için kullanılmadığı görülmektedir. Aksine millet, sürekli olarak ortak bir inanç, yol ve din anlayışıyla birlikte zikredilmektedir.
Bu durumun en açık örneklerinden biri Bakara Suresi’nde yer almaktadır.
“İbrahim’in milletinden, kendini akılsızlığa düşürenden başka kim yüz çevirir? Andolsun, biz onu dünyada seçtik. Şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir.” (Bakara 2:130)
Burada sözü edilen “İbrahim’in milleti”, onun soyundan gelen insanlar değildir. Nitekim Kur’an’da Hz. İbrahim’in soyundan olmayan birçok mümin de onun milletine uymaya davet edilmektedir. Demek ki millet, kan bağıyla aktarılan bir kimlik değildir.
Bu durum birkaç ayet sonra daha da açık hâle gelir.
“Dediler ki: ‘Yahudi veya Hristiyan olun ki doğru yolu bulasınız.’ De ki: ‘Hayır! Biz, hanif olarak İbrahim’in milletine uyarız. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.’” (Bakara 2:135)
Bu ayette dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Allah, insanların belirli bir etnik gruba katılmalarını istememektedir. Davet edilen şey, İbrahim’in milleti yani onun Allah’a teslimiyet üzerine kurulu inanç yoludur. Eğer millet burada bugünkü anlamıyla “ulus” demek olsaydı, İbrahim’in soyundan olmayan insanların ona uyması mümkün olmazdı. Oysa Kur’an, bütün insanları bu millete çağırmaktadır.
Aynı kullanım Yusuf Suresi’nde de görülmektedir. Hz. Yusuf şöyle demektedir:
“Ben, Allah’a iman etmeyen ve ahireti inkâr eden bir toplumun milletini terk ettim. Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un milletine uydum…” (Yusuf 12:37–38)
Hz. Yusuf burada iki farklı milletten söz etmektedir. Bunlar iki farklı soy değildir; iki farklı inanç sistemidir. Birini terk ettiğini, diğerini benimsediğini söylemektedir. İnsan soyunu değiştiremez; fakat inancını değiştirebilir. Bu ayet tek başına bile millet kavramının Kur’an’daki anlamını büyük ölçüde açıklamaktadır.
Nahl Suresi ise bu anlamı kesinleştirmektedir.
“Sonra sana: ‘Hanif olarak İbrahim’in milletine uy.’ diye vahyettik. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.” (Nahl 16:123)
Bu ayet Hz. Muhammed’e hitap etmektedir. Allah, onu İbrahim’in milletine uymakla emretmektedir. Buradaki milletin biyolojik veya etnik bir anlam taşımadığı açıktır. Çünkü Hz. Muhammed’in İbrahim’in soyundan gelmesi, ayetin anlamını açıklamaya yetmez. Ayetin vurgusu soy üzerinde değil, haniflik yani tevhid inancı üzerindedir.
Bütün bu ayetler birlikte değerlendirildiğinde Kur’an’daki millet kavramının ortak bir anlam taşıdığı görülmektedir. Millet; ortak soyu değil, ortak inancı; ortak etnik kökeni değil, ortak yolu ifade etmektedir. İnsan milletini doğuştan kazanmaz; bilinçli tercihiyle benimser. Bu yönüyle millet, Kur’an’da iman eksenli bir kavramdır.
Bu noktada tarihî bir ayrıntıya da değinmek gerekir. Osmanlı döneminde de millet kelimesi bugünkü anlamıyla kullanılmıyordu. “Millet-i İslâmiye”, “Millet-i Rûm”, “Millet-i Yahudiye” gibi ifadeler etnik toplulukları değil; dinî toplulukları ifade ediyordu. Yani kelime, uzun süre Kur’an’daki anlamına yakın bir içerikle kullanılmaya devam etmiştir.
Millet kelimesinin bugünkü “ulus” anlamını kazanması ise modern dönemde, özellikle Avrupa’daki nation kavramının etkisiyle gerçekleşmiştir. Böylece aynı kelime yeni bir anlam yüklenerek kullanılmaya başlanmış; zamanla eski anlamı büyük ölçüde unutulmuştur.
Bu değişim, Kur’an okunurken önemli bir yanılgıya yol açabilmektedir. Çünkü bugün zihnimizde oluşan “millet” algısını ayetlere taşıdığımızda, Kur’an’ın kastettiği anlam tamamen değişmektedir. Oysa Kur’an’da millet, hiçbir zaman modern anlamdaki ulus veya etnik topluluk değildir. Daima ortak inancı, ortak dini ve ortak hayat yolunu ifade etmektedir.
Bu nedenle Kur’an’ın aidiyet düzeni içinde millet, doğuştan gelen bir kimlik değil; tercih edilen bir yoldur. İnsan kavmini seçemez; fakat hangi milletin yani hangi inanç yolunun mensubu olacağını seçebilir. Bu yönüyle millet kavramı, Kur’an’ın ortaya koyduğu bilinçli aidiyet anlayışının en belirgin örneklerinden biridir.
Şa’b ve Kabile
Kur’an’da toplumsal aidiyeti ifade eden bir diğer kavram çifti ise şa’b ve kabiledir. Bu iki kelime birlikte yalnızca Hucurat Suresi’nde geçmektedir. Sayıca az kullanılmalarına rağmen, Kur’an’ın toplumsal çeşitliliğe bakışını anlamak açısından önemli bir yere sahiptir.
“…Birbirinizi tanımanız için sizi halklara ve kabilelere ayırdık…” (Hucurat 49:13)
Daha önce bu ayetin üstünlük ve toplumsal çeşitlilikle ilgili yönlerini ele almıştık. Burada ise özellikle “halklar ve kabileler” ifadesi üzerinde durmak gerekmektedir.
Ayetin dikkat çeken ilk yönü, bu ayrımın insanlar tarafından oluşturulmuş bir yapı olarak değil, Allah’ın yaratmasının bir parçası olarak sunulmasıdır. Allah, “Siz halklara ve kabilelere ayrıldınız.” dememekte; “Sizi halklara ve kabilelere ayırdık.” buyurmaktadır. Böylece toplumsal farklılıkların ilahî iradenin dışında gelişen tarihî bir tesadüf olmadığı anlaşılmaktadır.
Kur’an’ın burada kullandığı iki farklı kavram da anlamlıdır. Şa’b, daha geniş toplumsal birlikleri; kabile ise onların içindeki daha dar toplulukları ifade etmektedir. Ayetin amacı bu kavramların kesin sosyolojik sınırlarını çizmek değildir. Asıl vurgulanan nokta, insan topluluklarının farklı büyüklüklerde ve farklı düzeylerde örgütlenmiş olarak yaratılmış olmalarıdır. Başka bir ifadeyle Allah, insanları tek tip ve tek biçimli bir toplum hâlinde yaratmamış; farklı ölçeklerde toplumsal yapılar içinde var etmeyi dilemiştir.
Ancak ayet bununla yetinmez; bu çeşitliliğin amacını da açıklar: “Birbirinizi tanımanız için.”
Bu ifade, Kur’an’ın toplumsal farklılıklara yüklediği anlamı tek cümlede özetlemektedir. İnsanların farklı halklara ve kabilelere ayrılması, birbirlerinden üstün olmaları için değil; birbirlerini tanımaları, iletişim kurmaları, yardımlaşmaları ve yeryüzünde birlikte yaşamaları içindir. Farklılık çatışmanın değil, tanışmanın vesilesi olarak gösterilmektedir.
Bu nedenle Kur’an’da şa’b ve kabile kavramları herhangi bir üstünlük anlamı taşımaz. Bunlar yalnızca insanların doğal olarak içinde doğdukları toplumsal çevreyi ifade eder. Aynı şa’ba veya aynı kabileye mensup olmak, Allah katında insana ilave bir değer kazandırmadığı gibi, farklı bir şa’ba veya kabileye mensup olmak da bir eksiklik oluşturmaz.
Bu kavramlar aynı zamanda önceki bölümlerde ele aldığımız kavim kavramıyla da uyumludur. İnsan, doğduğu toplumun bir parçasıdır; bu Allah’ın yaratma düzenidir. Ancak bu doğal aidiyetler, insanın Allah katındaki değerini belirleyen ölçüler değildir. Onlar, insanın kim olduğunu değil; nereden geldiğini gösterir.
Dolayısıyla Kur’an’ın kullandığı şa’b ve kabile kavramları, modern anlamdaki milliyetçiliğin dayandığı üstünlük anlayışına değil; yaratılıştaki çeşitlilik anlayışına karşılık gelmektedir. Allah’ın yarattığı farklı topluluklar, birbirleriyle rekabet etmek veya birbirlerini dışlamak için değil; birbirlerini tanımaları ve yeryüzünde ilahî düzen içinde birlikte yaşamaları için vardır.
Böylece Kur’an’ın aidiyet düzeninde şa’b ve kabile, insanın doğuştan sahip olduğu en doğal toplumsal kimliklerden biri olarak yerini almaktadır. Kur’an bu kimlikleri ne reddetmekte ne de yüceltmektedir. Onları Allah’ın yaratmasının bir parçası olarak kabul etmekte; fakat insanın değerini belirleyen ölçünün bunlar olmadığını da açıkça ortaya koymaktadır.
Velayet
Kur’an’da aidiyeti ifade eden kavramlar arasında en dikkat çekici olanlardan biri de velayettir. Çünkü önceki bölümlerde ele aldığımız kavramların çoğu, insanın içinde bulunduğu topluluğu tanımlarken; velayet, insanlar arasındaki bağlılığın ve dayanışmanın niteliğini ifade etmektedir. Başka bir ifadeyle velayet, “Kimden olduğunu” değil, “Kimin yanında durduğunu” gösteren bir kavramdır.
Bu nedenle velayet, Kur’an’ın aidiyet anlayışında ayrı bir yere sahiptir. İnsan aynı kavme mensup olabilir, aynı dili konuşabilir veya aynı aileden gelebilir. Fakat bütün bunlar, Kur’an’ın kastettiği velayet bağını kendiliğinden oluşturmaz.
Velayet kavramının en açık biçimde işlendiği yer Enfal Suresi’dir.
“İman edip hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda mücadele edenler ile onları barındıran ve yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridir. İman edip de hicret etmeyenlere gelince, hicret edinceye kadar onların velayetinden size bir sorumluluk yoktur. Eğer din konusunda sizden yardım isterlerse, aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa karşı olmamak şartıyla onlara yardım etmeniz gerekir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.
İnkâr edenler de birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız, yeryüzünde fitne ve büyük bir bozulma olur.
İman edip hicret edenler, Allah yolunda mücadele edenler, onları barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için bağışlanma ve bol rızık vardır.” (Enfal 8:72–74)
Bu ayetlerde velayet yalnızca duygusal bir yakınlık olarak sunulmamaktadır. Allah, velayet bağını ortak iman, ortak sorumluluk ve karşılıklı destek üzerine kurmaktadır. Ayette dikkat çeken fiiller bunun açık göstergesidir: hicret etmek, Allah yolunda mücadele etmek, barındırmak ve yardım etmek… Bunların tamamı aktif sorumluluk ifade etmektedir. Dolayısıyla velayet, yalnızca aynı inancı paylaşmak değil; o inancın gerektirdiği sorumluluğu birlikte taşımaktır.
Ayetin dikkat çeken başka bir yönü ise velayetin doğrudan imanla ilişkilendirilmesine rağmen otomatik bir bağ olarak sunulmamasıdır. Aynı inancı paylaşan insanlar arasında bile sorumlulukların yerine getirilmesi, dayanışmanın kurulması ve ortak hareket edilmesi beklenmektedir. Böylece velayet, yalnızca bir kimlik değil; aynı zamanda bir yükümlülüktür.
En dikkat çekici ifadelerden biri ise şudur:
“İnkâr edenler de birbirlerinin velileridir.”
Allah burada önemli bir toplumsal gerçeğe dikkat çekmektedir. İnsanlar mutlaka bir bağlılık ve dayanışma ağı içinde yaşarlar. Soru, böyle bir bağın olup olmadığı değildir; bu bağın hangi ilke üzerine kurulduğudur. İnananlar da kendi ilkeleri etrafında velayet oluştururlar, inkâr edenler de kendi ilkeleri etrafında. Kur’an’ın çağrısı, müminlerin Allah’ın belirlediği ilkesel dayanışmayı ihmal etmemeleridir.
Nitekim bunun ihmal edilmesinin sonucu da aynı pasajda açıklanmaktadır:
“Eğer siz bunu yapmazsanız, yeryüzünde fitne ve büyük bir bozulma olur.”
Bu ifade, velayetin yalnızca bireysel bir tercih olmadığını göstermektedir. Allah’ın öngördüğü dayanışma düzeni zayıfladığında bunun toplumsal sonuçları ortaya çıkmaktadır. Demek ki velayet, Kur’an’ın toplum düzeni anlayışının temel unsurlarından biridir.
Velayetin doğal aidiyetlerden önce geldiği ise Tevbe Suresi’nde daha açık biçimde görülmektedir.
“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi veli edinmeyin. Sizden kim onları veli edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Tevbe 9:23)
Bu ayet, aile bağını ortadan kaldırmamaktadır. Ayette anne-babaya iyilik yapılmaması veya akrabalık ilişkisinin kesilmesi emredilmez. Dikkat edilirse sınır, velayet üzerinden çizilmektedir. Yani Allah’a bağlılık ile çelişen bir bağlılık ilişkisi kurulması yasaklanmaktadır. Böylece Kur’an, akrabalık ile velayeti birbirinden ayırmaktadır. İnsan bir kimsenin akrabası olabilir; fakat onu veli edinmesi farklı bir anlam taşımaktadır.
Aynı ilke Mücadele Suresi’nde de farklı bir ifadeyle karşımıza çıkmaktadır.
“Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir topluluğun; babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelen kimseleri sevdiklerini göremezsin. İşte Allah, onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendisinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere koyacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki Allah’ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Mücadele 58:22)
Ayetin sonunda geçen “Allah’ın tarafında olanlar” ifadesi, velayet kavramının özünü özetlemektedir. Kur’an’ın istediği bağlılık, soyun, kavmin veya çıkarın tarafında olmak değil; Allah’ın tarafında olmaktır. Böylece velayet, yalnızca insanlar arasındaki ilişkiyi değil, insanın hangi ilke ekseninde konumlandığını da ifade etmektedir.
Bütün bu ayetler birlikte değerlendirildiğinde velayetin, Kur’an’ın aidiyet anlayışındaki en üst düzey ilkesel bağlılık olduğu görülmektedir. Kavim, şa’b, kabile ve aile insanın doğuştan sahip olduğu aidiyetlerdir. Ümmet ve millet ise imanla kazanılan kimliklerdir. Velayet ise bütün bunların ötesinde, insanın kimin yanında durduğunu, kimi desteklediğini ve hangi ilke uğruna sorumluluk üstlendiğini belirleyen bilinçli bir bağlılıktır. Bu nedenle Kur’an’da velayet, kan bağına değil; ortak iman, ortak ilke ve ortak sorumluluğa dayanan en güçlü dayanışma bağı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kur’an’ın Ortaya Koyduğu Aidiyet Modeli
Şimdiye kadar ele aldığımız ayetler ve kavramlar birlikte değerlendirildiğinde, Kur’an’ın aidiyet anlayışının tek bir kavram üzerine kurulmadığı açıkça görülmektedir. Kur’an, insanın bütün aidiyetlerini tek bir başlık altında toplamaz; her aidiyeti kendi yerine yerleştirir ve her birine farklı bir işlev yükler. Böylece insanın doğal kimlikleri ile bilinçli tercihleri birbirine karıştırılmadan dengeli bir aidiyet düzeni ortaya konur.
Bu çerçevede ilk olarak insanın doğuştan sahip olduğu aidiyetler bulunmaktadır. İnsan hangi ailede doğacağını, hangi kavme mensup olacağını, hangi dili konuşacağını veya hangi halkın içinde yetişeceğini kendisi belirlemez. Bunların tamamı Allah’ın yaratmasının bir sonucudur. Nitekim daha önce gördüğümüz gibi Allah, insanları halklara ve kabilelere kendisinin ayırdığını bildirmekte; dillerin ve renklerin farklı olmasını da ayetlerinden biri olarak göstermektedir. Dolayısıyla bu aidiyetler ne övünme sebebidir ne de utanma sebebidir. İnsan bunları seçmediği gibi, Allah da bunları üstünlük ölçüsü yapmamaktadır.
Bunun yanında Kur’an, insanın tercihiyle kazandığı aidiyetlerden de söz etmektedir. Ümmet ve millet kavramları bunun en açık örnekleridir. İnsan doğduğu kavmi seçemez; fakat hangi inancı benimseyeceğini seçebilir. Hangi ümmetin parçası olacağına ve hangi milleti yani hangi inanç yolunu takip edeceğine kendisi karar verir. Bu nedenle Kur’an’da insanın asıl sorumluluğu, doğduğu kimlikten değil; tercih ettiği yoldan kaynaklanmaktadır.
Bütün bunların üzerinde ise velayet yer almaktadır. Çünkü velayet yalnızca bir kimliği ifade etmez; insanın hangi ilkenin yanında durduğunu, kimi desteklediğini ve gerektiğinde hangi değer uğruna fedakârlık yaptığını gösterir. Aynı kavme mensup iki insan farklı velayetlerin içinde bulunabilir. Aynı aileden gelen iki kardeş farklı taraflarda yer alabilir. Bu nedenle Kur’an’da belirleyici olan, insanın kimlerle akraba olduğu değil; hangi ilkesel bağlılığı benimsediğidir.
Bu ilkesel bağlılığın merkezinde ise Allah’ın hükmü bulunmaktadır. Daha önce de ele alındığı gibi hüküm koyma yetkisi yalnızca Allah’a aittir. Hiçbir insan, hiçbir topluluk, hiçbir devlet ve hiçbir siyasi otorite Allah’ın üzerinde bir hüküm koyma yetkisine sahip değildir. Bu nedenle insanlar veya kurumlar Allah’ın indirdiğinin yerine din adına başka hükümler koyduklarında ya da Allah’ın hükmünü ikinci plana iten bir otorite kurduklarında, Kur’an bunu meşru bir bağlılık zemini olarak görmez. Müminin nihai bağlılığı, herhangi bir beşerî otoriteye değil; Allah’a ve O’nun hükümlerinedir.
Bu nedenle Kur’an, doğal aidiyetleri reddetmediği gibi devlet ve toplum düzenini de bütünüyle reddetmez. İnsan yaşadığı ülkenin güvenliğini isteyebilir, toplumunun huzuru için çalışabilir, ülkesine hizmet edebilir ve içinde bulunduğu topluma fayda sağlayabilir. Ancak bu bağlılık mutlak değildir. Devletler ve yönetimler ancak Allah’ın hükümlerine bağlı kaldıkları ve O’nun koyduğu adalet ölçüsünü gözettikleri sürece meşru bir otorite niteliği taşırlar. Devlet, millet veya herhangi bir toplumsal aidiyet Allah’ın koyduğu hüküm ve adalet ölçüsünün önüne geçirildiğinde Kur’an’ın çizdiği denge bozulmuş olur.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus vardır. Kur’an, aidiyetleri birbirinin alternatifi olarak sunmamaktadır. İnsan ümmetin mensubu olunca kavminden çıkmış olmaz. Milletini yani inanç yolunu seçince ailesini inkâr etmesi de gerekmez. Allah’ın istediği şey, doğal aidiyetlerin ortadan kaldırılması değil; onların doğru yere yerleştirilmesidir.
Nitekim peygamberlerin hayatı da bunu göstermektedir. Hepsi kendi kavimlerinin içinden çıkmış, onlara “Ey kavmim!” diye hitap etmiş ve onları Allah’a davet etmiştir. Hiçbiri kavmini reddetmemiş, fakat hiçbirinin kavmi hakikatin ölçüsü de olmamıştır. Hz. İbrahim babasına karşı merhametini korumuş; fakat Allah’ın ölçüsü ile aile bağı karşı karşıya geldiğinde tercihini Allah’tan yana yapmıştır. Hz. Nuh oğlunu kurtarmak istemiş; fakat Allah, kurtuluşun soy bağıyla değil, salih amel ve imanla ilgili olduğunu bildirmiştir. Kur’an boyunca tekrar edilen bu örnekler, aidiyetlerin reddedilmediğini; ancak ilkesel bir sıraya konulduğunu göstermektedir.
Sonuç olarak Kur’an, aidiyetleri ortadan kaldıran değil; onları dengeleyen bir anlayış ortaya koymaktadır. İnsan ailesine, kavmine, halkına ve yaşadığı topluma aidiyet hissedebilir; bunların gelişmesi için çalışabilir ve onları sevebilir. Ancak bu aidiyetlerin hiçbiri mutlak değildir. Hiçbir kavim, millet, devlet veya yönetim Allah’ın hükmünün önüne geçirilemez; hiçbir bağlılık Allah’a olan bağlılığın yerine geçemez. Doğal aidiyetler yaratılışın bir parçasıdır. İman temelli aidiyetler insanın bilinçli tercihidir. Bütün bu aidiyetlerin yönünü belirleyen en temel ilke ise Allah’ın hükmü ve O’na olan velayettir. Kur’an’ın ortaya koyduğu aidiyet modeli, insanı ne köksüz bırakır ne de doğduğu kimliği mutlaklaştırır; bütün aidiyetleri Allah’ın belirlediği ilkesel çerçeve içinde dengeli bir şekilde konumlandırır.
Kur’an’ın İlkeleri Işığında Günümüz Milliyetçiliğinin Değerlendirilmesi
Kur’an’ın ortaya koyduğu aidiyet modeli dikkate alındığında, modern milliyetçilik anlayışlarını tek bir hüküm altında değerlendirmek mümkün değildir. Çünkü bugün “milliyetçilik” adı altında birbirinden oldukça farklı düşünce ve ideolojiler bulunmaktadır. Kimi anlayışlar ortak kültürü, dili ve tarihî mirası korumayı ön plana çıkarırken; kimileri etnik üstünlüğü savunmakta, kimileri ise devleti ve ulusu en yüksek değer hâline getirmektedir. Bu nedenle Kur’an açısından “milliyetçilik” kavramını toptan doğru veya toptan yanlış ilan etmek yerine, onu Kur’an’ın belirlediği ölçüler üzerinden değerlendirmek daha isabetli olacaktır.
Kur’an’ın ilkeleri dikkate alındığında, insanın kendi halkını sevmesi, kültürünü yaşatması, dilini koruması, ülkesinin huzuru ve güvenliği için çalışması ya da toplumunun gelişmesine katkı sağlaması meşru ve doğal davranışlardır. Çünkü bunlar, Allah’ın yaratmış olduğu doğal aidiyetlerin bir sonucudur. Peygamberlerin kendi kavimlerine karşı gösterdikleri ilgi ve sorumluluk da bunun en açık örnekleridir. Kur’an, insanın köklerinden kopmasını veya yaşadığı topluma karşı ilgisiz kalmasını istemez.
Ancak milliyetçilik, doğal aidiyetleri ilkesel aidiyetlerin önüne geçirdiği noktada Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçülerle çatışmaya başlar. Bir milleti doğuştan üstün görmek, haklı veya haksız olmasına bakmaksızın kendi toplumunu her durumda savunmak, başka halkları değersiz görmek ya da adalet ölçüsünü kavmî çıkarlara göre belirlemek Kur’an’ın kabul ettiği bir anlayış değildir. Çünkü Kur’an’a göre bütün insanlar aynı kökten yaratılmıştır ve Allah katındaki üstünlük yalnızca takva ile ölçülmektedir.
Benzer şekilde, milliyetçilik devleti veya ulusu en yüksek otorite hâline getirdiğinde de Kur’an’ın ortaya koyduğu aidiyet modeliyle bağdaşmaz. Devletler ve yönetimler insan hayatını düzenleyen gerekli kurumlardır; ancak hiçbir devlet veya siyasi otorite Allah’ın hükmünün üzerinde değildir. Devlete bağlılık, Allah’a bağlılığın yerine geçtiğinde veya devletin koyduğu hükümler Allah’ın indirdiği hükümlerin önüne geçirildiğinde, Kur’an’ın çizdiği sınır aşılmış olur. Mümin için nihai ölçü, devletin veya toplumun iradesi değil; Allah’ın vahyidir.
Bu nedenle Kur’an açısından belirleyici olan, bir insanın kendisini hangi ulustan saydığı değil; hangi ilkeye bağlı olduğudur. Aynı ulusa mensup iki insanın biri Allah’ın hükümlerini esas alırken diğeri bunları reddedebilir. Aynı şekilde farklı uluslara mensup iki insan Allah’ın hükümleri etrafında birleşebilir. Kur’an’ın aidiyet anlayışı da tam bu noktada modern milliyetçilikten ayrılmaktadır. Nihai bağlılık, doğuştan kazanılan kimliklere değil; bilinçli olarak benimsenen ilkelere dayanmaktadır.
Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde, Kur’an modern milliyetçiliği doğrudan onaylayan veya bütünüyle reddeden bir yaklaşım ortaya koymamaktadır. Bunun yerine, milliyetçiliğin her türünü değerlendirebileceğimiz temel ilkeler belirlemektedir. Bir milliyetçilik anlayışı insanın doğal aidiyetini koruyor, adaleti gözetiyor, başka topluluklara üstünlük iddiasında bulunmuyor ve Allah’ın hükümlerini en üstün otorite olarak kabul ediyorsa, bu yönleri Kur’an’ın ilkeleriyle çatışmaz. Buna karşılık milliyetçilik; ırkı, ulusu veya devleti mutlaklaştırıyor, adaleti ikinci plana itiyor, başka insanları doğuştan değersiz görüyor ya da Allah’ın hükümlerinin yerine beşerî otoriteyi koyuyorsa, Kur’an’ın ortaya koyduğu aidiyet anlayışıyla bağdaşmaz.
Dolayısıyla Kur’an’ın değerlendirmesi, “Milliyetçilik doğru mudur, yanlış mıdır?” şeklindeki tek cümlelik bir cevapta değil; “Milliyetçilik hangi ilkelere dayanıyor?” sorusunda düğümlenmektedir. Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü açıktır: Bütün aidiyetler meşrudur; ancak hiçbir aidiyet Allah’a olan bağlılığın, O’nun hükümlerinin ve adalet ölçüsünün önüne geçirilemez.
Muhtemel İtirazlar ve Değerlendirme
Kur’an’ın ortaya koyduğu aidiyet anlayışıyla ilgili yapılan değerlendirmelere karşı en sık dile getirilen itirazlardan biri, Fetih Suresi’nin 26. ayetidir. Bazı yorumlara göre bu ayette geçen “hamiyyet” (taassup) ifadesi yalnızca inkârcılara özgü tarihsel bir tavrı anlatmakta; dolayısıyla ayetin milliyetçilik veya kavmî bağlılıkla ilişkilendirilmesi doğru görülmemektedir. Bu nedenle ayetin bağlamını dikkatle değerlendirmek gerekir.
“İnkâr edenler kalplerine taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah ise Resûlü’nün ve müminlerin üzerine huzur ve güven indirdi; onları takva sözüne bağlı kıldı. Zaten onlar buna en layık ve ehil kimselerdi. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Fetih 48:26)
Ayet dikkatle incelendiğinde, Allah’ın eleştirdiği hususun insanların bir topluluğa ait olma duygusu olmadığı görülmektedir. Eleştirilen şey, “cahiliye taassubu” olarak nitelendirilen bağlılık biçimidir. Bu taassup; kişinin haklılık ve adalet ölçüsünü terk ederek, sırf kendi grubundan olduğu için bir topluluğu, devleti veya anlayışı mutlak şekilde savunması; hakikati mensubiyetine feda etmesidir. Böyle bir bağlılıkta belirleyici olan Allah’ın ölçüleri değil, grup aidiyetidir.
Nitekim ayetin devamında Allah, bu taassubun karşısına “takva sözü”nü yerleştirmektedir. Bu karşılaştırma son derece anlamlıdır. Bir tarafta cahiliye taassubu, diğer tarafta ise takvaya bağlılık bulunmaktadır. Böylece ayet, iki farklı aidiyet anlayışını karşı karşıya getirmektedir. Birinde insanın tavrını doğduğu veya kendisini ait hissettiği grubun refleksleri belirlerken; diğerinde belirleyici olan Allah’ın vahyi, adalet ölçüsü ve takvadır. Mümin için esas alınması gereken bağlılık da budur.
Bu durum, makale boyunca ulaştığımız sonuçlarla tamamen uyumludur. Kur’an insanın kavmini, halkını veya ülkesini sevmesini yasaklamaz. Ancak bu sevgi hakikatin ve adaletin önüne geçtiğinde, kişi kendi grubunu haklı veya haksız olduğuna bakmaksızın savunmaya başladığında, doğal aidiyet artık cahiliye taassubuna dönüşmüş olur. Aynı şekilde bir devleti, siyasi hareketi veya ulusu desteklemek de tek başına yanlış değildir. Yanlış olan, bunların Allah’ın hükümlerinin önüne geçirilmesi, her durumda haklı kabul edilmesi veya adaletin bu bağlılık uğruna terk edilmesidir.
Dolayısıyla Fetih Suresi’nin bu ayeti, insanın doğal aidiyetlerini hedef alan bir ayet olarak okunmamalıdır. Ayetin hedef aldığı şey, bu aidiyetlerin mutlaklaştırılması ve ilkesel bağlılığın yerine geçirilmesidir. İnsan kavmini, halkını veya ülkesini sevebilir; ancak bu sevgi Allah’ın koyduğu hak ve adalet ölçüsünün önüne geçtiğinde Kur’an’ın “cahiliye taassubu” olarak nitelendirdiği anlayış ortaya çıkar. Bu yönüyle ayet, makale boyunca ortaya koyduğumuz temel sonucu desteklemektedir: Kur’an doğal aidiyetleri reddetmez; ancak hiçbir aidiyetin Allah’a olan bağlılığın, vahyin ve takvanın önüne geçirilmesine izin vermez.
Bu nedenle Kur’an açısından asıl soru, “İnsan hangi ulusa mensuptur?” değildir. Asıl soru, “İnsan hak ile kendi aidiyeti karşı karşıya geldiğinde hangisini tercih etmektedir?” sorusudur. Kur’an’ın verdiği cevap baştan sona aynıdır: Müminin nihai ölçüsü, doğduğu kimlikler veya içinde bulunduğu topluluklar değil; Allah’ın vahyi, adaleti ve takva ölçüsüdür.
Sonuç
Kur’an’da modern anlamıyla milliyetçilik kavramı yer almamaktadır. Bu nedenle Kur’an’dan hareketle milliyetçilik hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için, öncelikle Kur’an’ın aidiyet anlayışını bütüncül olarak ortaya koymak gerekmektedir. Bu makalede ele alınan ayetler birlikte değerlendirildiğinde, Kur’an’ın insanı aidiyetsiz bırakmayı amaçlamadığı açıkça görülmektedir. Aksine Allah, insanı aile, kavim, halk ve toplum gibi doğal aidiyetler içinde yaratmış; bu çeşitliliği de kendi ayetlerinden biri olarak bildirmiştir.
Bununla birlikte Kur’an, doğal aidiyetleri insanın nihai kimliği olarak da görmemektedir. İnsan doğduğu aileyi, kavmi veya halkı seçemez; ancak hangi inanç yolunu benimseyeceğini, hangi ümmetin parçası olacağını ve hangi ilkesel bağlılığı tercih edeceğini seçebilir. Bu nedenle Kur’an’ın ortaya koyduğu aidiyet anlayışında belirleyici olan, doğuştan kazanılan kimlikler değil; Allah’ın vahyi doğrultusunda yapılan bilinçli tercihlerdir.
Makale boyunca incelenen ayetler, aynı temel ilkeye farklı yönlerden işaret etmektedir. İnsanlığın ortak kökeni, toplumsal çeşitliliğin ilahî bir düzen oluşu, üstünlüğün yalnızca takvaya bağlanması, kan bağının kurtuluş için yeterli görülmemesi, ataların geleneğinin hakikatin ölçüsü sayılmaması, ümmet, millet ve velayet kavramlarının iman ekseninde şekillenmesi hep aynı sonuca ulaşmaktadır: Kur’an, insanın aidiyetlerini reddetmez; ancak onları Allah’ın belirlediği ilkesel çerçeve içinde yeniden konumlandırır.
Bu çerçevede insan kendi ailesini sevebilir, kavmine bağlılık hissedebilir, halkının ve ülkesinin iyiliği için çalışabilir, kültürünü ve dilini koruyabilir. Fakat bütün bu bağlılıklar, Allah’ın hükümlerinin ve adalet ölçüsünün önüne geçirilemez. Hiçbir aidiyet, insanı haksızlığı savunmaya, başka insanları doğuştan değersiz görmeye veya Allah’ın indirdiği hükümlerin yerine beşerî ölçüleri koymaya sevk edemez.
Dolayısıyla Kur’an açısından asıl belirleyici soru, insanın hangi aileden, hangi kavimden veya hangi ulustan geldiği değildir. Asıl belirleyici olan, insanın hak ile kendi aidiyetleri karşı karşıya geldiğinde hangi tarafta durduğudur. Kur’an’ın cevabı açıktır: Müminin nihai bağlılığı Allah’a, O’nun vahyine ve O’nun koyduğu adalet ölçüsünedir.
Sonuç olarak Kur’an’ın ortaya koyduğu aidiyet modeli, insanı köksüz bırakmayan; fakat hiçbir kökü mutlaklaştırmayan dengeli bir anlayış sunmaktadır. Doğal aidiyetler korunur, fakat ilahlaştırılmaz. İman temelli aidiyetler bilinçli tercihle kazanılır. Bütün bu aidiyetlerin yönünü belirleyen en temel ilke ise Allah’ın hükmü, takva ve adalettir. Bu nedenle Kur’an’ın mesajı, ne aidiyetlerin inkârı ne de aidiyetlerin mutlaklaştırılmasıdır. Kur’an’ın çağrısı, bütün aidiyetlerin Allah’ın gösterdiği ölçü içinde yaşanmasıdır.
Doğrusunu Allah bilir!